• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (9.33)
molloy - samuel beckett
kitap kabaca molloy ve moran isimli iki karakterin uzun içsel monologlarından oluşur. kitabın birinci bölümü yaşlı ve fiziksel olarak çökme noktasına gelmiş molloy'un evini ve birlikte yaşadığı annesini bulmak için bilinmeyen bir mekandan çıktığı yolculuk sırasında karşılaştığı absürt karakterler, olaylar ve bu sırada kafasından geçirdiği düşüncelerden ibarettir.

kitabın ikinci bölümünde ise oğluna ve hizmetçisine hayatı zehir eden, kontrol manyağı bir özel dedektif olan jacques moran'ın hikayesi anlatılır. jacques moran, youdi isimli bir yahudi olan patronu tarafından molloy'u bulmakla görevlendirilir. moran ve oğlu jacques molloy'u bulmak adına uzun bir yolculuğa çıkarlar. tükenen kaynakları ve kötü hava şartları nedeniyle yolculuk sırasında moran tıpkı molloy gibi fiziksel olarak çöküşe uğrar ve akli melekelerini kaybederek delirir.

ikinci bölümün sonunda delirmiş ve perişan halde evine geri dönen moran kendi durumundan bahseder ve başarısızlıkla sonuçlanan görevi için bir rapor yazmaya başlar. moran'ın yazmış olduğu raporun ilk cümleleri ile kitabın ilk cümlelerinin aynı olmasıyla molloy karakterinin nasıl oluştuğu ortaya çıkar ve kitap sona erer. bu sebeple molloy ve moran'ın aynı kişi olduğu düşünülebilir ya da molloy karakterini moran'ın yarattığı düşünülebilir.
  1. samuel beckett'in 1951 yılında yayımlanmış romanı. molloy, malone meurt ve l'innomable üçlemesinin ilk parçasıdır.
  2. hayat tam olarak ne zaman, nerede başlar? varlığımız, biz doğdumuz zaman mı başlar? peki ölüm...ölüm ne zaman başlar? varlığımız yok olunca mı başlar, ölüm?...ölüm, varoluşumuzun çizelgesinde, varlığımızın yokluğa evrildiği bir noktada peydah olan / ortaya çıkan ve hayatı takip eden bir takipçi midir?

    ölüm bizzat hayatın kendisidir. bizim hayat diye hatırladığımız herşey aslında tüm bu süreç boyunca gerçekleşmekte olan ölümün yavaş yavaş gelişip büyümesinden başka bir şey değildir. ölüm hayatla beraber hayatla el ele başlar. biz yaşadığımızı zannederken aslında ölmekteyizdir. hayatta olduğumuzu sandığımız her an aslında ölümün ilerlemiş merhalelerinden biridir. biz yaşamıyoruz. yavaş yavaş ölüyoruz. hayat, ölümün ağır aksak tecelli ettiği öznesiz ve ereksiz bir sürecin zahiri görüntüsünden / imajından başka bir şey değil. hayat bir çürümedir. çünkü her canlı çürüyerek ölür.

    ölüm varolmayla başlar, yok olmayla biter. finito... bir çoğumuzun ölümün başlangıcı sandığı şey, aslında ölümün, bir çürüme süreci olarak ölümün yani, bittiği son noktadır. ölümün ölümü de diyebiliriz buna ölümün yok oluşu / sona ermesi anlamında... "das sterben des todes" değil de "die vernichtung des todes".

    peki, bizim yaşantı sandığımız, adına yaşam dediğimiz şey nedir? bu işin neresindedir?

    yaşam, biz yavaş yavaş yaşlanıp / çürüyüp ölümümüzün nihayete ereceği noktaya yaklaşırken, aynı anda dışımızdaki olan biten ile kurduğumuz bağdır. öznemizin ve amacımızın dışında, biz olsak da olmasak da, geçmişi ve geleceği bizim irademizden bağımsız olarak belirlenmiş sonsuz sayıda güzergahta akıp gitmekte olan ile kurduğumuz organik bağlantıdır.

    --- spoiler ---

    şöyle bir okuma yapmak her zaman mümkündür.
    gaber= gabriel (cebrail)
    youdi= yehova (rab)

    romanın sonuna doğru moran, gaber'e youdi'nin, görevini tam olarak yerine getiremediği için kendisine kızgın olup olmadığını sorar. bir cevap alamaz. ama gaber youdi'nin başka bir şey dediğini söyler. moran bunu öğrenmek ister ve gaber ile boğuşur. gaber en sonunda şöyle der:

    " bana dedi ki, gaber dedi, hayat çok güzel, gaber, hayat yaşamaya değer."

    bunun üzerine moran gözlerini kapar ve şu soruyu sorar:

    "insan yaşamından söz ettiğine emin misiniz?"

    ama cevap alamaz çünkü moran gözünü açtığında gaber'in çoktan gitmiş olduğunu fark eder.

    --- spoiler ---

    molloy budur.
  3. dahiliye stajını alırken 80 yaş üzeri, böbreği iflas etmiş, tansiyonu yüksek, şeker zaten fiks üzerine bir de en az bir kronik hastalığı olan insanların yaşama çabaları beni şaşırtmıştır. günde 7-8 farklı ilaç kullanıyor, yağsız tuzsuz diyetler, zaten vücut tutmuyor, ailesi tarafından terk edilmiş diye liste uzar gider. unutkanlık başlamıştır, ismini cismini resmini hatırlayamaz, karıştırmıştır. hayata bağlanacak hiçbir amacı yok. insan olarak zaten bi yaşam amacımız yok denilebilir, evrim sonucu tesadüfen oluştuk denilebilir, tamam, benim için de bi sebep yok ama onun ''hiç'' yok. gel gelelim hala çabalar yaşamak için bu dede ve neneler.

    bizim molloyun da bunlardan pek bi farkı yoktur. içinde yaşadığı evrende ölmeye başladığı için içinde yaşattığı evrene tutunmuştur. mümkün olduğunca aralıksız ve dinamik bir şekilde düşünür, düşünceleri sürekli devinim halindedir, yer yer çelişen düşünceleirr ve birbiriyle alakasızdır. öyle ki bir sayfa öncesiyle bir sayfa sonrası arasında hiç bir bağlantı yoktur ama yine de düşünür. düşünerek var olduğunu kendine inandırır. ölmemiş ve hala canlı olmaya çalışır kendince.

    sonuç yok olmanın verdiği korku, hayata tutunma çırpınışı. mutlak son geliyor ve kişi çaresiz.


    !---- spoiler ----!

    raskolnikov yeniden yürümeye başladı. ''acaba nerede okumuştum?'' diye düşünüyordu bir yandan da, '' idam mahkumunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse; çevresindeyse uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamayı, o anda ölmeye yeğleyeceğini söylemiş. tek ki yaşasın! yalnızca yaşasın! aman tanrım, bu nasıl gerçek böyle! bu nasıl gerçek! insan ne alçak yaratıkmış!'' raskolnikov bir dakika durup düşündü, sonra ''bunun için bir insana alçak diyen de alçaktır!'' diye
    ekledi.

    !---- spoiler ----!

    ekleme: ben kitaptan alıntı yapmak yerine dostoyevski nin suç ve cezasındaki idam mahkumunu yazmayı daha uygun gördüm. niyeyse yazasım geldi.