julio cortazar

Kimdir?

julio cortázar, arjantinli yazar.

arjantin'in en büyük yazarlarından biri olan cortázar, 1914'te ixelles, brüksel bölgesi'nde doğdu. arjantin'de eğitim gördü. 1938'de presencia adlı şiir kitabı yayınlandı. üniversitede öğretim görevlisiyken peron yönetimine karşı girişilen eyleme katılınca hapse girdi, daha sonra üniversiteden ayrıldı. ilk kısa öykü kitabı bestiario 1951'de yayımlandı. unesco'da çevirmen olarak çalışmak üzere paris'e yerleşti, en ünlü kitaplarını da bu kentte yazdı. öykülerinde fantastik öğelere yer veren, gerçek dünyayla olağandışı yaşantıları iç içe geçiren cortázar'ın edebiyat dışında ilgilendiği şeyler arasında mitoloji, antropoloji, psikoloji, boks, sinema ve fotoğrafçılık da vardır.

julio cortázar 1984 yılında paris'te öldü.
  1. şimdi edebiyata yoğun eğilimimden kaynaklı olacak, özellikle geçtiğimiz yüzyılın başından içinde bulunduğumuz yüzyılın bu günlerine dek itinayla takip ettiğim yazarların bir kısmını bir diğerlerinden çok severim. estetik münakaşa adını verebiliriz buna. gerçi zamanla değişiyor, daha önce başka bir platformda belirttiğim gibi, listeler değişir ve listelere girenler de unutulur.
    belki iki yıl evvel bir gabriel garcia marquez manyağıydım, ki hala çok severim. belki de altı yıl evvel tolkien tutkunuydum. sonra tabi james joyce ile tanıştım, dil estetiğini joyce ve nabokov'dan kaptım. bayıldım. diğer taraftan düşe dokunan jorge luis borges ve gabriel garcia marquez şaşırtıcı yönlere savurdu . eh rastlantısal bir uyum içinde gibi gözüken ama muazzam uyumla cümleleri önüme seren virginia woolf duyusal bir çekim alanı yaratırken yine gabriel garcia marquez'in de temaya saplanan o tamlamalarına tutkundum. eh faulkner ve calvino'dan şimdilik ince bir özür dilerim.
    sadede gelelim; julio cortazar gerçeğiyle yüzleşene dek tabi. bir yazar hem düş gücüne, hem dile hem duygulanıma getirdiği keskin çağrışımlarla nasıl bu kadar büyüleyici ve büyük olabilir diye düşündüm. mırıldandığım öyküler'i okurken çekimserdim ben; nasıl, nasıl yani? sorularını sessizce kendime iletiyordum. o klon nasıl bir öyküydü, moebius döngüsü, gazete kesikleri derken glenda'ya öyle tutkun olmuştuk ki, cortazarvari bir öykü üslubuyla sarılıp sarmalanmıştım. özellikle klon öyküsünün peşi sıra öykünün iyice anlaşılması amacıyla açıklama getirmesi o muazzam kurguya alkış tutmanızı sağlayabilir.

    ardından cinayeti gördüm öykü kitabıyla kaynaştım. eh mırıldandığım öyküler tadına ulaştıramasa da genel anlamda bir yanılsama ve rüya gibi belirsizliklerle okura ayna tutuyordu.

