martin heidegger

Kimdir?

(26 eylül 1889 - 26 mayıs 1976), varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen alman filozof.

26 eylül 1889'da baden eyaletinde doğdu. çocukluğundan itibaren dine ve felsefeye eğilimli biri olarak yetişti. felsefi çalışmalarıyla olduğu kadar, yaşamı ve çeşitli dönemlerde sergilediği politik tutumlarıyla da tartışma konusu oldu. felsefi yetkinliği ve önemi yadsınamazken politik konumları dolayısıyla sürekli sorunlu bir ilişkinin taşıyıcısı oldu ve bu durum çoğu zaman felsefi çalışmalarının tam olarak değerlendirilmesini gölgeledi.

freiburg üniversitesi'nde katolik ilahiyati ve hristiyan felsefesi okudu ve 1914 yılında ilk çalışması ve doktora tezi, "psikolojide yargı kuramı" ile dikkat çekmeye başladı. 1923'te marburg üniversitesi'nde profesör oldu. 1927 yılında " varlık ve zaman " yayımlandı ve yayımlanışından itibaren yalnızca varoluşçu felsefe açısından değil, 20.yüzyıldaki bir bütün felsefe tartışmaları bağlamında bir şekilde etkili oldu. heidegger burada, bütün bir batı felsefesi geleneğini metafizik olmakla eleştirdi, ki sonrasında postmodern felsefe bu argümanı başka düzlemelerde yeniden değerlendirecektir.

1933 yılından itibaren nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte heidegger nazi partisi'ne katıldı. bu dönemde freiburg üniversitesinde rektör oldu. heidegger'in bu dönem boyunca izlediği politika her zaman tartışma konusu olmuş ve onun çalışmalarının değerlendirilmesine gölgeler düşürmüştür. nazilere katıldığı gerekçesiyle 1945'te üniversiteden uzaklaştırıldı ama sonra 1952'de yeniden üniversiteye dönebildi. daha sonra yanlış yaptığını söylemesi de üzerine düşen gölgelerin sona ermesini sağlamamıştır, ancak bununla birlikte onun teorik çalışmalarının değeri her zaman kendini buna rağmen korumuş ve felsefe açısından önemli yerini muhafaza etmiştir. (kaynak: vikipedi)
  1. ölüm yıl dönümü nedeniyle, sanat felsefesi konusundaki görüşleriyle ilgili aldığım notları herkesle paylaşmaya karar verdiğim filozof.

    güle güle kullanılsın.

