• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (0.00)
ne ders olsa veririz - 'akademisyenin vasıfsız işçiye dönüşümü' - a.vatansever & m.yalçın
"en az 16 saat ders yükü, kart basma, projeler, danışmanlıklar...
burada hem sekreterlik yapıyoruz, hem memurluk yapıyoruz...
hem de bir kolej öğretmeni gibi olabildiğince çok derse giriyoruz.
araştırmaya zaman kalmıyor. (...) yaratıcı projelerime maddi manevi destek alamıyorum."

"ümit ediyorum doçentlikten sonra biraz rahatlayacağım. alıştım yani bu şartlara. (...) depresyona girecek kadar değil... birkaç saat, bir gün sürüyor belki. öyle beni fiziksel olarak hasta edecek, bunaltacak, moralimi bozacak, ağlatacak boyutlara ulaşmıyor, ama... hani okuyoruz duyuyoruz ya oraya gelebilir diye o yüzden söyledim."

akademisyenlik, "sözde" saygın bir meslek; akademisyenliğe adım atanlar, hem bu saygınlığın, hem de kendi entelektüel ilgilerinin peşinden gidiyorlar. "gönüllü bir çilecilik ve adanmışlıkla" giriyorlar bu yola. ancak akademik "iş"te, ağır bir emek sömürüsü ve güvencesizlik var. çalışanları manen de kemiren, hiçleşme duygusuna gark eden bir emek süreci var.

"aslı vatansever" ve "merâl yalçın"; "sözde" vakıf üniversitelerinde doruğa varan bu "prekarizasyon süreci"ni inceliyorlar. ayrıntılı tasvirlerle, kapsamlı görüşmelere dayanarak ve analitik bir bakışla...

alışma, umursamama, kabullenme mekanizmalarını, sınıf bilincinin ve örgütlenmenin önündeki engelleri de mercek altına alarak...
  1. "üniversitelerimizin içler acisi hâli her zaman ikinci plâna öteleniyor!"

    "yaşadiğimiz: kabzimallik!"

    "diplomalar artik kirtasiyeden aldiğimiz a4 kâğittan bile değersiz!"

    "türkiye’de vakif üniversitelerinin %70’i kapatilmalidir!"

    "-istisnalar var- söylemi; zehirli sistemi meşru görmeye yol açar!"

    "akademide 'yildiz hocalar' kümesi var mi ?!
    ve bu hocalar üniversitelerde sürekli kayiriliyor mu ?!"

    "kapitalizm'i sorgulamadan;
    'bilim'e hakkini vermek pek mümkün gözükmüyor!"

    asli vatansever (yard. doç. dr.): 1980 yılında istanbul’da doğdu. 1999 yılında istanbul alman lisesi’ni, 2003 yılında mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi sosyoloji bölümü’nü bitirdikten sonra, 2010 yılında hamburg üniversitesi sosyoloji bölümü’nde doktorasını tamamladı. doktora tezi; “osmanlı’da islâmcılığın kökenleri” üzerinedir. hâlen istanbul’da bir vakıf üniversitesinde yardımcı doçent olarak görev yapıyor.

    merâl yalçin (yard. doç. dr.): 1975 yılında ankara’da doğdu. 1997 yılında hacettepe üniversitesi psikoloji bölümü’nü bitirdi. aynı üniversitede 2001 yılında “sosyal psikoloji” yüksek lisansını tamamladı. 2007 yılında almanya’da bulunan marburg üniversitesi psikoloji fakültesi sosyal psikoloji anabilim dalı’nda “almanya’da yaşayan türkiyelilerin kolektif eylemleri” adlı tez çalışması ile doktora derecesini aldı. eylül 2014’ten beri abant izzet baysal üniversitesi psikoloji bölümü, sosyal psikoloji anabilim dalı’nda yardımcı doçent olarak görev yapıyor.

    hazirlayan: hazal özvarış

    ===“üniversiteye kapağı at, gerisi kolay!”===

    lisede bel bağlanan bu cümle, artık sadece üniversiteye girdikten sonra değil, girilen üniversitelerden mezun olduktan sonra da hayatta bir karşılık bulamıyor. sebep, sadece istihdam alanlarının nüfusa oranla yetersizliğinden değil, alınan eğitimin içeriğinin çoğu zaman gerçek bir diplomaya denk gelmemesinden de kaynaklanıyor.

    yaklaşık 2 milyon kişinin bir üniversiteye girmek için başvurduğu ösys, 2014’te öğrencilerden 600 binini devlet üniversitelerine yerleştirirken, yaklaşık 100 bin kişiyi vakıf üniversitelerine gönderdi.

    bu vakıf üniversitelerinden birinde akademisyenlik yapan aslı vatansever ve meral gezici yalçın’a göre ikinci grubun vakıf üniversitelerinden aldığı çoğu diploma, “üstüne basıldığı kâğıttan daha değerli değil.” gezici yalçın ve vatansever’in konu hakkındaki tespitlerinin kıymeti, sadece kendi mesaileri değil, diğer vakıf üniversitelerinde çalışan 28 akademisyenle yaptıkları görüşmelerden de geliyor.

    ikilinin, geçen hafta iletişim yayınları’ndan çıkan kitaplarının ismi “ne ders olsa veririz”. kitapta, akademisyenlerin kendi hikâyelerinden kesitler sunulurken vakıf üniversitelerinin işleyişine dair de önemli bilgiler paylaşılıyor.

    vatansever ve gezici yalçın, bir yandan büyük bölümü gerçek bir vakıf felsefesine dayanmayan bu üniversitelerin asıl sahibi işverenlerin okuldan kazandıkları parayı diğer şirketlerine “aktarma usulleri”ni anlatırken, diğer yandan “maliyetten kısma” adına akademisyenlere ödetilen bedelleri aktarıyor. yazarlara göre, karşı çıkılmazsa, her akademik bölüm başı sayıları üç ile sınırlı tutulan, okula giriş çıkışları kart basma sistemiyle kontrol altına alınan, yayın için araştırma yapma koşulları esirgenen, ancak üniversitenin reklam-tanıtım faaliyetlerine katılmaları neredeyse zorunlu kılınan akademisyenlerden geriye kalan “entelektüel çöplük” olacak.

    türkiye genelinde sayıları 72’yi bulan vakıf üniversitelerinin 38’i, sadece, dokuz devlet üniversitesinin de bulunduğu, istanbul’da yer alıyor. kitapta aktarılanlara göre, “keyfine bak, sen bunu hak ettin” benzeri sloganlarla öğrencileri kontenjanlarını doldurmaya çağıran vakıf üniversitelerinin önemli bir bölümü, aldıkları paranın karşılığını otoparkta kurulmuş bir “kampüs”, sadece kitap bağışıyla çatılmış prosedürel bir kütüphane veya hoca eksikliğinden yüksek lisans öğrencilerine verdirtilen derslerle de verebiliyor.

    yazarlardan vatansever, eğitim kalitesi nedeniyle “buralardan alınan herhangi bir diploma istihdam piyasasında avantaj sağlamaz” derken, gezici yalçın’ın “vakıf üniversitelerinin kaçta kaçının eğitim kalitesizliği nedeniyle kapatılması gerektiğini düşünüyorsunuz” sorusuna verdiği yanıt, “yüzde 70.”

    vakıf üniversitelerinin işleyişi, yasalarla da inşa edilen şeffaflığın sızamadığı sistem nedeniyle kamuoyuna yansımıyor. yazarların aktardığına göre, her yıl bu üniversiteleri denetleyen yükseköğretim kurumu (yök) da, başkan seviyesindeki bilgilendirmeye rağmen, yüksek lisansa öğrenci alımında usulsüzlük gibi suç teşkil eden olaylara dahi müdahale etmiyor.

    vakıf üniversitelerinde neler olduğunu sorarak ve aktararak şimdiye kadar kamuoyuna hak ettiği ölçüde taşınmamış bir tartışmayı gündeme getiren abant izzet baysal üniversitesi psikoloji bölümü’nde yardımcı doçentlik yapan meral gezici yalçın'ın skype aracılığıyla, doğuş üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak çalışan sosyolog aslı vatansever’in üniversitedeki odasında t24’ün sorularına verdiği yanıtlar için buyrun.

