1. luis buñuel portolés (22 şubat 1900, calanda - 29 haziran 1983, mexico city), sürrealist ispanyol yönetmen ve senarist. otoriteler tarafından sinema tarihinin en etkili yönetmenlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

    1900'de ispanya'nın aragón eyaletine bağlı calanda'da doğdu. madrid üniversitesi'ne girmeden önce zaragoza'da bulunan colegio del salvador'da oldukça ağır bir cizvit eğitimi aldı. madrid üniversitesi'nde doğal bilimler ve ziraat okurken daha sonra mühendislik, en sonunda da psikoloji bölümüne geçti.

    rené clair’in kısa film başyapıtı “entr’acte”ı (1924) bir kenara koyduğumuzda sürrealist akımı sinemaya sokan ilk isim olarak anılır.

    küçük yaşta aldığı din eğitimi, onun dini daha fazla sorgulamasına sebep olmuş ve filmlerinde dini, özellikle katolikleri eleştirmesi yüzünden hayatının büyük bir çoğunluğunu sürgünde geçirmiştir.

    bunuel 1929’da bir gördüğü bir rüyadan esinlenerek sinemaya başlamış ve bunu fritz lang’in “der müde tod” filminden etkilenmesi de tetiklemiştir.

    ailesinin baskısı nedeniyle sinema eğitimi görememesine karşın ilk önemli deneyimi, 25 yaşlarında fransız empresyonizminin temsilcilerinden jean epstein’ın yanında asistan olarak çalışmasıdır.

    bu tecrübenin ardından dostu salvador dali ile beraber “endülüs köpeği” (“un chien andalou”, 1929) ve “altın çağı” (“l’age d’or”, 1931) filmini çekmiştir. iki film de sürrealist imgelerin arka arkaya geldiği birer düş resmigeçidi ya da burjuvaziyi iğnelemek için kurulmuş abartılı mizansenler topluluğudur.

    başta david lynch ve michel gondry olmak üzere birçok yönetmenin fikir babasıdır.

    freud, din ve burjuva ana malzemeleridir.

    katolik kilisesi ise en önemli malzemesidir bunuel’in. en beklenmedik yerlerde karakterlerinin inançlarını veya sürreel öğe olarak rahip, isa gibi karakterleri devreye sokabilir. genel anlamda, ana karakterinin bilinçaltına inerek onun sosyal düzendeki zorunlu mücadelesini anlatır.

    bunuel topluma sinmiş gelenek, din, aile, burjuva ahlakı gibi normların insanın etrafına çektiği sınırlardan bahsederken kendince özgürlüğün peşinde koşar. sinemasında da bunu en radikal şekilde söylemeyi tercih etmiştir. bu tercih sonucunda da özgürlüğü kısıtlayan her türlü egemen güce bir karşı çıkış doğmuştur. yaşadığı dönemde dinin ve burjuva sınıfının onlardan olmayana karşı aldığı tutumu çok yakından görüp tanıması, onun zekice ve özgünce analizi sonucu filmlerinde hem mizahi hem de ideolojik açıdan bir muhalif tavır takınmasına yol açmıştır.

    bunuel özellikle dinin o sorgulanamayan değerlerine saldırır ve ince bir alayla o değerleri yerer.

    filmlerinde bahsettiği başka bir kurum da insanların baskı altında tutulmasından beslenen burjuva sınıfıdır. bu kurumlar birbiri ile ortak çıkarlar etrafında buluşur ve birbirlerinin çıkarlarını gözetir. (burjuvazinin gizemli çekiciliği filminde papaz bahçıvanlık başvurusu için geldiğinde ‘’bahçıvan’’ olduğu için aşağılanır ve dışarı atılır. daha sonra kendi dini kıyafetleri giyip geldiği zaman ise saygıyla karşılanır).

    bu yüzden bunuel’in hedefinde dini değerlerle birlikte burjuva sınıfı da vardır. bu iki sınıf da varoluşlarını diğer insanları baskı altında tutma ve para üzerinden gerçekleştirmeye çalışır. (arzunun o belirsiz nesnesi filminde mathieu’ nun conchita’yı elinde tutması için sürekli parayı kullanmaya çalışması).