    heidegger’in sanat felsefesi
    * sanatın nesnesi, “varolanın hakikati”dir.
    * hakikatin hakikat olarak olagelmesi için varolana yerleşmesi gerekir.
    * varolanın hakikati, varlığın kendisidir.
    * varlık, düşünmenin ürünü değildir. düşünme, varlığın özüne aittir.
    * insanlar varlığın düşünmesine uyan bir düşünmeyi gerçekleştirmek için, mantık ve bilimin düşünme için öngördüğü yorumlardan uzaklaşmalıdır.
    * gerçekleşmesi beklenen düşünme, insana ait değil, varlığa ait bir düşünmedir.
    varlığa ait düşünme = özlü düşünme = varlığın olagelmesi
    * varlığın düşünme olarak olagelmesi için, insanın kendini buna açık kılması, varlığın insanı, insanın da varlığı talep etmesi gerekir. bu talepte son söz varlığındır.
    * varlığın insanla bağlantılarından biri düşünme, diğeri dildir. dil, varlığın hakikatidir.
    varlığı talep etmek, bir tür düşünme ve bir tür dil tecrübesinin insanda gerçekleşmesidir.
    insan önce varlığın düşünme olarak tecrübesini edinebilmeli, sonra bunu dil olarak gerçekleştirmelidir.
    * dil, varlığın evi olduğu kadar, insanın da evidir. varlığa ait olan düşünme ve dil, insana da aittir. varlığın düşünmesini ve dilini duyabilecek tek varolan, insandır.
    * “varolma”, insanın içinde insan olarak bulunduğu öz alanıdır. varlığın, içinde insanın özünün sürdüğü açıklığıdır.
    * düşünme, dil ve öz olarak insan, varlığın hakikati içindedir.
    * öz olarak insan, özlü düşünmeyi ve uygun dili bulursa, varlık da buna cevap verirse, varlık, hem kendini hakikat olarak hem de içinde oturan insanın özünü öz olarak aydınlatabilir. ? varlığın aydınlatma olarak kendini göstermesi
    * varlığın hakikatini tüm varolanın ötesinde aşma ? varlığın aşma olarak kendini göstermesi
    * “varolan”, günlük yapıp etmelerimizi sürdürdüğümüz alanda yer alan her şeydir.
    * varolanlar alanı, özünü insanlardan gizler çünkü öz, varlıktadır. özlü düşünme ve dil ile bu gizlilik, açıklık olarak görünebilir.
    * sanat, varolanın hakikatini, yani varlığın aydınlığına çıkan varolanı gösterir.
    varolan, kendini, varlığın hakikatinde bize verir.
    varolanın hakikati, varlık hakikatidir.
    varolanın hakikati ve sanat
    * sanat, hem sanat eserinin hem de sanatçının kökenidir.
    * heidegger, sanatın ne olduğu sorusunu, sanat eserinden hareketle, onda olup bitene bakarak cevaplamaktadır. sanat eserinde olup biten, varolanın hakikatidir.
    * hakikat, kendini bir varolana yerleştirerek ortaya çıkar. varlık, kendi özünü varolansız sürdüremez. varolan, varlık olmaksızın varolamaz.
    * hakikatin kendini sanat eserinde ortaya koyması, hakikatin ayrıcalıklı bir tarzıdır.
    * bir bütün olarak varolanın ne olduğu, bir tür tecrübe ile verilebilir.
    * varolanın bütününün açığa çıkma olanaklarından biri, “iç sıkıntısı”dır. bu iç sıkıntısı, varolanın bütününde açığa çıkar.
    * varolanın bütününün açığa çıkma olanaklarından bir diğeri, sevilen bir insanın varlığından duyulan sevinçte saklıdır.
    * varolanın örtüsü, hiçin açığa çıkmasıyla kalkar. varlık ve varolan, birbirleriyle ilişkilerini, bu örtüyü kaldıran hiç aralığında insana gösterir.
    * hiçin tecrübesinin temelindeki duygu, korkudur.
    * insan, özünde, varlığın açıklığında düşünen, dili olan ve korku içinde olandır.
    * insanın özünün açığa çıkmasının tek imkânı, insanın, varlığın düşünmesine uyan bir düşünme etkinliğini gerçekleştirmesi ve düşünmeyi, varlığın diline uyan bir dille ortaya koymasıdır. bu dillerden biri, sanatın dilidir. sanat, varlığın hakikatinin olagelme tarzlarından biridir.
    * sanatçı, kurduğu eserde varlığı talep eder ve varlık kendi hakikatini esere yerleştirir. hem sanatçı hem de varlık, hakikat olarak iş başındadır.
    * sanatçı, varlığın açıklığında duran olarak, kendini ve varolanla bağını gerçekleştirir. bu temel tecrübeyi yaşayan birinin sanat eseri yaratmasıyla hakikat kendini açığa çıkarır. yaratmayı, sanatçı ve hakikat birlikte gerçekleştirir.
