• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (0.00)
Yazar kenzaburo oe
kurbanı beslemek - kenzaburo oe
eeyore, görmek denilen şey, hayal gücünü kullanarak objeleri algılamaktan başka bir şey değildir ki. eeyore, senin göz sinirlerin düzgün çalışsaydı bile, hayvanları hayal etme isteğin olmadıktan sonra onları yine göremezdin. burada karşımıza çıkan şeyler, günlük yaşantımızda görmeye alışık olduğumuz, onları algılamak için hayal gücümüzü azıcık bile çalıştırmamıza gerek olmayan şeyler değil eeyore.

mişima'nın, "yaşayan en büyük japon yazarlarından biri," dediği kenzaburo oe, kitaba adını veren "kurbanı beslemek" adlı uzun öyküsünde en sıradan ve masum insanın nasıl bir canavara dönüşebileceğini, salt mimiklerle bile ırkçılığın nasıl usul usul beslenebileceğini anlatır.

can yayınları'nın geçmişte üç ayrı kitap olarak yayımladığı kurbanı beslemek, delilikten kurtar bizi ve gözyaşlarımı sileceği gün adlı bu üç uzun öyküsünde oe, çağdaş dünyanın uğraştığı en sıkıcı insani sorunları yüksek bir edebî başarıyla anlatıyor. özgün dilinden yeniden çevrilen bu üç uzun öykü bu kez bir arada yayımlanıyor.
  1. daha önce hiç kenzaburo oe okumamış biri olarak büyük bir merak ve istekle başladım “kurbanı beslemek” adlı kitaba. benim gibi, japon edebiyatını ya da kenzaburo oe’yi henüz okumamış olanlara şunu söyleyebilirim ki çok şey kaçırmışız!

    “kurbanı beslemek”, can yayınları tarafından ali volkan erdemir’in özenli ve güzel çevirisiyle yayımlandı. kitap, üç uzun öyküden oluşuyor; kurbanı beslemek, delilikten kurtar bizi ve gözyaşlarımı sileceği gün. daha önce yine can yayınları tarafından üç ayrı kitap olarak yayımlanan bu öyküler bu kez bir arada yayımlanmış ve iyi ki de böyle yapılmış çünkü yazarın edebi başarısı bu üç öyküde de üst düzeyde.

    kitaba adını veren ilk öykü, 2. dünya savaşı’nı japonya’nın bir köyünde yaşayan küçük bir çocuğun gözünden anlatıyor. yaşadıkları köyün yakınlarına düşen bir abd uçağında sağ kalan zenci askeri yakalayan köylüler, şehirden bir yetkili gelene kadar ona bakmak zorunda kalırlar. öykünün ismiyle atıf yapılan ilkel toplumlarda tanrı’ya sunulmak için beslenen kurban gibi, kendilerine düşman olan bu askeri beslemeye başlarlar. öyküyü onun gözleriyle izlediğimiz küçük çocuk içinse bu kocaman ve siyah adam bir düşman ya da yabancı değildir, bir tutsaktır ama bir hayvandır. köyde yaşayan çocuklarla zenci askerin arasındaki ilişki de bu doğrultuda devam eder. hayatlarında ilk kez ten rengi siyah olan bir adam gören çocuklar için bu tutsak “hayvan”la ilişki kurmak başlı başına bir macera olur. yalnızca bakışlarla ve işaretlerle kurulan bu iletişim sayesinde zenci asker köyde serbest dolaşmaya başlar. fakat hikayenin sonunda bütün dengeler değişir ve biz en sıradan, en masum insanın bile neler yapabileceğine tanık oluruz.

    öyküyü okurken bu yaşananların çok başarılı bir filme dönüştürebileceğini düşündüm hep. sonrasında yaptığım okumalarda ise bunun zaten yapılmış olduğunu öğrendim. akutagawa ödülünü (1958) alan bu öyküyü, nagisa oshima 1961 yılında sinemaya uyarlamış. ilgilisine bunu da not düşmüş olalım…

    oldukça sürükleyici ve güçlü bir dili var oe’nin, sağlam bir kurgu üzerine kurulan hikayede karşılaşılan sürpriz son ise cabası… bütün bunların ötesinde, bence yazarın en büyük gücü savaşın içinde yaşamaya çalışan insanların içinde bulunduğu bu karmaşayı olağanca sade bir dille anlatmayı başarmış olmak. üstelik bu anlatım yalnızca ilk öykü için değil, kitabın tamamı için geçerli. yazar okurlarını gerçekle öyle yalın ve doğrudan yüz yüze getiriyor ki ister istemez edebiyatın gücünü bir kez daha kavrıyorsunuz. her birimizin masallara, hayallere, olmaz dediğimiz şeylerin olabileceği ütopik dünyalara ihtiyacımız var kuşkusuz; fakat yüzleşmemiz gereken gerçekler de var…

    kenzaburo oe, 1935 yılında geleneklerine bağlı bir taşra ailesinde doğmuş. üniversite çağına kadar köyünden dışarı çıkmamış olan oe, yaşamında babasının erken ölümü, 2. dünya savaşı’nda japonya’nın yenilmesi ve oğlu hikari’nin beyin fıtığı nedeniyle engelli olarak doğması gibi zor gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmış ve bunlar edebiyat hayatını da etkilemiş. bütün dünyada tanınmasını sağlayan romanı “kişisel bir sorun” karısı ve kendisinin engelli oğullarıyla kurduğu ilişkiyi anlatır. 1994 yılında nobel edebiyat ödülünü alan yazarın sosyal ve politik eleştirel yaklaşımı edebiyat dünyasında kendine özgü bir yer edinmesini sağlamış.

    bu kendine özgülüğü “kurbanı beslemek” kitabındaki öykülere bakınca da anlayabiliyoruz. kitaptaki ikinci öykü olan “delilikten kurtar bizi” bambaşka bir dünyaya bambaşka bir açıdan bakmamızı sağlıyor. öyküde görülmemiş derecede şişman ve deliliğe yakın bir adamın zihinsel engelli oğluyla kurduğu ilişkiye tanık oluyoruz. bu ilişki bedensel bir bağımlılık da barındırdığı için öyküde anlatılan sahneler daha çarpıcı hale geliyor. çocuğun gözlerinin muayene edilmesi, şişman adamın içinde kutup ayılarının bulunduğu bir havuza atılmasına ramak kalması ve giderek sınırlarında gezdiği deliliğin içine düşmesi olağandışı bir anlatımla önümüze seriliyor.

    kitaptaki son öykü “gözyaşlarımı sileceği gün” ise hem anlatım biçimi hem de konusu bakımından son derece etkileyici. öyküde olayların anlatısının yanı sıra anlatının anlatısı da yer alıyor ve bizler hasta bir beynin kendi mutlu günlerini arayışını iki düzeyde izleme olanağı buluyoruz. birbirine geçen bu iki anlatım biçimi diğer öykülerde olduğu gibi yalın ve bir o kadar da çarpıcı ayrıntılarla sunuluyor. beklenmedik çağrışımlar, denetimden kurtulurmuş gibi görünen akıl yürütmeler ve ayraç dolu uzun cümlelerle kurulan bu metin japonya’nın yakın tarihine dair bir olayın çevresinde, bireysel hastalıkla toplumsal hastalığın nasıl özdeşleşebileceğini gözler önüne seriyor.