    ancak ne olduysa ayakizlerinde adımları okumamla netleşti. silvia, kızıl çember içinde birleşme, kindeberg diye bir yer ve daha nice öyküleri gözlerimi öylesine tutkuyla sayfalarda dolandırıyordu ki edebi bir aşkın kıvılcımları dolandı.
    açıklayıcı bilgiler el kitabı var bir de, sözcüklerin tırmanamayacağı dağlardan biridir bu kısacık ve ironilerle dolu cortazar metni.
    ve henüz okuyabildiğim tek romanı seksek'in ardından carlos fuentes'in söylediği bir söz aklımda dalgalandı "ingilizce nesirde ulysses neyse ispanyolca nesirde seksek odur" der meksikalı yazar. romandaki biçim anlayışını, dildeki kuvvetli çağrışımları geçtim ve paris'te gurbetteki bir münzevinin yaşamına, bu umursamaz entelektüel çatlağın kendine tutkun kesildiği yaşamına bulandım.
    julio cortazar insanı özendiren bir yazar, ben daha önce hiç bir yazara böylesine bu şekilde tanımsız bırakamamıştım. ancak okuduğum öykücülerden borges'i dahi aştığını düşünmekteydim.
    julio cortazar okurken farkına varılan en temel nokta öykülerinde farklı yazınsal biçimler kullanması. sürekli bir arayış içinde olması. hemen hemen her öyküsü farklı biçimlerde oluşturulmuş ve bu öykülerin aynı yazara dair olduğuna tek ipucu belki poe'yi anımsatan okura azar azar verdiği sezgilere dayalı kurmacası.
    el boom yazarlarından biri olarak anılan, ancak boom'un merkez kişisi marquez'in bile tanışmak için paris'te bir cafede elini ovuşturarak beklediği bir yazardır cortazar, ve sonuç o ki marquez utanır, arjantinli yazarla buluşması bir kaç yıl ötelenir o kadar.
    bir latin amerika farkındalığıydı yazdıkları. ancak vargas llosa, marquez ve fuentes'ten temel olarak kendi kalıplarıyla sıyrılıyordu. poe'yi anımsatıyordu yer yer öyküleri, okura korkuyu hiç dillendirmeden sezdiriyordu bazen. o gerilimle dikkat kesilen okurun sırtını nasıl desem entelektüel biçimde yere çalıyordu. julio cortazar sol görüşlü kişiliğine rağmen hiç bir öyküsünde veya romanında (en azından seksek'te) ideolojilerin keskin yanlarına bodoslamasına saldırmadan itinayla süzer. eğer öykünün kıyısında köşesinde siyasi kalıpların ardına sığınmış olduğu bir problem varsa dikkatli gözlerce iğdiş edilmesini ister.
    !---- spoiler ----!
    julio cortázar, yaşamının son yıllarında eşi carol dunlop ile birlikte `sandinista hareketine` destek vererek geçiriyordu (sandinista hareketi, cortazar'ın büyüyen ilgisiyle nikaragua'daki sol bir hareket, abd karşıtı politik bir eylemdir). bu arada carol ile birlikte volkswagen minibüslerine atlayıp paris’ten marsilya’ya 30 gün süren bir yolculuğa çıkarlar. yolculuk bir yılan yavaşlığında olacaktır. günde yarım saatten fazla yol almak yasaktır. mayıs-haziran 1982’de yaşanan ve bir kitap olan 32 günlük macera bu minvalde yaşanır. (bkz: los autonautas de la cosmopista) isimli hikayede bu yolculuk anlatılır. julio cortazar kitapta el lobo (kurt) iken carol dunlop, osita'dır; anlamı küçük ayıcıktır. volkswagen minibüs el dragon'dur tahmin edebileceğiniz üzere ejderha anlamına gelir. bir yol ve aşk hikayesidir. !---- spoiler ----!
    günde yarım saat yolculuk fikri sadece julio cortazar şahsına uyabilecek muzip bir davranıştır zaten. diğer taraftan beni üzen ve bu üzüntünün yarattığı çekim sonucu değinmek istediğim bir şey daha var. carol dunlop'tan önceki eşi, aurora bernardez'in yazmış olduğu bir yazıya rastlamıştım, kaynak nedir pek bilgim yok. ben pek önceleri not almışım, bernardez'in bu yazısı da beni son derece üzmüştür;
    !---- spoiler ----!