    * sanat eseri, varolanın aslında bir kapalılık olduğunu gösterir. varolanın kapalılık olduğunun bilinmesi, onun varlık bağlantısı görüldüğünde anlaşılabilir. varolanın varlık bağlantısı, insanın dünyasının aydınlanmasıyla mümkündür.
    * ancak varlığı talep eden ve bu yüzden de varolanın hakikatini nesne edinen bir etkinlik, sanat etkinliği olabilir.
    * hakikat, ortaya çıkmak için bir varolana yerleşmek zorundadır. hakikatin bir eserde ortaya çıkması, onun bir esere yerleşmesi demektir.
    * yaratılmış bir sanat eseri, varolanın varlığını sanata özgü bir tarzda açar.
    * sanat eseri bir dünya kurar ve yeryüzünü ortaya çıkarır.
    * “yeryüzü”, doğan her şeyin ona doğduğu ve doğma olarak geri geldiği yerdir.
    “dünya”, varlığın aydınlandığı alandır.
    bilimin, felsefenin ve estetiğin nesne edindiği alan, yeryüzüdür.
    yeryüzü, teklere varolma ve yokolma döngüsünü sağlar.
    dünya, sadece insanı, ide olarak insanı barındırır.
    * varolan, bütününde bir kapalılıktır. varlığın açığında duran insan, varlığı aydınlatmadıkça, varlık insana kapalıdır.
    * dünya ve yeryüzü arasındaki kavga, sanat eserinde gerçekleştirilir. bu kavga, eserde birliğin oluşmasını sağlar. bu kavga, bir “aralama”dır.
    * bir eserin sanat eseri olarak kurulması için, öncelikle, eserin yeryüzü ve dünya arasındaki gerilimi bir kavga olarak açığa çıkarması gerekir.
    * bir sanatçının eser ortaya koyması, yeryüzünde olanlarla bir dünya kurması demektir. bir dünya kurmayla, yeryüzünün yeryüzü olmasına izin verilmiş olur.
    * yeryüzü, ancak sanat etkinliği yoluyla sunulabilir.
    * varolanın ortasında açık bir yer, özünü sürdürmektedir. insan, bu açık yerde ide olarak vardır. bu yer aydınlandığında dünya aydınlanır.
    * bir esere sanat eseri denmesinin nedeni, onun bir dünya kurması, yani, insanın özünü varlığın aydınlığı içinde açığa çıkartmasıdır.
    * bir sanat eseri, her defasında, mevcut olan tekin yeniden verilmesini değil, tekte o şeyin kendinin verilmesini sağlar.
    * bir eserin sanat eseri olabilmesi için bir dünya kurması ve kurduğu dünyayla yeryüzünü açığa çıkartması gerekir.
    bir eserin sanat eseri olabilmesi = eserin korunması
    bir sanat eserinin korunması, ancak, kişilerin ona yönelmesiyle mümkündür.
    * sahicilik, sanatçının şeyi çok ustalıkla yapmasından değil, hakikati gören gözlerle yapmasından kaynaklanır.
    * sanatın özü, şiir yazma, şiir yazmanın özü, hakikati kurmadır. (hölderlin)
    * felsefe yapmanın, bilimle uğraşmanın ve sanat eseri ortaya koymanın ön koşulu, kişinin kendini hiçin yaşantısına bırakmasıdır.
    * insanın metafizik bir yan taşıması, onun, varolanın ötesine geçebilme imkânına sahip olması demektir.
    * sanatçı, hem varlığın hakikatini hem de alıcının bu açıklığa yerleşme imkânını sağlayandır.
    * sanat etkinliği, insanın varlıkla bağını kurmada izlemesi gereken yoldur.
    * güzellik, ancak, hakikat bir sanat eserine oturduğunda görünür.
    * sanatçının ve sanat eserinin kökeni, sanattır.
    sanat, varlığın hakikatini kendi tarzında kurar.
    sanat, tarihseldir ve tarih olarak, hakikatin eserde yatan korumasıdır.
    * sanatın insanlık tarihinde yer alması, hakikatin tarih sahnesinde, tarihsel bir insanlık için olup bitmesini sağlayacaktır.
  2. 20.yy filozofu olan, varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden olan martin heidegeer'in düşüncesine göre insan bu dünyaya öylece bırakılmıştır. insan, varoluşun(dasein) ortasına, orada bir varlık olarak atılmıştır. atılmışlık bir tercih veya seçim sonucu değildir. insan kendi tercih ve seçimleriyle kendi yaşamını kurmak zorundadır. ona göre insan yaşamını kurma özgürlüğüne zorunlu olarak bırakılmıştır. insan kendi varlığını gerçekleştirmek, tercihler ve seçimler yapmak zorundadır. ve son olarak da insanın bırakılmışlığında ölüme yazgılı olduğunu ve varoluşunu bu yazgıya göre gerçekleştirmesi gerektiğini söylemiştir.