    ===‘bu kitap bataklıktan çıktı’===

    - bu kitap nereden çıktı?

    aslı vatansever: bataklıktan, bir cinnet anından çıktı. meral’le geçtiğimiz yıl aynı tanıştıktan kısa bir süre sonra üniversitelerde çalışma koşulları hakkında konuşmaya başlamıştık. meral işe başladıktan çok kısa bir süre sonra bölümünün başkanı işten çıkarıldı. bu büyük bir kırılma oldu. arka plan olgunlaşırken yaza doğru bazı deneyimler bunu patlama noktasına getirdi ve bunları kamusal bir tartışma mecrasına taşımamız gerektiğine karar verdik.

    - bölüm başkanının işten çıkarılma gerekçesi neydi?

    meral gezici yalçın: iki aylık deneme süresi gibi bir gerekçe göstermişlerdi.

    vatansever: daha sonra davayla geri döndü.

    - bu üniversiteler nasıl yönetiliyor? bölüm başkanının işten atılmasına kim karar veriyor?

    gezici yalçın: sözde vakıf üniversitelerinin mütevelli heyeti, genelde başkanının işveren olduğu ve geri kalanının ara yöneticiler olduğu akademisyenlerden oluşuyor. çünkü örneğin herhangi bir fabrika işleten biri üniversite işinden anlamıyor ve akademik gidişatla ilgili danışabilecekleri birkaç akademisyene ihtiyaç duyuyorlar. personelin işe alınması, çıkarılması dahil her türlü karar da bu heyetler tarafından veriliyor.

    - neden “sözde vakıf üniversitesi”?

    gezici yalçın: türkiye’de öğrencilerin para vererek okuması haklı olarak özel üniversiteyi çağrıştırıyor. ama türkiye’de özel üniversite yasası yok, özel bir işletme gibi üniversite kurulması yasayla engellenmiş durumda. bunlar ancak vakıf üniversitesi adı altında kurulabiliyor, böylece farklı sektörlerden gelen işverenler üniversite işine giriyor. sözde dememizin sebebi, bu üniversitelerin yasal olarak “vakıf” adıyla kurulmaları ancak fiiliyatta özel işletmelerde görülecek her türlü para kazanma usullerinin kullanılması.

    ===‘tadilat yapıyor gibi gösterip parayı
    işverenin diğer şirketlerine aktarıyorlar’===

    - nedir o usuller?

    vatansever: örneğin, bizim görüşmecilerimizden duyduğumuz bazı örneklerde, tadilat yapılıyor gibi gösterip vakıf parasını çekiyorlar, proforma faturalarda da olması gerekenden daha yüksek maliyet gösteriliyor, böylece para üniversite sahibinin diğer işletmelerine aktarılıyor.

    gezici yalçın: bu bir tanesi. sözde vakıf üniversitelerde outsourcing (dış kaynak, taşeron kullanımı) usulüne başvuruyorlar. örneğin, kendi bünyesinde temizlikçi çalıştırmak yerine maliyeti düşürmek için taşeron firmayla anlaşıyor. bu sadece idari personel için geçerli değil, akademisyenleri de ders saat ücretli çalıştırarak bir nevi taşeronlaştırmış oluyorlar.

    vatansever: böylece sigorta ve ders dönemi dışında maaş ödemiyorlar.

    - kararlar mütevelli heyetinde alınıyorsa, tadilat gibi “para kazanma usulleri”nden işveren dışındaki diğer heyet üyeleri de sorumlu mu sizce?

    vatansever: mütevelli heyeti toplantılarına girmediğim için bu konuda bir malumatım yok. sorumludur ya da değildir gibi bir yargıda bulunmak istemem.

    gezici yalçın: mütevelli heyet kararları şeffaf değil, çalışanlarca denetlenemiyor. bununla ilgili görüşmecilerimiz de herhangi bir anlatımda bulunmadı. o nedenle bizim kimin, hangi kararda, ne kadar sorumluluğu varı bilme şansımız yok.

    ===‘psikolojide 80 ile 130’a kadar öğrenci var,
    kişi başı 15-30 bin tl arası ücret ödüyorlar’===

    - bir makarna üreticisi, neden örneğin sosis üretmek yerine üniversite kurmayı tercih ediyor? bu ne kadar kârlı bir iş, fikriniz var mı?

    gezici yalçın: türkiye’de hayli fazla olan psikoloji bölümleri üzerinden örnek verirsek, bir öğrenci lisans ve yüksek lisans eğitimi için yıllık yaklaşık 15 binden 30 bine kadar okul ücreti ödüyor, sınıflarda da ortalama 80 ile 130'a kadar öğrenci oluyor. tüm bunları çarpıp topladığınızda acayip rakamlar çıkıyor fakat o bölümde çalışan ve yök’ün alt sınırı olan üç rakamını geçmeyen doktoralı akademisyenlerin maaşlarıyla kıyaslandığında arada korkunç bir sayı var. ve buna üniversite işletmecisi el koyuyor.

    vatansever: okulun tek maliyeti akademisyenin net maaşları değil, bunun sigortası, vergisi vs. var. artı okulun altyapısı, elektriği, suyu, yemeği de buna dahil. dolayısıyla kârların boyutu ilk bakışta sanıldığı ölçüde olmayabilir de. ama burada bir dengesizlik olduğu ortada. bu adaletsizliğin boyutlarını tartışmak etik olmaz ama işverenin, tercihini marx’ın analojisindeki gibi sosis fabrikası yerine okuldan yana kullanması, türkiye’nin sosyal tabakalaşma koşullarıyla da alakalı. türkiye’de insanlar üniversitenin onlara sınıf atlatacaklarını, statülerini yükselteceklerini zannediyor. bu yüzden de, niteliksiz dahi olsa, üniversiteye her zaman bir talep olacağı düşünülüyor.

    ===‘buralardan alınan herhangi bir diploma piyasada avantaj sağlamaz’===

    - siz bugün üniversite okumanın statü yükselttiği fikrine katılmıyor musunuz?

    vatansever: bence, mevcut üniversitelerin çoğu ne içerik bakımından insanların potansiyelini geliştirmeye ya da bilgi üretimini sağlamaya uygun, ne de buralardan alınan herhangi bir diploma, istihdam piyasasında avantaj sağlar. sınıf atlama aracı olarak da üniversite etkisini dünya genelinde çoktan yitirdi. baby boomer neslinden (2. dünya savaşı’ndan sonra, 1945-1964 yılları arasında doğanlar) itibaren üniversiteden mezun sayısı hızla arttı, buna yüksek öğrenimin demokratikleşmesi de diyebiliriz ama her türlü demokratikleşmede olduğu gibi bu da belli bir standartlaşma ve lümpenleşmeyi içeriyor. kaldı ki, vasıflı emeğin de bir meta olduğu ve piyasada bol miktarda bulunan bir metanın fiyatının düşeceği düşünülecek olursa, üniversite mezunu vasıflı işgücünün piyasa değerinin düşüklüğü de anlaşılır. bununla birlikte kimse “üniversite mezunu değil” ibaresiyle yaşamak istemiyor, herkes vasıflı ve beyaz yakalı işgücüne katılmak istiyor. lise öğreniminin bu kadar kalitesiz, buna bağlı olarak niteliksiz yetiştirilmiş öğrencinin bu kadar çok olduğu bir ülkede de, kolayca diploma alınacak kurumlar her zaman rağbet görür. sonuçta bu okullar taban puanıyla öğrenci alıyor.

    - somutlaştırır mısınız, kamu üniversitesine kabul için gereken en düşük puan ile aynı bölümün vakıf üniversitesindeki muadili için istenen en düşük puan kaç?

    gezici yalçın: psikoloji bölümünden örnek vereyim, boğaziçi yaklaşık ilk binden öğrenci alır, benim çalıştığım devlet üniversitesi ilk 20 binlik dilimden alıyor. sözde vakıf üniversitesilerine de 100 bin ile 400 binlik dilim arasından öğrenci geliyor. bu rakamlar belki biraz daha farklı olabilir. vakıf üniversiteleri ayrıca yüzde 10 kadar öğrencisine yarı, çeyrek veya tam burs vererek ilk 20 bine giren öğrencileri almak yoluyla profilini yükseltmeye çalışıyor, bu da sınıf içi dengeyi ciddi şekilde bozuyor.