    ''zaaflarını sevdim o adamın. uyurken horlardı ve inanın bir kere bile duymadım. bazen, evdeki yemekleri beğenmediğinde, çalışmak zorunda olduğunu söyleyip erken kalkardı masadan. kibarca red edilmeyi iyi öğrendim. inatçı fantastik julio dünyanın dibindeki kulübede yaşadı. detaylara önem verirdi. düğmeler hakkında öyküler yazar, duvarda gördüğü böcek hayatını değiştirir, sevdiklerini kırılma anlarında kabullenirdi. hiçbir insan kusursuz değildi ve kimlik mükemmel bir ütopyaydı. julio ya hayrandım beni aldatması bunu değiştirmedi. ben beynimle sevdim. (...)
    güneşli bir bahar günü kırlarda salınan elbiselerimizle evlenmiştik ayaklarımız çıplaktı. julio toprağa değmek istediğini söyledi, bizi sonsuza kadar bağlayan yüzükleri taktığımız da özgür olmalıydık. o zaman âşıktık. geleceğin sonsuz olduğuna dünyadaki kötülüğün bizi yok edemeyeceğine inanırdık. başka kadınların güzelliği, erkeklerin tacizi yoktu. iki kişilik dünyamızda hayallerle beslenirdik. (...)
    önce aynı yatağı paylasan yabancılar olduk. çarşafları çekiştirmeden sessizce uyuyan... sonra sessizlik geldi eve. durgun garip bir sessizlik. hani birbirimize bakıp da yatakta yattığımız zamanlardaki gibi değil, tenlerimizin değdiği, konuşmadığımız zamanlardaki gibi de değil. sonra huzurlu sessizlikler başladı ardından dingin sessizlikler. birbirimize ihtiyaç duymadan var olduğumuz günler. bir gün sadece sessizlik hüküm sürdü. kimse olmayın sokaktaki gibi sessizlik geceleyin varlığımız anlaşılmasın diye parmak ucunda yürüdüğümüz, birbirimize bakmadığımız ve sorulacak soruları yuttuğumuz sessizlikler,kavga sessizlikleri,ağlama sessizlikleri, çaresiz sessizlikler,ben ancak orada anladım gittiğimizi..tren, vapur, taksi.. bütün yollar tıkandı.her şey bir günde tamamlandı julio küçük bavuluyla kapıdan çıktığında ben elimdeki kitabı karıştırdım gözyaşlarım sayfaları ıslattı. ''
    !---- spoiler ----!
    dilek kuyusundan fışkıran, sadece kederle kaplanmış tümcelerle yansıyor aurora zihnime. kuyunun dibindeki umut kuraklığı göze çarparken, bir edebiyatçının yalnızlığı diğerinin onu terk edip ayrılışı, kendine kalıp edinmiş düzenin yıkımı haline geliyor. iyice gerilen ağlar yırtılırken türkçenin en hüzünlü iki kelimesi dudaklarımda sıkışıyor, ukde ve vefa. son düşlerin çaresizliğini veya hasretle anılan geçmişin uğrattığı hasarı son nefeste karşılayan iki kelimecik. sayfalar gözyaşları ile ıslandığında kağıdın hikayesini çıplak biçimde sergiler. kağıt o gözyaşı iziyle teşhir edilir. taa ki kağıt, evrensel yıkıma sürüklenene dek o izin sessiz ama biçim bulmuş hatırası sürecektir. nitekim mario vargas llosa aurora ve julio'nun ömrü boyunca gördüğü en iyi çift olduğunu düşünmesinin ardından pek fazla geçmez, ayrılık haberini alır. ve llosa dumura uğrar. sonra daha çok siyasal sebeplerle kendisi de julio cortazar'dan kopar. carol'un hayata veda etmesinin ardından bir kaç yıl sonra cortazar'ın yaşamının son günlerini geçirdiği hastanede önceki eşi aurora vardır yanında. sevdiğim bir yazar söz konusu olunca sayfalarca yazabilirim. şimdilik cortazar'ın kişisel yaşamını geçip yayıncılarımıza getireceğim sözü, zira edebiyat dünyasının en farklı ve başarılı öykülerini yazmış - deneysel romanın uç örneğini başarıyla hayata geçirmiş olan cortazar'ın şuan piyasada bulunan tek kitabı var. daha önce dilimize çevrilmemiş bir romanı ve öykülerine gelmedim bile. nobeli alır almaz yapıtları dilimize çevrilen yazarlar isimli bir gelenek yaratan sevgili `yayıncılık dünyası`! hadi canlarım cortazar kitaplarını topluca bekliyorum sizlerden. hadi ama.