    dipnot : heidegger bir kitabında ölümü başka olasılıkların olanaksızlığı olarak tanımlamıştır.

    heidegger'in bu argümanları varoluşçuluk felsefesinde bulunmakta ve onu da varoluşçu felsefeciler arasına almak mümkündür ama kendisi sartre tarafından yanlış anlaşıldığını ve varoluşçuluğun kendi düşüncesini açıklamak için doğru bir terim olmadığını belirtmiştir.

    heidegger genel anlamda iki tarz varoluşun olduğunu ileri sürmüştür. bunlardan birincisi sıradan varoluş, ikincisi ise ontolojik ( onto, ''var olmak'', loji, ''bilim'' ) varoluş'dur.
    sıradan varoluş'da insan şeylerin nasıl olduğu üzerine yoğunlaşır. fiziksel görünüş, mülkiyet veya saygınlık gibi dikkat dağıtan dünyevi şeylere odaklanırsınız. insanın temelde kendine bağlı olmayan şeyleri düşünerek var olmasıdır.

    ontolojik varoluş'da ise insan şeylerin yalnızca var olmaları üzerine yoğunlaşır. var oluşun, ölümlülüğün ve hayatın diğer değişmez özelliklerine odaklanırsınız. ontolojik varoluş hayata karşı farkındalık yakalamak, hayatı anlamlandırmak ve hayat üzerinde değişiklikler yapmak için olması gereken varoluş şeklidir. bu var olma şekli insan istemediği şeyi yapmama gücüne erişebileceği gibi hayatın denetlenemez gerçeklerini de daha içtenlikle kabul etmesini sağlayabilir.

    insanın var olmasının farkına varması, yani sıradan varoluş şeklinden çıkıp ontolojik varoluşa girmesini sağlamak için genellikle geri dönüşümü olmayan, ağır deneyimler gerekir. ve insanın bu geçişine psikoterapist irvin yalom '' uyanma deneyimi'' olarak tanımlamıştır. uyanma deneyimi birçok şekilde gerçekleşebileceği söylemekle birlikte gerçekleşmesi en mümkün olaylar bir yakınımızın kaybı sonucu çektiğimiz yas, hayatımız üzerine almamız gereken önemli bir karar, bizi çok etkileyen rüyalar ve benzeri bizi derinden etkileyecek durumlar söz konusu olabilir.
  3. ' insan, ne olduğuna tanıklık etmesi gerekendir. kendisinin yeryüzüne ait olduğuna tanıklık etmesi gereken. bu aitliği oluşturan, insanın mirasçı ve bütün nesnelerin öğrencisi olmasıdır. bütün bu nesnelerse çatışma durumundadır. hölderlin, nesneleri ayırıp birbirine karşı getiren ve böylece onları aynı zamanda bir arada tutanı içtenlik olarak adlandırıyor. bu aitliğe tanıklık etme, bir dünyanın yaratılması ve yükselmesiyle ve yine bir dünyanın yıkılmasıve batmasıyla olur. dil tehlikelidir, çünkü, her şeyden önce tehlike olanağını yaratır. tehlike; var olanın, varoluşu tehtididir. ama insan ancak dil yoluyladır ki, açık olana açılır ve ve bu açık olan, varolan olarak, insanı varoluşunda sıkıntıya sokar. varoluşa yönelik tehdit ile kaosun(ki kaos doğru bir yoldur) açık koşullarını yaratan ve böylece varoluşun yitmesi olanağına, yani tehlikeye yol açan dildir '