    ===‘analitik düşünmekte zorlanan, anadilinde cümle kuramayan
    bir öğrenci profili var’===

    - kitapta vakıf üniversitelerindeki öğrenciler için kullanılan “ortaokul seviyesinde” tabirini siz de paylaşıyor musunuz?

    vatansever: ben de ara ara bu ifadeyi kullanıyorum, görüşmecilerimiz defalarca bu hissi dile getirdiler. derslerin çok içeriksizleştiği, öğrencilerin genel niteliksizliği ve ilgisizliği dolayısıyla kendilerini çok yavaşlattığı, dersin seviyesini düşürdükleri ve teorik hiçbir tartışmanın yapılamadığı dillendiriliyor.

    gezici yalçın: normal koşullarda devlet üniversitelerinde okuyamayacak öğrenciler, vakıf üniversitelerine geliyor. üniversite giriş sınavı da dahil çoktan seçmeli sınav şekline alışmış oluyorlar. analitik düşünme konusunda zorlanıyorlar.

    vatansever: anadilinde cümle kuramayan…

    gezici yalçın: klasik sınav sorusu sormanın zor olduğu bir öğrenci profili var.

    ===‘hocam 1. dünya savaşı mı
    önce olmuştu, ikincisi mi?’===

    - öğrencileri kendi seviyesine yakınlaştırması beklenen akademisyen, neden “beni yavaşlatıyor” diyerek öğrenciyi kendine bir engel olarak görüyor?

    vatansever: burada bir sürü faktör var. siz istediğiniz kadar dersi beklentilerinize göre kurgulayın, karşınızdaki, siz dünya tarih yazımında yeni ekolleri anlatmak isterken “hocam 1. dünya savaşı mı önce olmuştu, 2. dünya savaşı mı” diye bir soru soruyorsa onu kendi seviyenize çekmeniz çok mümkün değil. bunun için özel ve yoğun bir usta çırak ilişkisi kurmanız gerekir ki, bu da mümkün değil çünkü hoca sayısı minimum, öğrenci sayısı maksimumda. geçen sene bir sınıfımda 110, diğerinde 60 küsur kişi vardı.

    ===öğrenciden hocaya: sen kimsin ki varoş!===

    - öğrencilerin sizlere tavrı nasıl?

    vatansever: öğrencilerin hocaya “senin maaşını ben ödüyorum, sen kimsin ki varoş!”, “dışarıda görüşürüz” gibi tehditlerde bulunduğunu duyduk. ben şahsen böyle bir şey yaşamadım, ama benim öğrencilik dönemimde bir hocayla iletişime giremeyeceğim şekilde benimle iletişime girdiklerini gördüm. son derece iddialı bir şekilde söylenen “benim notum niye böyle ki, ben daha yüksek bekliyordum” sözlerinde, sınavı sizden daha iyi değerlendirebileceklerine dair örtük, şişmiş benliğin izlerini görüyoruz. her şeyi kendine hak gören bir tavır var. hocası olarak, onun peşini bir yuva öğrencisi gibi kovalaman gerektiği ve bunu yapmadığında iyi hoca olmadığın gibi imalarla karşılaşıyorsunuz.

    gezici yalçın: ben birçok öğrenciyi sadece sınavlarda ve kayıt zamanlarında görüyordum. derslere devam pek önemsedikleri bir konu değildi. bir de sizinle ilişkilenirken mesafesini korumayı bilmeyenler var. arkadaşından bir şey ister gibi sizden not isteyebiliyor bazıları.

    vatansever: bu çocuksu bir şımarıklıktan da kaynaklanıyor. türkiye’de insanların ısrarla yetişkin olmama gibi bir diretmesi söz konusu. bunu da körükleyen bir aile yapısı var. üniversiteye gelmiş, kanunen rüştünü ispat etmiş öğrencinin hâlâ velisinden söz edilebiliyor mesela.

    ===“arayıp ‘çocuğun notları
    nasıl’ diyen veliler var”===

    - üniversitede veli-öğretmen ilişkisi diye bir şey var mı?

    vatansever: özellikle ilk bir iki yıl “çocuğun notları nasıl” diye telefonlar almışlığım var. “öğrencinin notlarıyla ilgili dışarıya bilgi veremem” desem de, öğrencilerin bir kısmı da hâlâ çocuk muamelesi görmekten memnun. çünkü bu, sorumluluklardan sıyrılmalarını da sağlıyor; mesela, sınav tarihlerinin veya o dönemin ders programının yüklenip yüklenmediğini takip etmiyor, çat kapı gelip “hocam bilmem neyi yüklediniz mi?”, “sınav haftaya mıydı” diye sorular sorabiliyorlar. senin öğrenci olarak yapacağın tek şey kendi işini takip etmek, ama yapmayınca da sonuçlarını üstlenmek yerine bana ağlıyorsun.

    - çizdiğiniz profile göre, vakıf üniversitelerinden mezun olacaklar “yitik kitleler.” sizi böyle düşünmeye sevk eden yönetimin akademisyenlere verdiği ağır çalışma koşulları mı yoksa size göre bu sonuçtan başka bir çıkış yok mu?

    vatansever: kesinlikle yitik kitlelerden bahsetmiyoruz. söylemek istediğim, üniversiteden önceki eğitim sisteminin yetersizliği ve çocukları eleştirel düşünmeye ve kendi sorumluluğunu üstlenmeye alıştırmadığı. bütün bir eğitim sisteminin 18-19 yaşına kadar, eleştirel ve otonom olmayacak şekilde yetiştirdiği insana üniversiteye geldikten sonra bu yetiyi kazandırmak çok zor oluyor.

    ===‘akademisyenler öğrencilerin büyük kısmını gözden çıkarmak zorunda kalıyorlar’===

    - üniversite bunun için de yok mu?

    vatansever: mevcut üniversite sistemi maalesef o çabayı göstereceğiniz yapıda değil. öğrenciler yitik değil belki, ama siz büyük bir kısmını, ulaşamadığınız için gözden çıkarmak zorunda kalıyorsunuz. hoca dediğiniz de sonuç olarak ücretli bir emek türü ve metalaşmış ücretli emeğin maruz kaldığı bütün tükenmişlik arazlarına sahip. dolayısıyla hoca da günü kurtarmak adına kendi potansiyelinin küçük bir kısmını kullanarak ders verme eğilimine girebiliyor. illa ki bu terminolojiyle konuşacaksak, hocalar olarak biz de yitik durumdayız.

    gezici yalçın: şunu eklemek lazım, çoğunluğun içerisinde çok parlak öğrenciler de var. bu parlaklık, sizden bir şey alıp üzerine çok daha fazlasını koyma olarak da çıkabiliyor, çeşitli nedenlerle size belirli bir kapasiteyle gelmiş ancak çok emek sarf edip gelişerek de; ya da en azından çaba sarf edenler olabiliyor. ama bunların sayısı çok az.

    ===yök, teçhizatı olmayan tıp
    fakültesine izin mi verdi?===

    - siz bir vakıf üniversitesinin örneğin tıp fakültesinden mezun bir doktora ne kadar güvenirsiniz?

    vatansever: o tıp fakültelerindeki eğitiminin niteliğine dair şüphem var. görüşmecilerimizden birinin aktardığı bir anekdot var, kendisinin de kuruluşunda rol almış olduğu bir üniversitenin sahibinin tıp fakültesi açmak için yök görevlileriyle nasıl pazarlık ettiğini anlatıyor. yök görevlisi, üniversitenin sahibine “sen fakülteyi açacaksın da nerede yapacaksın bu eğitimi, tıp cihazlarının fotoğraflarını duvarlara koymakla olur mu” diyor. ama teçhizat olmadığı ve bina yapısının bu eğitime uygun olmadığı bilinirken iki yıl sonra fakültenin açılmasına yök’ten onay çıkıyor.

    gezici yalçın: psikoloji de laboratuvar, kütüphane gibi araştırmaya yönelik ciddi donanımlar gerektiren bir eğitimdir, ama bazı vakıf üniversitelerinde laboratuvarların ve yeterli kütüphanelerin olmadığını kolaylıkla tespit edebilirsiniz. toplumun ruh sağlığını emanet ettiğiniz psikologlar, son derece kalitesiz bir eğitimden geçtikten sonra alanda çalışmaya başlayabiliyor.

    ===‘tapu dairesinin olduğu binada,
    otoparkta kurulan kampüsler var!’===

    - yök, fakülte için belli bir mekânın varlığını şart koşmuyor mu?

    vatansever: yapıyor olmalı, ama görüşmecilerimizin aktardığı örneklerde tapu dairesinin olduğu binada, otoparkta kurulan “kampüsler” var. veya apartman katını geçmeyen, rafları bazen boş olan, bağışla doldurulmuş kütüphaneler oluyor.