    endişeli bir cronopio'nun notları..

    düzeltme: ivır zıvır
  2. "roman puanla kazanır, ama öykünün tek şansı nakavt etmektir."

    sözüyle öykücülere yol göstermiş büyük insan.

    türkçeye ilk kez ayşe nihal akbulut tarafından çevrilip notos'un 47. sayısında yayınlanmış "buradan geçen biri" adlı öyküsü de okunasıdır.
  3. bir zamanlar, hafifmeşrep bir ergenlik ikramı sunarcasına arkadaşıma laf arasında şunu söylemiştim: “ulysses ve mrs dalloway’ı okuduktan sonra roman yazmaya başlayacağım, benim için okunacak son kitaplar onlar” edebiyata dair her şeyi bildiğini sanan, bir ağaçta gördüğü yazının fotoğrafını çekmeyle uğraşan geri zekalının biri işte, hayal edin. zamanı yitirdiğimi hissetmediğim o günlerde tereddüt içerisinde değildim. tasarılar birbirini kovalar, aşık olunur, aşk biter ve ilham için pay istenirdi aşkın doğurduğu anılardan. erkekler ve kadınlar imgelerle zihnimdeki yorgunluğa düşer, susuzluktan yazı yazmaya koyulurdum. hiç kimsenin aslında çağırmayacağı ölü imgeler yaratarak.

    her şeyi bildiğini sanan o ukala cahilin yazdığı sayfalar gün geçtikçe artıyordu ta ki `mırıldandığım öyküler` isimli bir kitaba rastlayıp -nedeni bilinmez hala, kitabı aldığım anın dalgınlığı nasıl doğmuştur- onu okumakla başlayan öğreti tereddütte bıraktı beni. kitaptaki öykülerden klon’u okuduktan sonra öğrenci evinin dağınık salonunda nasıl lan, nasıl diye tepiniyor, o anlaşılmaz bağırtı, hissedilenin hissedenle tek yönlü ilişkisini imliyordu. moebius döngüsün’deki sarsıcı vukuat benim öğrendiğim her şeye ters düşüyor insanın çetin iklimindeki anlam karmaşasını yaratıyordu. fantastik ezberi vardır, cortazar’ın ön tanımında. halbuki kitapta fantastik tek bir kelam etmeden içeriye buyur eden bu yazar da neyin nesiydi. kurgunun ritmine tanı koyamıyor, yeni keşfin bu istisna yazarını herhangi bir kategoriye oturtamıyordum.


    `cinayeti gördüm`’de bu defa fantastik öğelerin sıradışı biçimde verilişi, yanılsama seansı -ki değil midir gerçekdışı her öğe bir yanılsama imgesi- beni benden alıyor doyamadan okuyordum.