    (*:hölderlin ve şiirin özü)
  4. (bkz: şu büyülü ellere bak)
    (yanlış hatırlamıyorsam) karl jaspers'le olan tartışmasında hitler almanya'sı hakkında bu ifadeyi kullanıp 1937'den önceki nazizme ve yeni üniversite(üniversite ideali?)'ne destek çıkmıştır. muhafazakarların "führer" ve koşulsuz itaat konusunda kan uyuşmazlığı yaşamadığının marjinal örneği bile olabilir. dersin ki, ulan koca heidegger... bu nasıl olabilir?

    (not: yüzeysel bir şekilde "vay faşist" demek istemedim. garip biraz. metafiziğe fazla kafa yorduğundan herhalde)
    yok
  5. yirminci yüzyıl düşüncesinin tuhaf bir figürüdür martin heidegger (1889-1976). tuhaflığı, politik konumlanışlarının irkilticiliğiyle felsefi düşüncelerinden türetilen cazibenin içiçe geçmiş halde bulunuşundan kaynaklanır. kolay çözülebilir bir sorun değildir bu. felsefenin o meşum politik bağı görmemeye çalışarak heidegger figürünü olumlaması, tersinden felsefeyi politik olana indirgeyerek onu yadsımaya çalışan eğilimlerle birlikte, sanıldığından derin bir sorun söz konusudur burada.

    varoluşçu felsefenin önde gelen ve hatta kurucu düşünürü olarak gösteriliyorsa da heidegger, kendisinin bir ‘varoluşcu’ olduğunu kesinlikle redder. onun varlık felsefesi, varoluşculuğun bir çok kavramını yeniden tanımlamak üzere ortaya çıkıyor olsa da bir düşünce sistemi olarak heidegger kendisini ayırır. varoluşculuğun ne olduğu, nasıl tanımlanacağı başlı başına bir sorun elbette ama kabaca heidegger’in kendisini sartre tarzı bir varoluşculuktan ayırdığını belirtmek yerinde olur.

    benzer şekilde, fenomenolojinin önemli yorumcularından biri olmakla birlikte husserl çizgisinde bir fenomenoloji ile özdeşleştiğinden de söz edilemez. varoluşculuk ve fenomenoloji heidegger’in düşünce çizgisinde kesişir, ancak bu bizzat farkında olarak heidegger’in kendisi bu çizgilere indirgenmeye karşı koymaya çalışır. onun felsefi çalışmasının genel niteliğini varlık kavramıyla ifade edebiliriz, bu haliyle bu hiçbir şey söylemek anlamına gelmese de. “varlık unutulmuştur” saptaması bir “dilsel dönüş” hareketi olarak biçimlenerek, insan varlığının yeniden tanımlanması, ‘varlık’ ve ‘zaman’ın kavramsal ayrımlarla yeniden tarif edilmesi halinde ortaya çıkar. bir tür “varoluşçu fenomenoloji” demek mümkündür sanıyorum heidegger’in düşünce sistematiğine.

    heidegger, 26 eylül 1889’da baden eyaletinde doğar. çocukluğundan itibaren dine ve felsefeye eğilimli biri olarak yetiştirilir. başta da değindiğim gibi, felsefi çalışmalarıyla olduğu kadar, yaşamı ve çeşitli dönemlerde sergilediği politik tutumlarıyla da tartışma konusu olduğu biliniyor. nazi iktidarına verdiği destek, kendisi bu desteği örtülü olarak kabul etse de reddetmeye çalışır, ancak rektörlük konuşmalarında vs. bu destek açıktır, felsefe ile politika arasındaki ilişki bağlamında derin bir tartışmanın konusudur. heidegger’in yirminci yüzyıl düşüncesindeki yeri zaman içerisinde daha çok kabul edilir olmuştur, ancak başından beri politik konumlanışları nedeniyle sürekli sorunlu bir figür olarak görünmektedir.