    - bu üniversitelerin isimlerini zikretmeyecek misiniz?

    vatansever: hayır, çünkü bu meselenin kurumlar üzerinden tartışılması yanlış. “şu kurum böyle kötü, şu eh işte” ya da “nerelerde çalışılır, nerelerde çalışılmaz” gibi bir sektörel envanter çıkarmıyoruz, böyle algılanmasını da istemiyoruz. çünkü bu meselenin özünü kaçırmamıza neden oluyor.

    - kitap konusunda haklı olabilirsiniz ama söyleşi için şu aklınıza takılan bir soru mu: üniversite yönetimleri hukuk içi veya dışı eylemler listesini rahatça icra ederken isimlerini zikretmeyerek onları siz “koruyor” olmuyor musunuz?

    vatansever: görüşmecimin kimliğini gizli tutmak kitap dışında da geçerli. ayrıca bunun kriminal olarak ifşa edilmesi gereken bir konu olduğu görüşünüzde haklı olabilirsiniz, ama bunu ihbar edecek olan kişi ben değilim, bunu birinci elden yaşayanlar. ayrıca önemli olan tek tek kurum isimleri değil, sistemin bu tür kurumları barındıracak kadar toksik bir iklime dönüşmesi. şimdilik bazı yerlerin diğerlerinden daha iyi olması da bir teselli değil. bugün bunlar yaşanıyorsa, bu, sektörde hakim olacak modelin başlangıcıdır. dolayısıyla kurum isimleriyle bunu sansasyon haline getirmek istemiyoruz.

    ===‘vakıf üniversitelerinin yüzde 70’i kapatılmalı’===

    - 1) kurumların haklarında işlem yapılabilmesini sağlamak, 2) “bu olanlar dışarıya sızmaz” diye düşünebilen kurumların kendilerine çekidüzen vermeleri için örneğin, “hastane sistemi çürümüş” denilirken hangi hastanede, en azından hukuk dışı neler olduğunu isimlerle konuşmanın da sansasyon olduğunu düşünüyor musunuz?

    vatansever: yanlışların ortaya çıkmasını sansasyon olarak görmüyorum, ama bir kurumun ismini zikredersek, aslında sistemik olan problemin belli kurumlarla sınırlıymış gibi gösterileceğini, o kurumlardan cevap geleceğini, bu kez onlara cevap vermekle uğraşılacağını ve esas sorunun anlamsız bir polemikte kaybolacağını düşünüyorum. hangi hastanede hastalar taciz ediliyor, hangilerinde yanlış ameliyatlar yapılıyor kısmı önemli, ama ikisi birbirinden farklı düzlemler.

    gezici yalçın: türkiye’deki çoğu vakıf üniversitesinin eğitim kalitesi için gerekli kriterleri yerine getiremediği ve kapatılması gerektiği kanısına ben kendi adıma varıyorum.

    - vakıf üniversitelerinin yaklaşık kaçta kaçının kapatılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

    gezici yaşçın: yüzde 70’inin. a, b ya da c üniversitesinin listesi daha az kabarık olabilir ama genel olarak gidişatı kötü buluyorum. ayrıca bazılarının 'istisnalar var' söylemini, sistemi meşrulaştırmaya vesile olma ihtimalinden dolayı da tehlikeli buluyoruz.

    - istisna söyleminin tehlikeli olduğu fikri tartışılır. koca bir çuval açıp tüm vakıf üniversitelerini içine koymak ne kadar adaletli? üniversiteden şirketlerine para aktarmaktansa, üniversiteye diğer şirketlerinden para aktaran örnekleri de tespit etmek sizce önemsiz mi?

    vatansever: bunu tespit etmek örnek teşkil etmesi açısından önemli olabilir. ancak bu malumun ilamı olur. kaldı ki, ben araştırmacı gazeteci veya vakıf üniversitelerindeki usulsüzlükler üzerine belgesel yapan birisi değilim; sistemsel bir sorunu bilimsel yöntemlerle masaya yatıran bir akademik araştırmacıyım.

    - akademisyenler dünyasında bu “malumun ilamı” olabilir ancak dışarıdan bunu tespit etmek o kadar mümkün değil.

    vatansever: örneğin türkiye’de bir iki tane olan yüksek profilli vakıf üniversitelerinden biriyle, daha birkaç yıl önce açılmış ve adı sanı duyulmamış bir okulu aynı klasmanda zanneden insan var mıdır?

    - o yüksek profilli vakıf üniversitelerinde işlerin nasıl yürüdüğünü kaç kişi biliyor?

    vatansever: insanların eğitim kalitesini bilmek için işlerin nasıl yürümesi gerektiğini bilmeleri gerekmiyor. üniversitelerin giriş puanından dahi bu anlaşılıyor.

    - dolayısıyla “giriş puanı yüksekse, eğitim kalitesi yüksek, o zaman zaten içerideki işleyiş iyi demektir” gibi bir doğrultuda mı düşünmek gerekiyor?

    vatansever: bu algı bir önyargı ama çok yanlış da değil. bir sonuç olarak eğitim kalitesi yüksekse, ki yüksek öğrenim denilen metayı üreten emek gücü akademisyendir, demek ki orada üretim ilişkilerinde iyi işleyen bir formül bulmuşlar.

    - “taban puanı en yüksek ilk beş vakıf üniversitesinden mezun öğrenciler iyi bir eğitim alır” diyebiliyor musunuz?

    vatansever: isterseniz mesleki deformasyon deyin, ama ben herhangi bir konudaki argümanımı destekleyecek veriye sahip olmadan bu kadar kesin yargılarda bulunamam. bunun için mezunlar üzerine araştırma yapılması gerekir.

    ===‘performans değerlendirmesiyle
    ölçülen müşteri memnuniyeti’===

    - akademisyenler, öğrencilere de yaptırıldığını söylediğiniz performans değerlendirmeleri sonucunda işten çıkarılıyor mu?

    vatansever: ben şahsen böyle bir şey deneyimlemedim, ama bazı görüşmecilerimiz bunun etkili olduğunu söylediler. açıkçası ben öğrenciye böyle bir şansın verilmemesi gerektiğini düşünmüyorum. hoca-öğrenci ilişkisi tabii ki hocanın keyfine terk edilmemeli, ama üniversitenin bunu yapış amacı verilen eğitimin kalitesini ölçmek değil, müşteri memnuniyetini ölçmek; “öğrenci buraya para vermeye devam edecek mi?” sorusunun cevabını almak. öğrencilerin büyük bölümünün amacının da bir diploma almak olduğunu göz önüne alırsak, onu memnun eden hoca, dersi kolay geçmesini sağlayan, saçmalığa varacak şımarıklıklarına göz yuman, kendisini entelektüel anlamda zorlamayan bir hoca.

    gezici yalçın: bu değerlendirmeler öğrencinin duygu durumunu ölçmeye yarıyor, çünkü öğrenci değerlendirmeyi “seviyor musun, sevmiyor musun” olarak algılıyor, hocayı neye göre değerlendirmesi gerektiğini bilmiyor.

    - kötü bir eğitim süreci ardından aldığı diploması piyasada işe yaramayan mezun, tanıdıklarına “o üniversiteye gitmeyin, bir işe yaramıyor, eğitimi beş para etmez” deyince bu yönetimin arzuladığı müşteri akışını engellemez mi?

    vatansever: çoğu, diplomanın üzerine yazılı olduğu kâğıt kadar değerli olmadığını bu şekilde ifade edemiyor, çünkü bunun için emek ve piyasa arasındaki ilişkiyle ilgili net bir mefhumunuz olması gerekiyor. istediği gibi iş bulamayan insanların çoğu, ya olayı bireyselleştiriyor ve “hiç şansım yok, iki senedir iş bulamadım” diyor ya da genelliyor ve “ortalık berbat, kriz var, kimse iş bulamıyor” benzeri kıraathane argümanıyla yaklaşıyor. “eğitim kötü, o okula gitme” de demiyor, “gitme, kampüsünde starbucks bile yok” diyor.

    ===‘sözleşmeyi imzalayana kadar maaşımı,
    kaç saat ders vereceğimi bilmiyordum’===

    - iş başvurusu için masaya oturdunuz, karşınızda kim var, size nasıl davranıyor ve süreç nasıl ilerliyor?

    vatansever: kendi kişisel deneyimim de, çoğu görüşmecimizin aktardığı deneyimlere benzer bir şekilde sözleşmeyi imzalayana kadar ücretimi, kaç saat ders vereceğimi, sigortamın olup olmayacağını bilmeden ilerledi.