    `açıklayıcı bilgiler el kitabını` nasiplenenler sevgili reklamcıların 'farklı düşün' mottosunun nasıl bir yumrukla ringden indirileceğini tahmin ederler. hoş, ringden inmesi gereken çok edebiyatçı var bizim ülkemizde de tüh

    ve bana göre öykücülüğünün en müstesna örneklerinin yer aldığı türkçeye `ayakizlerinde adımlar` ismiyle kazandırılan derleme. burada açıklaması zor olan bu kitaptaki öykülerin nitelikli hududu. bir sınır ve ayrım göremediğiniz cortazar öyküleri muhakkak doldurulmuş yarıkların arasından kavis çizerek, ufalanarak yüreğinize konuyor. anlatımının esasına dokunmak kurguyu yok etmeye eşdeğer.

    ve cortazar'ın çeşitli notlarını, öykülerini, şiirlerini, denemelerini ve mektuplarını barındıran `son raunt` külliyatın sonuna saklanması gereken eseridir. bilgi sahibi olmaya doyamadığım cortazar'ı daha fazla anlamak ve kavramak bende fetiş bir ibare sakladığından külliyatını tamamlayınca tekrar döneceğim özel metni.

    her büyük yazar belleğimizde duru suya atılan bir taş gibi dalgalandırıyor konduğu zihni. faulkner, joyce, marquez, nabokov, perec... ve nicelerine beslediğim hayranlık asla utanç içinde olmamı gerektirmedi, rahattım. faulkner gerçeğin ta kendisini ifade ederken his kalemim kırıldı pek çok kez. yaşam kullanma kılavuzu okuyan bir insan ayrıntının çanağında kendi kesik film şeridine rastlarsa ne denli bir ustalıkla karşılaştığını anlayacaktır. ya da ulysses'i bitirdikten sonra yazmış olduğum öykü bir ulysses kopyası değildi hayır, yalnızca joyce üslubunun birebir kopyasıydı. zaten hayranlık da kıskançlığın yalın kopyasıdır.

    ama hayranlığı muhafaza eden onca kişinin arasında geç kalınmış iki yıldız ışığı daha vardı.

    eşelediğim yığında iki arjantinliyi - birbirlerine hayran ama asla dost olamayan- keşfedince açılan kapılar bir cennet travması yarattı. borges'in gelenekleri örtbas eden düşçü kalemi kamçılıyor hala sırtımı. fakat cortazar tam bir düşçü değildi. cortazar'ın kalemi özgürlükle damgalanıyordu. kendine ait kurallar yaratmayan -ki 62 maket seti bu konuya farklı bir yön katabilir- kimsenin seslenip ulaşamayacağı biçimsel bir özden çıkıyordu yazınsal buyruğu. herhangi bir eleştirmenin ne övgü ne yergisine ihtiyaç duyan yazınsal yazgısı, metalaşma kusuruna dahi tepeden bakacak yeni bir yöne itiyordu beni. onun tümcelerini okuduğumda uzaydan kalkıp gelen bir yabancının keşfini sağlar, garipsemeden selamlarsınız bunu. işte hani şu büyülü gerçekçilik üzerine -geri zekalı kodaman edebiyatçılar tarafından dahi- tutturulmuş bir ezber var ya, cortazar'ın kurgudan gerçekliğe sunulan üslubun ya çok uzağındalar ya da bu parisli sürgünün nasıl bir şey becerebildiğinin hiç farkına varmadılar. varmasınlar kalsınlar, bilinenin peşinden koşma rahatlığını yereceğim kadar külliyatında yutulması gerçeği üzerine öfkemi yutuyorum.

    geçmişten şu yıllara baktığımızda, üslup orucu tutan birileri ya da üslubunu pervasızca savuran yazarlar varsa, üslubunu tüm geçmiş edebiyat görenekleriyle harmanlamış bir yazar olarak göz kırpıyor cortazar bana.

    ve şuan geçmişteki bir hayalet olarak hatırlanan o salak çocuğun tereddüdü, bitimsiz bir ivme kazandı. bundan yaklaşık 3 yıl evvel o kitabı alan genç adam cortazar’ı tanımaya başladıkça marquez’in de dediği gibi “öyle bir yazar olmak istemeye başladı.” yazdıklarını beğenmiyor, kafasında oluşturduğu öykü tasarılarını yarıya kadar yazıp kenarda unutulmaya bırakır oldu.