    felsefeyi politik olandan ayrıştırıp saf bir edim olarak değerlendirmek ne kadar saçma ise, salt politik olana indirgeyip felsefe pratiğini orada tüketmek ya da bir hükme bağlamak da saçma olacaktır diye düşünüyorum. felsefe ile politika arasındaki ilinti çin seddiyle güvenceye alınamayacağı gibi birbirine indirgenemez de, ya da özdeşleştirilemez de. heidegger örneğinde bu çok belirgindir. politik yönelişlerinin ve konumlanışının felsefesine bulaşmadığını düşünmek de, felsefi pratiğini o konumlanışlara dolaysızca indirgemek de yanlış olacaktır sanıyorum. bu türden sorunların, hem olumsuzlanma hem de bir cazibe figürü olarak heidegger’in felsefesini tam olarak değerlendirmek bakımından bir tür arizi durum yarattığını söylemek mümkün.

    freiburg üniversitesi’nde katolik ilahiyati ve hiristiyan felsefesi okudu ve 1914 yılında ilk çalışması ve doktora tezi, “psikolojide yargı kuramı” ile dikkat çekmeye başladı. 1923’te marburg’ta profesör oldu. 1927 yılında varlık ve zaman yayımlandı ve yayımlanışından itibaren yalnızca varoluşçu felsefe açısından değil, 20.yüzyılın bütün felsefe tartışmalarının bağlamını beliryecek bir etkiye sahip oldu. heidegger burada, bütün bir batı felsefesi gelenegini metafizik olmakla eleştirdi, ki sonrasında postmodern felsefe bu argümanı başka düzlemelerde yeniden degerlendirecek ve gündemleştirecektir. batı metafiziği eleştirisi heidegger’de “varlık’ın unutulmuşluğu” düşüncesinin dayanak noktasıdır. batı düşüncesi bu anlamda bir ‘özne metafiziği’dir.

    heidegger düşüncelerini “son büyük metafizikçi” dediği nietzsche ile hesaplaşma içinde şekillendirir. varlık nedir? ve düşünce nedir? sorularının yanıtlarını ararken nietzsche dolaymında metafizik tartışmasını geliştirir. nietzsche’nin “güç istenci” ve “bengi dönüş” kavramlarının eleştirel bir okumasını yapar bu sorulara cevaplar araken, varlık’ı unutma tarihi olan bati metafiziğinden bu değerlendirme ile çıkmaya çalışır.

    1933 yılından itibaren naziler ‘in iktidara gelmesiyle birlikte heidegger nazilere katılır. bu katılımın niteliği tartışmalıdır, ancak gizli saklı ya da belirsiz değildir. aktif politik faaliyette yer almamis olsa da bu dönemde freiburg üniversitesinde rektör oldu ve calismalarinin önemli kisminda nazileri destekleyecek metinler üretti. heidegger’in bu dönem boyunca izlediği politika her zaman tartışma konusu olmuş ve onun calışmalarının değerlendirilmesine gölgeler düşürmüştür. nazilere katıldığı gerekçesiyle 1945’te üniversiteden uzaklaştırıldı ama sonra 1952’de yeniden üniversiteye dönebildi. daha sonra yanlış yaptığını söylemesi de üzerine düşen gölgelerin sona ermesini sağlamamıştır, ancak bununla birlikte onun teorik çalışmalarının değeri her zaman kendini buna rağmen korumuş ve felsefe açısından önemli yerini muhafaza etmiştir.

    heidegger’in felsefi çalışmalarında hocası edmund husserl’in ve fenomenoloji felsefesinin etkileri açıkca görülür. buna bağlı olarak felsefe-dışı sayılan pek çok kavramı felsefeye taşıdı ve varoluşçu felsefecilerde (örneğin kierkegaard’ın korku, umutsuzluk, kaygı vb. kavramlarla yaptığı gibi) görülen tarzda analizlere yöneldi ve bunları derinleştirdi.kaygı, sıkıntı, merak, ölüm, korku gibi terimleri felsefe düzlemine taşıdı. fenomenolojiyi varlık sorunu bağlamında yeniden yorumladı ve kullandı. heidegger’in husserl etkisi ile kendine özgü bir varoluşçu felsefe oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz.