    - sormadınız mı?

    vatansever: soruyorsunuz, ama cevap alamıyorsunuz. en son, sözleşmeyi imzalamak üzere rektörün yanına çağrılıyorsunuz ve imzalayacağınız sırada rektör boş olan ücret yerine uygun gördüğü bir rakamı yazıyor, siz de imzalayıp çıkıyorsunuz.

    gezici yalçın: ben rektörden o boş bölümü doldurmasını istediğimde “ya hocam, güvenmiyor musunuz bize” dedi. “almanya’dan geliyorum, orada işler böyle olmuyor” diyerek yazmasını sağlamıştım. hem başka seçeneklerim olduğu için, hem bu üniversitenin çok ihtiyacı olduğunu bildiğim, hem de işe giren arkadaşlarım pazarlık yapmamı önerdikleri için ben pazarlık yapabildim. ama normalde işler böyle yürümüyor, daha önce hasbelkader bir yerlerde çalışmamışsanız çok daha deneyimsiz oluyorsunuz ve “size emeğimi satacağım ama şu koşullarda” diyemiyorsunuz. sözleşmelerde de genellikle çok boş bırakılmış bölümler oluyor, ücret, ders saati gibi.

    vatansever: çünkü, kitapta da sarkastik biçimde anlattığımız gibi, akademisyenliği biz para için değil, “manevi tatmin” için yapıyoruz. o zaman ben eve ekmek su almasam da olur, kitapları yerim. çalışma saatleri konusunda da, iş kanunu’nun izin verdiği haftalık 45 saat, alt sınırına çekme eğilimi içerisindeler, sweatshop’vari (kötü koşullarda ve işçiyi düşük ücretle çok çalıştırarak üretim yapılan merdiven altı imalathaneleri) çalışma koşullarına doğru gidiyor. siz sözleşmeyi 40 saat olarak imzalıyorsunuz, yenileme döneminde bir bakıyorsunuz 45 olmuş. size idari personelle tıpatıp aynı sözleşmeleri imzalatıp “size tabii ki böyle uygulamayacağız” diyerek sözlü teminata yönelenler de var.

    ===‘yüksek lisans öğrencilerine
    tüm dönem ders verdirtenler var’===

    - doktoradan mezun biri kaç farklı türde işe alınabiliyor?

    vatansever: öğretim görevlisi olarak başvuruluyor, kadro açığı yoksa ve sabit kadrolu öğretim görevlisi olamıyorsanız, outsourcing dediğimiz ders saat ücretli olarak başvurabiliyorsunuz. onda da kadro, sigorta veya unvan olmadan saat başına ücret alıyorsunuz.

    gezici yalçın: vakıf üniversitelerinde o kadar çok öğretim üyesi eksikliği var ki henüz doktora aşamasında olmayı bırakın yüksek lisans aşamasındaki öğrencilere ders verdirtilen bölümler var.

    - bu hoca olarak çalıştırılan öğrenci, dönem içinde birkaç dersi mi dolduruyor yoksa o dersi tüm dönem mi veriyor?

    vatansever: tüm dönemi…

    gezici yalçın: sonraki süreçte şanslıysanız ve kadro bulabiliyorsanız yardımcı doçent olarak başlıyorsunuz.

    vatansever: bu arada kadrolu olduğunuzda da mutlaka yardımcı doçent olarak alınmayabiliyorsunuz. öğretim görevlisi olarak istihdam edilirsen, bir unvanın olmadan da çalıştırılabiliyorsun.

    ===üniversitelerde haziran gerginliği===

    gezici yalçın: hiç yayınınız yoksa veya sizden çok ders vermenizi istiyorlarsa öğretim görevlisi yapıyorlar çünkü öğretim görevlilerin yök’ün de tanımladığı haliyle ders saati çok daha yüksek.

    vatansever: buradaki keyfiliğin altını çizmek istiyorum. bizzat gözlemlediğim bir örnek, çalıştığı bölümdeki insanlarla aynı niteliklere sahipken ve diğerleri yardımcı doçentken öğretim görevlisi olarak istihdam edilmişti.

    - sözleşmeler kaç senelik oluyor?

    vatansever: yıllık. sanıyorum iki yıl sonra otomatik olarak uzuyor. buna rağmen üniversiteler, her sözleşme zamanını akademisyenlere alacakaranlık kuşağı gibi yaşatıyorlar çünkü hiçbir zaman sözleşmeyi yeniden imzalatıp imzalatmayacaklarını, yeni koşulları veya toplu işten çıkarma olup olmayacağını bilmiyorsunuz. yenileme yaptıkları zaman dilimi de üniversite sahipleri için en kârlı, akademisyenler için en zararlı zaman. bir akademisyen haziranda işten çıkarıldığı vakit, şanslıysa sadece bir dönem, şansızsa en az bir yıl işsiz kalır. çünkü herhangi bir üniversitede eylülde işe başlamak istiyorsanız en geç nisan, mayıs gibi başvurularınızı yapmış olmanız gerekiyor. bahar döneminde de üniversitelerin işe alımı çok daha düşüktür.

    ===yardımcı doçent maaşına çalıştırılan profesör===

    - bir yardımcı doçentin devletteki maaşı ne kadar, pazarlık yapmadan vakıf üniversitesinden aldığı maaş ne kadar?

    vatansever: vakıf üniversitelerinde genel ortalama 3 bin 500 ile 5 bin arasında değişiyor.

    gezici yalçın: devlette de kademe ve kıdem farkı olabiliyor ama 3 bin 500 ile 4 bin arası alıyor.

    - doçent ve profesör maaşlarında durum ne?

    vatansever: profesörler konusunda net bir bilgimiz yok ama doçent olduğunuzda vakıf üniversitelerinde 500 tl gibi bir zam yapılır.

    gezici yalçın: devlette de 4 bin 500’e doğru çıkıyor. ancak vakıf üniversitelerinde bu her zaman uyulan bir ücret aralığı değil. bir görüşmecimiz vakıf üniversitesinde profesör olduğu halde yardımcı doçent maaşıyla çalıştırılan bir hoca olduğunu da anlattı.

    - maaşlar bu kadar yakınsa bir akademisyen neden vakıf üniversitesini seçer?

    vatansever: her zaman tercih şansınız olmayabiliyor. akademisyenlik “buradan çok sıkıldım, bir yerlere başvurayım” diyebileceğiniz bir meslek değil. artı, başvurabileceğiniz üniversite, bölüm sayısı belli, yaşamak istediğiniz şehirler belli, dolayısıyla yelpaze sınırlı ve bu yelpaze içindeki birinci tercihinizin kadro ihtiyacı olmayabiliyor. şimdiye kadar da devlet üniversiteleriyle vakıf üniversiteleri arasındaki maaş farkı çok daha fazlaydı.

    gezici yalçın: bir de bireysel bir karar gibi görünen şey aslında ne kadar bireysel bir karardır? bir vakıf üniversitesinde çalışma kararını ancak belirli yapısal faktörlerle belirlenmiş bir bağlamda alabiliyorsunuz. bütünüyle sizin isteğinizle ve tercihlerinizle değil, iş imkânları gibi işgücü piyasasındaki şartlarla da belirlenen kararlar bunlar.

    ===tanıtım karavanıyla sokağa çıkan, öğrencilerin ödemesi için pos cihazı kullanan hocalar!===

    - üniversiteye kaçta gelip, kaçta çıkıyorsunuz?

    vatansever: sabah 9.00 giriş, 17.30 çıkış.

    - bunun ne kadarı ders vererek geçiyor?

    vatansever. üst sınır haftalık 15 saat, ancak değişebiliyor, bazen daha az, bazen biraz daha fazla olabiliyor.

    - ders vermenin artı yükü ne?

    vatansever: dersi, notlarını, sınavlarını hazırlamak, sınavları kontrol etmek, teslim etmek, yoklamaları sisteme girmek, öğrencinin e-maille veya ofise gelerek sorduğu sorulara cevap vermek gibi birtakım ek işleri var.

    - bunlar 9.00-17.30 arasının ortalama ne kadarını alıyor?

    vatansever: ders programınıza göre günden güne değişiyor. bölüm başkanları ders kayıtları gibi işlerle de uğraştıkları için daha farklı bir mesai harcıyor.

    gezici yalçın: bölüm sekreteri olmadığı için sekreterlik işleri, bunun yanında çok az sayıda araştırma görevlisi olduğu veya bazen hiç olmadığı için birtakım başka işler de size kalıyor.