    sanırım ifade edilmesi gereken şey, geç kalmış olsam da, julio cortazar, bir okuru olan bana o saydam kılıftan geçirdiği yazınsal nitelik ve derin bir perspektifle oluşturulmuş mizah ve hayal gücü mahsulleri. sabitleştirilmiş ezberi kenara koyalım.

    julio cortazar `rayuela`'nın 62. bölümünde `morelli` önderliğinde olanaksızlardan (olanaksızlığın her türlü mecrasından) dem vurur. seksek tek başına kusursuz bir roman olarak basamakları titretirken, o bölümden yola çıkarak 62 maket setini yazıyor ilham dolu cronopio. ve bir de bir önsöz ile kitaptaki roman anlayışını açıklıyor.

    açıklayıcı bilgiler el kitabında bahçeye darağacı kuran
    aileden
    62 maket setinde 2 metrekarelik bir adaya sıkışan üç kişinin dünyanın
    en komik maceralarını yaşamaları hele calac'ın uyku öncesi şu düşüncesi;
    "bu sigara çok acı. garanti bana ıslaklardan verdiler. ikisi bir dalavere çeviriyor. iş yamyamlığa döküldüğünde kontrolü ele almalıyım." nasıl bir kahkaha attırdı bir hafta olmadı henüz..
    seksek'in sürgünü, horacio oliveira'nın risk taşıyan muzip oyunları

    arasında bir yerde kendi çıkışımı ararken
    hala o gazete ilanında intihar eden gerçekten o la sibylle'mi diye soruyorum.
    rocamadour'un talihi bu kitabı okuyanlara `trainspotting`'de yaşanan trajediyi hatırlatacaktır. ama aslında hangisi hatırlatmalı bir diğerini?

    öykü ve romanlarının ayrıştığı husus romanlarındaki, sürgünlük, yabancı kentler, oteller, entelektüel atışmalar, kimsenin aklına gelmeyecek hayali planlar ve hepsinin ardında en açıkta dururmuş gibi gözüken aslında hiç ortaya çıkmayan dramlar. birbirlerine erişemeyen insanların, çekimser umursamazlıklarıdır. yazarın sunumdaki estetik biçimi, pek çok başlangıç okuruna yabancı gelecek ama okurlar içlerinde yaşadıkları dünyanın bencilce biçimlendirdikleri kendi öz ifadelerine tanık olmayı kaçıracaklar; iyi ihtimalle erteleyeceklerdir.

    fuentes'in 1960 ve 70li yıllarda yazdığı denemelerinde "edebiyatımız, dilin dayattığı kurulu düzeni reddettiği ve tetikte olmanın, değişimin, düzensizliğin ve mizahın dilini önerdiğinde gerçekten devrimci olur.” der, devamı gelir; “özgürlüğün sonsuz arzu ve reddedilen tatminsizliğin ruhu olduğu ve bu nedenle de devrimci olduğunu ileri süren buñuel’e katılıyorum.”

    90'lı yıllarda cortazar'ın devrimci yazarlığına ilişkin savı değişecektir fuentes'in, hatta bir denemesinde onun karşı-devrimci olduğunu iddia edecektir. nedendir bilinmez, birileri çevirse de okusak denemelerini.

    doğumunu diplomatik bir imalat olarak tanımlayan julio cortazar, edebiyatına hasıl olan o gizemi süsleyen mizahı, yapı taşı olarak kılıyor. kız arkadaşımdan ayrıldığımda kapandığım mırıldandığım öyküler'in bu usta yazarını ondan sonra düşünmeden tek günümü geçirmiyorum. edebiyat unutturmaz belki ama kuvvetle örter. benim de imalatım bu olsun varsın.


    doğum günün kutlu olsun.

    bu yazı aslında geçtiğimiz yıl yazılmıştı, fakat doğum gününü anmak adına burada da paylaşma gereği hissettim.