    heidegger’ın varoluşçu düşüncesine göre, insan bu dünyaya öylece bırakılmıştır. bu bırakılmışlık fikri bir kaç yönden varoluşçu felsefenin temel argümanlarını sürdürür ve derinleştirir. varoluşa bırakılmışlığı ile insan kendi varlık’ını oluşturma özgürlüğüne zorunlu olarak bırakılmıştir aslında. ama başlangıçta, bırakılışın kendisi bir özgürlük yokluğudur –sondaki ölümün kaçınılamazlığı gibi.

    insan, varoluşun ortasına öylece, orada-bir-varlık-olarak ( dasein ) atılmıştır. bu bir tercih ya da seçimin sonucu değildir. ve insan, bu bırakılmışlık içinde tercihler ve seçimleriyle kendi yaşamını ileriye dogru kurar. burada zorunlu bir özgürlük deneyimi sözkonusudur. insan kendi varlığını gerçekleştirmek üzere sürekli seçimler ve tercihler yapmak durumundadır, yani özgürlüğünü gerçekleştirmek zorundadır. ölüme kadar. heidegger’in felsefesinde ölüm fikri, bu bakımdan önemli bir yer tutar. insan, bırakılmışlığında ölüme yazgılıdır ve varoluşunu buna göre gerçekleştirmelidir.

    heidegger ayrıca, genel anlamda söylenecek olursa, teknik‘in gelişimiyle birlikte şekillenen dünyanın eleştirisini yapmaya yönelmiştir ve modern dünyada buna karşı düsüncenin görevlerini belirlemeye calışmıştır.

    ” varlık sorusu “, onun tüm felsefi çalışmalarinin özü ve özetidir. bu çalışma varlık’ın unutulmusluğuna yapılan bir itirazla başlar ve devam eder. kant, hegel ve husserl’den etkilendiğini belirtmenin yanı sıra, nietzsche ile girdiği eleştirel ilişkinin de belirtilmesi gerekir. heidegger, yapısalcılığa benzer ama başka bağlamlarda dil konusunu felsefeye temel bir kategori olarak sokmuştur. onun bütün felsefi kategorileri dil dolayımıyla işlerlik kazanır.

    “dil varlık’ın evidir“, der heidegger.

    sartre ve camus başta olmak üzere varoluşçu felsefeciler ve ayrıca yapısalcılık ve varlık felsefesi gibi diğer felsefe akımları da çalışmalarında onunla açık ya da örtük diyalog halinde olmuşlardır. daha sonra çalışmaları, özellikle dil dolayımlı analizleri ve felsefenin metafizik olarak eleştirisi mantığı, postmodern felsefenin gelişiminde önemli köşe taşları olacaktır.

    türkçede olan kitapları;

    zaman ve varlık üzerine, m.heidegger, a yayınları.
    nedir bu felsefe?, m.heidegger, sosyal yayınları.
    hümanizmin özü, m.heidegger, iz yayınları.
    metafizik nedir?, m.heidegger, kaknüs yayınları
    tekniğe ilişkin soruşturma, m.heidegger, paradigma yayınları
    bilim üzerine iki ders, m.heidegger, paradigma yayınları

    hakkında bakılabilecek kitaplar;

    martin heidegger, anılar ve günlükler, frederic de towarnicki, yky.
    heidegger bir filozof bir alman, paul hünnerfeld, inkılap kitapevi.
    heidegger ve naziler, jeff collins, everest yayınları.
    felsefe sözlüğü, serkan uzun / ü.hüsrev yolsal, bilim ve sanat kitapları.

    kaynak: https://mutlaktoz.wordpress.com/