    - kitabınızda öğrencilerin ödemelerini almak için pos cihazı kullanmak gibi alakasız bir mesaiden de söz ediyorsunuz.

    vatansever: araştırma görevlileri buna daha fazla maruz kalıyorlar. ama tanıtımlara gitmek yardımcı doçentler, doçentler için de geçerli, halbuki akademisyenin işi üniversiteyi tanıtmak veya üniversiteye öğrenci kazandırmak değildir.

    - üniversite sınavının sonuçları belli olduktan sonra, “sosyoloji”nin ne demek olduğunu bilmeyen öğrenciye o bölümü anlatmaktan mı bahsediyorsunuz yoksa karavanla sokağa çıkarak öğrenci avlamaktan mı?

    vatansever: bir bölümün içeriğini anlatmak tabii ki hocanın görevi, bunu ondan başkası da yapamaz. ama okulu “aman da çok güzel, şöyle havuzu var” diyerek tanıtmak akademisyenin işi olamaz, sonuçta ben reklamcı değilim. artı, akademisyenin bu derece kurumla özdeşleşmesi yanlış çünkü akademisyen, yeri geldiğinde anti-kurum olabilecek eleştirel mesafeyi her zaman korumalı.

    gezici yalçın: karavanlarda dolaştırılmak vahşice bir örnek, ama şu da küçük düşürücü değil mi? sizi tüm gün masalara oturtuyorlar ve okulun propagandasını yapmanız bekleniyor. araştırma görevlisi olan görüşmecilerimizin bazıları okulla ilgisi olmayan tanıtımlara gönderildiklerini de anlatmışlardı.

    - “bize şu kadar öğrenci getir” diyen veya bunu kontrol eden yöneticiler de var mı?

    vatansever: bir görüşmecimiz, okulun maliye'ye olan borçlarından dolayı tübitak projesinden destek alamadığı için yönetimle yaşadığı sürtüşme esnasında yönetimin kendisine “bu projeyi yapacaksın da ne olacak, sen bize 11 öğrenci getirsen daha çok para gelir” dediğini aktardı. ama illa sayı söylenmesi gerekmiyor, tanıtıma akademisyenleri çıkartarak yapılan zaten bu.

    gezici yalçın: siz masada sabahtan akşama otururken rektör de masaların arasından size göz atıyorsa bir şeyleri kontrol ediyordur herhalde. ayrıca yeterince öğrenci yok diye bölümlerinin kapatılması tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları için çaba sarf etmek zorunda hisseden akademisyenler de var.

    ===‘yaşadığımız kabzımallaşma'===

    - yapacağınız işler bittiğinde ve kart basmak için henüz vakit gelmediğinde ne yapıyorsunuz?

    vatansever: oturup bir şeyler okuyorsunuz, yazmaya başladığınız bir şey varsa ona devam ediyorsunuz, ama o sıralarda ilham ve enerji yoksa ki dönem içinde böyle olur, t24’ü okuyoruz.

    - 5.30’da basmanız gereken kartı, 4.30’da bastınız diyelim, ne olur?

    gezici yalçın: bizim deneyimimizde, kaçta geldiğiniz veya kartı basıp basmadığınız kontrol ediliyor mu bilgisine bile sahip değilsiniz, ama bunun baskısını hissediyorsunuz.

    vatansever: akademisyenler oto-disiplinleri son derece yüksek insanlarken, dıştan bir yaptırım uygulamanız yalnızca akademisyenliğe içkin olan arzu ve rıza unsurunu ortadan kaldırıyor. neoliberal işletmenin özelliğiyse çalışana çalıştırıldığını değil, kendi isteğiyle çalıştığı yanılsamasını sunmasıdır. ancak bugünkü sözde vakıf üniversitelerinde bu dahi mevcut değil. neoliberal işletmeleri savunduğumuz kesinlikle düşünülmesin, ama biz halihazırda aşırı çalışmaya meyilliyken üniversiteler bu arzuyu öldürüyor. dolayısıyla burada yaşadığımız şey ticarileşme değil, bir görüşmecimizin de söylediği gibi, kabzımallaşma.

    gezici yalçın: kart bastığınız andan itibaren “ben bir akademisyenim” hissi ortadan kalkıyor ve “işe geç gelirsem mesaimden kesilir” duygusu geliyor. akademiye özgü olduğu söylenen özerklik algınız yerini sürekli kontrol edilen bir işçi olduğunuz gerçeğine bırakıyor. halbuki sizin beyniniz kartınızı basınca çalışmıyor! evinizde çalıştığınız ya da alanda araştırma yaptığınız zamanların mesai karşılığı ise zaten yok.

    ===‘yardımcı doçent olarak emekli olanlar var’===

    - araştırmalarınızı 24 saatinizin hangi kısmında yapıyorsunuz?

    vatansever: koşullara bağlı. bekârsam ve tek başıma yaşıyorsam sabahın beşine kadar çalışabilirim. evli ve çocuğu olan bir insanınsa eve gittiğinde başka mesaileri oluyor.

    gezici yalçın: ayrıca, burada çelişkili bir durum var. sizin bilimsel araştırma yapmanız aslında yönetimin umurunda değil, araştırma sizin kişisel bir uğraşınız gibi görülüyor. diğer yandan performans değerlendirmesinde sizden yayın yapmanız bekleniyor.

    vatansever: ama lafta isteniyor. okulda kimsenin yayın yaptı diye avantaj sağladığını görmedim. araştırma yapmanızı umursamamaktan öte, araştırma yapmanızı tercih etmediklerini düşünüyorum. çünkü okulun bir maliyet olarak gördüğü hocanın en düşük ücret aldığı unvan, yardımcı doçentlik. ona böylece hem daha fazla ders verdiriyorsun, hem ücreti daha düşük, hem de pazarlık gücü düşük.

    - bir yardımcı doçentin, doçent olması için ne yapması gerekiyor?

    vatansever: yayın. ama bu koşullarda bilimsel üretim yapmanı engelleyen bir örüntü var.

    - dolayısıyla yıllarca yardımcı doçent pozisyonunda mı kalınıyor?

    vatansever: 50 yaşına gelip hâlâ yardımcı doçent olan, yardımcı doçent olarak emekli olan insanlar var. ve bu o kadar gergin bir pozisyon ki, sürekli “hayatta geç mi kaldım” sorusuyla baş ediyorsunuz.

    ===‘böyle giderse geriye
    entelektüel çöplük kalacak’===

    - bugün akademisyenlerin entelektüel seviyesine dair sizin yorumunuz ne?

    vatansever: bu şekilde devam ederse, akademi, sözünü ettiğimiz koşullara mümkün olduğu kadar karşı çıkmayacak durum ve çaresizlikte olan akademisyenleri barındıracak. bir görüşmecimiz çok güzel bir şekilde kategorize etmişti: ya çok genç ve güvencesiz yardımcı doçentler, ya başka bir yerde istihdam olanağı olmayan geçkin yardımcı doçentler ya devlet üniversitelerinde kariyer yaptıktan sonra emekliliğinde güzelce para kazanmak istediği için vakıf üniversitelerine gelen birkaç profesör ve her dönem mevsimlik işçi gibi işe alınıp çıkartılan asistanlardan müteşekkil bir entelektüel çöplük kalacak geriye. biz ya buna dur diyeceğiz ya da bu çöplük içinde debeleneceğiz.

    - çöp 10, en iyi konum 1 doğrusunda, bugünkü seviye sizce nerede?

    vatansever: 7.

    gezici yalçın: 8.

    ===‘bok çukurundan boncuk da çıkar’===

    - bu koşullarda yeni dönemin behice boran, yavuz sabuncu, mina urgan'ları olmayacak mı?

    vatansever: biz varız. (gülüyor) bu koşullar tetikleme işlevi de görebiliyor. üretim ilişkilerine eleştirel bakışımız, evet vardı, ama bu etine değince farklı yaklaşmaya başlıyorsun. vicdan yelpazesinde nerede durduğuna göre tepkiler değişiyor, bir kesim de günü kurtarmaya çalışıyor. ama süreğen bir şekilde her şey kötüye gitmez, tabii ki bok çukurundan boncuk da çıkar. ama niçin bu riski alıp bok çukurunda boncuk aramaya devam edelim ki? onun yerine tertemiz bir takı atölyesinde boncuk dizebileceğimiz bir sistemi niye kurmayalım?

    - akademisyenlerin bu sistemin işleyişini mümkün kılarken aynı zamanda sistemi değiştirebileceklerini ummak ne kadar gerçekçi?

    vatansever: ikisi yan yana gelince zihnimde cinnete benzer bir durum yaşanıyor ve sonra oturup böyle araştırmalar yapıyorsunuz işte.