    bunuel’i diğer ideolojik film yapan yönetmenlerden ayıran belki de en önemli özelliği bir taraf olup diğerine karşı nefret ettirme, iğrendirme gibi duyguları seyircisine zorla hissettirmeye çalışmaz. o çok farklı bir yolla yani karşı olduğu düşünceleri ve bu düşünce sistemine hizmet edenleri seyircinin gözünde gülünç duruma düşürüp rencide eder. bu sayede egemen ideoloji seyirci gözünde daha da itibarsızlaşır. seyirci aslında onlara hükmetmeye çalışanların aslında ne kadar zavallı ve aciz olduklarını görür.

    burjuvanın ahlaksızlığı, dini kurumların ikiyüzlülüğü ve çıkarcılığı, bu sınıflara mensup olan üyelerin de lümpenliği bunuel’in senaryolarını ve karakter yaratımlarını besleyen en belirgin unsurlardır. bunuel, bu çürümüş değer yapılarını göstererek ‘’diğerlerinin’’ bu sınıflar hakkında var olan tabularını yıkmaya çalışmıştır.

    filmlerinin bir diğer karakteristik özelliği de gerçek ve düş iç içe ilerler. seyirci perdede gördüğü gerçekliğin düş mü gerçek mi ayrımına varamaz, bu ayrım kurgusallıkta dahi net değildir. bu düşsel öğelerle insanların sistem, toplum, iktidar ya da toplumun tabuları yüzünden bastırılmış olan tüm insani duygularını vermektedir. bunu da klasik bir anlatıyla düz bir olay örgüsü ya da durumu değil, inandığı sürreal akıma uygun iç içe geçmiş, anlaşılmayan hikâyelerle göstermektedir. filmlerinde asıl anlatmak istediği hikâyedir. onun için görsellik hikâyeyi anlatmadaki araçtır. biçimsel güzellikten çok söylemek istediği daha önemlidir. kamera hileleriyle seyircinin dikkatini dağıtmaz ya da onu kandırmaya çalışmaz.

    yakın çekim kullanarak sahneyi dramatikleştirmez ve seyircinin karakterlerle özdeşleşmesini engeller. üst üste bindirdiği görüntülerle yaratmaya çalıştığı düşsel ortamı destekler.

    özellikle elli sonrası filmlerinde; önceki filmlerinde olan karmaşık senaryo yapısının daha sadeleştiğini görürüz. özellikle ilk iki filminde olan deneysel yapı ve sonrasındaki anlaşılamaz senaryo yapısı yerini daha sade amacını daha belli eden bir hal almıştır. her ne kadar filmleri gittikçe biraz daha sadeleşse de değişmeyen şey her zaman görmeye alışık olmadığımız olağan hikâye ve anlatımların dışında var olan bir absürtlüktür.

    bunuel ‘de genellikle büyük bir iyilik deneyimleriz; fakat filmlerinde bu iyilik sürekli olarak yenilgiye uğrar. çünkü iyi şeyler düşünenler fazla olsa da bunun için çabalayanlar her zaman azınlıktadır.

    sinema tarihçisi ado kyrou, luis buñuel üstüne yazdığı inceleme kitabında:

    “tüm sinema tarihinde, luis buñuel’in eserinden daha özgür, daha kişisel bir yaratış yoktur. kalıplara onunki denli uymayan, sinemasal geleneklere onunki denli karşı çıkmış, her türden tabuya onunki denli egemen olan bir sinema da yoktur. alışılmamışta, akıldışıda, önceden bilinemezde son derece rahat olan, gülmecenin çeşitli alanlarıyla da içli dışlı olan buñuel’in sinemasında, gerçeküstücü devrim, bir emrivakidir, sanatının ayrılmaz bir olgusudur” der.

    usta yönetmen alfred hitchcock da luis buñuel için ‘hayatı boyunca tanıdığı en iyi yönetmen’ olduğunu açıklamıştır.

    yönetmenin filmleri genelde üç bölüme ayrılıyor; 1940 ve öncesi, 1940 - 1950, 1960 - 1970.

    ''alışılmış ahlaka, geleneksel hayallere, duygusalcılığa, toplumun tüm ahlaksal pisliğine karşıyım… burjuva ahlakı, benim için ahlaksızlığın ta kendisidir; çünkü ters kurumlar üzerine kuruludur: din, vatan, aile ve toplumun diğer temel direkleri!..''

    “tanrı sağ olsun, ateistim.”

    luis bunuel
  2. "son nefesim" adlı otobiyografik eseri de vardır. kitabında, filmlerinden bahsettiği için filmografisini bitirip okumanız daha hoş olur.
    zutse