    - idealizmle, “bu işi manevi tatmin için yapıyorum” derken ömür boyu yardımcı doçent kalmak veya bu dönemin kemal karpat'larının çıkmadığını görmek nasıl yan yana geliyor?

    vatansever: kendi adıma cevap vereyim, 2000’lerin başında lisans eğitimimi, 2007-2009 arasında da doktoramı bitirdim. doktoramı prekarizasyonun (güvencesizleşme) mevcut olduğu bir dönemde yaptım, ama üretim ilişkileri içine girmediğim için henüz bunun ben de farkında değildim. bunu yaparken de kemal karpat'ların bugün türkiye’de olup olmadığını hiç sorgulamadım, çünkü dünya çapındaki sosyolojik literatürü takip ediyordum ve o insanlara öykünüyordum. ama şunun farkındaydım, diskuru belirleyenler ivy league (abd’nin önde gelen sekiz vakıf üniversitesinin oluşturduğu birlik) kökenli bir sosyolog aristokrasisi olacaktı. bir david harvey, bir immanuel wallerstein olmayacağımı biliyordum, ama bununla birlikte, aktarılmaya değer bilgi birikime sahip bir hoca olacağımı ya da herhangi bir alanda türkiye’deki akademiye hakim ataleti yırtabileceğimi düşünüyordum.

    - bugün bu düşünceleriniz geçerli mi?

    vatansever: sadece kendi adıma değil, başka insanların da bunu yapabileceğini düşünüyorum. ama neden olmayabileceğinin önündeki engelleri de tartışıyoruz.

    - sistemin adaletsizliklerinden öte, en azından devlet üniversitelerinde vakti olup da araştırma yapmamak sizce akademisyenlerin hanesine yazılacak bir eksi de yaratıyor mu?

    vatansever: tabii ki, ama orada da devlet üniversitelerinin koşullarına bakmak gerekir. orada nasıl bir yapılanma vardı ki, böyle akademisyenleri barındırdı ve atıl ve işe yaramaz bir üniversite sisteminin hayata geçmesini sağladı?

    ===‘her devirde yönetici pozisyonu
    bulan profesörler var’===

    - bugüne dair çıkardığınız vakıf üniversitesi haritasına, profesörlerin bakışı direngen mi, çekingen mi sizce?

    gezici yalçın: işinden atılan profesör de var, her türlü gidişattan sorumlu tutulabilecek profesör de.

    vatansever: tutarlı bir tavırdan bahsedemeyiz.

    gezici yaçın: istisnalar dışında yöneticiler genellikle profesör oluyorlar, bunların içinde bir kısım da kurucu oluyor. bir üniversitede bir bölümü kuruyor. sonra da falanca yerden başka yere yine yönetici olarak geçtiğini görüyorsunuz.

    vatansever: bu kişiler her devirde kendisine muhakkak bir yönetici pozisyonu, bir kapı buluyor.

    - sizce akademinin mehmet barlas'ları mı var?

    vatansever: mehmet barlas benzetmesi ne derece doğru bilemiyorum, ama akademide böyle bir talleyrand tiplemesi de var diyelim.

    - sizce “yıldız hocalar” kümesi var mı, onlar saydığınız koşullara ne kadar muhatap oluyor?

    vatansever: her daim kayırılan bir yıldız hoca kadrosu var mı, varsa onun pozisyonu ne kadar güvenli bilemiyorum. nispeten daha yüksek profilli bir vakıf üniversitesinde çalışan bir görüşmecimiz, yayın beklentisini yerine getiremediği gerekçesiyle, çok ünlü ve “yıldız” hoca kategorisine sokulabilecek insanların işten çıkarıldığından bahsedildi. ayrıca gene başka bir görüşmecimiz, kendi alanında son derece başarılı olan bir profesördü ve bunun piyasada ona bir artı sunduğunu kendi söyleminden duymadım.

    - “vakıfta yayın beklentisi yok” demiştiniz, profesör katında başka bir uygulama mı var?

    vatansever: hayır, üniversiteden üniversiteye değişiyor. prestij kapsamındaki vakıf üniversitelerinde yayın beklentisi var.

    gezici yalçın: üniversitelerin kadrolarına katmak isteyeceği, kadrosuna kattığında imajının olumlu etkileneceğini düşündüğü küçük bir grup yıldız hocalar olduğunu düşünüyorum.

    vatansever: peki bu yıldızlık onlara bir güvence sağlıyor mu?

    gezici yalçın: sağlıyor. pazarlık gücü biraz daha fazla oluyor, hem ücretini, hem çalışma saatlerini kendi istediği gibi belirleme şansı olabiliyor. ama yeri geliyor işsiz de kalabiliyor.

    - geri kalan akademisyen kitlesinin yaşadıklarını ne kadar dert ediyorlar?

    vatansever: vicdani ve siyasi duruşlarına bağlı, bunu onlarla görüşmek gerekir.

    ===yöneticiden hocaya:
    şu kitabı 1 ay oku, o dersi verirsin===

    - daha revaçta olanla olmayan bölümlerden akademisyenler arasında nasıl bir ilişki var?

    vatansever: ana bilim dallarıyla mühendislikler, psikoloji ve iletişim gibi daha ziyade piyasaya iş gücü yetiştiren bölümler arasında bir fark var. bu bölümlerden bazı akademisyenlerin, siz haksızlıklarla mücadele etmeye çalışırken, sözleşmelerde kendi lehlerine olacak pazarlıklar yapıp “çok güzel deal’lar (anlaşma) yaptık” diyerek rektörün yanından çıktıklarını gördüğünüz zaman, insani düzeydeki ilişkileriniz epey yaralanmış oluyor.

    - revaçta olmayan bölümlerin hocaları diğerlerinin derslerini veriyor mu?

    vatansever: kitabın başlığında olduğu gibi, ne ders olsa veririz. çünkü hoca sayısı minimumda tutuluyor. şöyle düşünün, psikoloji bölümünde 3 hoca var ve o bölümün sosyal psikoloji, klinik psikoloji, sinir bilimi alanı başkadır. tabii ki de tüm bu dallar için ayrı hoca istihdam edemezsiniz, ama genel ilgi alanları itibarıyla en azından hem sayıca, hem nitelik olarak dengeli bir dağılım gözetebilirsiniz. yapmazsanız, siyaset sosyolojisi uzmanına aile sosyolojisi verdirtirsiniz, daha da kötüsü kalkıp toplumsal hareketler çalışan bir sosyologdan avrupa birliği’nin kurumları ve hukuki yapısı üzerine ders vermesini talep edersiniz.

    - kitabınızdan daha uçuk bir örnek; felsefe bölümünde görevli bir akademisyenden mühendislik bölümünün programını hazırlamasını talep etmek.

    vatansever: bu görüşmecimizden mühendislik bölümünün bologna (avrupa yükseköğretim alanı içerisinde yer alan ülkelerdeki eğitimin yeniden yapılmasını ve standartlarının yükseltilmesini hedefleyen program) içeriklerini hazırlaması bekleniyor. bu arada bologna içeriklerinin hazırlanması da gene akademisyene yüklenmiş bir prosedürel iş.

    - yönetimin alan dışı ders taleplerine “içeriğini bilmiyorum” dediğinizde karşılaşacağınız muhtemel tepkiler ne?

    vatansever: görüşmecimiz, “ne münasebet” diyor ama üzerinize yıkılmaya çalışmaya devam ediliyor. ne kadar direnebileceğinizle alakalı bir durum var. bunun sonucunda bir sürü tartışma ve işten çıkarılmayı göze alabilmeniz gerekiyor.

    - alanınız olmayan bir dersi anlatmak için ne kadar süre, nasıl bir hazırlık yapmanız gerekiyor?

    vatansever: ne şekilde anlatmak istediğinize bağlı. eğer hakkını vererek konunun uzmanıymış gibi anlatmak isterseniz yıllarınızı alır ki kimsenin böyle bir lüksü yok. değilse dönem başlayana kadar birkaç hafta içinde hazırlanıp, daha önceki hocanın nasıl bir ders programı hazırladığına, kullandığı kaynaklara bakıp wikipedia seviyesinde ders verebiliyorsunuz.

    gezici yalçın: “ben bu dersi alamam, uzmanlık alanım dışında” dediğinizde şöyle bir söylemle karşılaşabilirsiniz “ne var canım, al kitabı oku!”

    vatansever: “şu kitabı bir ay oku, verirsin” denilen bir görüşmecimiz de olmuştu.

    ===‘yöneticiler, iktidarsızlaşma ile üniversite sahiplerinin tetikçisi olma doğrusunda’===

    - akademisyenler arasındaki ilişkiler anlatılırken bir görüşmeci “mafyalaşma” tabiri kullanıyor. burada kast edilen ne?

    vatansever: kast edilen, yapının kendi temelindeki usulsüzlüklerin, çalışan insanları da usulsüz davranmaya ittiği ve karşılıklı güven ilişkisini zedelediği, kim kime gücünü yettirebilirse onunla uğraştığı ve kendisine küçücük de olsa, birkaç görüşmecinin metaforuyla, “derebeylikler” kurmaya çalıştığı, neredeyse kriminalize olan bir yapı.

    - feodal bir yapıdan mı bahsediyoruz?

    vatansever: feodalden parçalı bir iktidar anlıyorsak, evet.

    - bu durumda dekan ve rektör nereye denk geliyor?

    vatansever: ara kademe yöneticilerin işlevi, görüşmecilerimizden edindiğimiz bilgilere göre, ya tamamen işlevsizlik ya da mütevelli heyetinin uygun gördüğü işleve doğru hizalanma. hiç kimse de çıkıp bir ara kademe yönetici için “yumruğunu masaya vurdu ve sonuna kadar bizim çıkarlarımızı savundu”, “bizi temsil ediyor” demedi.

    - bu hizalanma ne kadar aşırıya gidebiliyor?

    vatansever: bir görüşmecimiz, rektörün, bizzat okul ücretlerinin yükseltilmesini protesto etmek için toplanan öğrencileri kamera kayıtlarından tespit ettirdiğini, evlerine haber yolladığını, “bu şekilde devam ederseniz, soruşturma açılır” gibi tehditlerde bulunduğunu aktardı. burada hizalanmanın had safhada olduğunu görüyoruz. başka görüşmeciler “ben kâğıt üstünde dekanım”, “kâğıt üstünde rektörüm, yapabileceğim bir şey yok” diyen bir ara kademe yönetici profili çiziyor. tamamen iktidarsızlaşma ile üniversite sahiplerinin tetikçisi olma arasında gidip geliyor yöneticiler.

    gezici yalçın: bir görüşmecimizin çok güzel, metaforik bir anlatımı vardı, kendisini içi yavaş yavaş kaynayan su dolu bir tencereye atılan bir kurbağaya benzetiyordu. çeşitli baskılara maruz kalmış görüşmeci, “üst yönetimdekiler hiç vidan azabı çekmiyorlar mı” diye sormuştu. bu kişiler kendi vicdanları nereye kadar müsaade ediyorsa oraya kadar gidiyorlar.

    ===yüksek lisansa usulsüz öğrenci
    aldırtma, sınavda tahrifat===

    - vakıf üniversitelerinde yapılan ve araştırmanızda rastladığınız diğer usulsüzlükleri de sayabilir misiniz?

    vatansever: şu başlıklar altında toplayabiliriz. 1-akademisyen istihdamında yapılan usulsüzlükler, 2-öğrenci alımında yapılan usulsüzlükler, 3-öğrenimin içeriğine dair usulsüzlükler. 4-kriminal usulsüzlükler var.

    - “kriminal usulsüzlükler” derken?

    vatansever: puanı yetmediği halde yüksek lisansa öğrenci aldırtmak, sınav üzerinde tahrifat yaptırmak veyahut bölümün öngördüğü kriterlere uymadığı halde birtakım tanıdıklarını oraya akademisyen olarak işe aldırtmaya çalışmak. ve yönetimde tanık olduğumuz usulsüzlüklere sessiz kalmak.

    - “yüksek lisansa öğrenci aldırtmak” nasıl oluyor?

    vatansever: bir görüşmecimizin anlattığına göre, yönetimin yüksek lisansa alınmaları için bölüme öğrenci listesi verip, bölüm bu öğrencilerin kabul kriterlerine uymadıkları gerekçesiyle alımı kabul etmeyince, yönetimin o öğrencileri asil listeye eklemesiyle.

    - ikinci sırada saydığınız “öğrenci alımındaki usulsüzlükler” bundan ayrı mı?

    vatansever: büyük ölçüde bununla alakalı.

    - sınavda tahrifat nasıl oluyor?

    vatansever: bir görüşmecimiz, öğrencilere verdiği notların değiştirildiğini ve normalde kalacak öğrencilerin geçirildiğini gördüğünü anlattı.

    - “öğrenimin içeriğine dair usulsüzlükler” nedir?

    vatansever: öğrenimin içeriğine dikkat etmeme gibi, yüksek öğrenimin kalite kriterlerini gözetmeme.

    ===yök başkanı’ndan usulsüzlüklere
    karşı ‘mahkemeye gidin’ tavsiyesi!===

    - tüm bunlar olurken yök her yıl denetimini yapmaya devam ediyor mu?

    vatansever: evet.

    - rapor da edilmiş bu son vakada hiçbir geri dönüş olmuyor mu?

    vatansever: görüşmecimizin aktardığına göre hayır. o dönem yök başkanı olan gökhan çetinsaya’ya bir toplantıda kendisi bizzat gidip “çalıştığım üniversitede böyle böyle şeyler oluyor, ben raporlar da yazıyorum, karşılık alamıyorum” diyor ve çetinsaya, kendisinin yök başkanı olarak bu konuda hiçbir yaptırımı olamazmış gibi “mahkemeye başvurun” diyor. yök başkanı böyle bir işlevsizliği kabul ediyorsa eğer, bunu kurum adına kabul ediyor demektir.

    - yök başkanı’nın kriminal olaylara gerek kalmadan bile eğitim kalitesizliği nedeniyle bölümü kapatma yetkisi var, siz bu yetkinin kullanıldığı bir vaka biliyor musunuz?

    vatansever: ben böyle bir şey duymadım.

    gezici yalçın: hiç rastlamadım. yök’ün denetleme birimi var ama denetimlerine dair herhangi bir açıklama yapmıyorlar. denetçilerin nisan veya mayısta üniversitelere gelip yazdığı raporlar gönderildikten sonra ne oluyor bilmiyoruz. ama eski çalıştığım yerde “yök denetçileri geldi, herkes işyerinde olsun” dediler, gelip bizimle de konuşacaklarını sandım ama rektörlüğün yanındaki odada muhasebe hesaplarına bakmışlar.

    ===yönetim nedeniyle can güvenliğinden
    endişe eden rektör===

    - sizce yök’ün bu ciddi şikâyetlere dönmemesinin ardındaki sebep ne?

    vatansever: bunu ayrıca araştırmak gerekir. bu konuda sezgilerle konuşmak eksik ve yanlış olur.

    - yök’ün geri dönüş yaptığı herhangi bir vaka biliyor musunuz?

    vatansever: görüşmecilerimizden sadece bir tanesi gördüğü usulsüzlüklere dair yök’le irtibata geçtiğini söyledi. o da geri dönüş alamamış.

    - bu görüşmeci “rektörün yönetimini tavrı nedeniyle can güvenliğinden endişelendiği”nden de bahsediyor. bu da çetinsaya’ya aktarılan bir bilgi mi?

    vatansever: muhtemelen. üniversitede maaşların ödenmediğini, sınavlar üzerinde tahrifat yapıldığını, yetkisi olmayan biri tarafından işten çıkarıldığını yök’e düzenli olarak bildiriyor.

    - rektörün hayatından endişelenebileceği bir ortam üniversitede nasıl yaratılıyor?

    vatansever: yüksek öğrenimin kendisini bir maliyet olarak gören zihniyetin kurduğu üniversitelerde bu zihniyetin dejenere olduğu noktaları da görebiliyoruz. buna karşı çıkmaya çalışan insanlarla yönetim arasında farklı düzeylerde çatışmalar yaşanabiliyor. başka bir görüşmecimiz mesela maaşının yatırıldıktan sonra bankadan geri çekildiğini, rektörün kendisini “seni hiçbir yerde çalıştırmam” diyerek tehdit ettiğini anlattı.

    - can güveliğinin olmaması bambaşka bir aşama değil mi?

    vatansever: dediğim gibi, dejenerasyon konusunda seviyeler değişiyor.

    - şunu mu savunuyorsunuz: “bugün bu koşullarda yaşıyoruz ama iki adım ötesinde vücut bütünlüğümüze zarar gelebilir!”

    vatansever: olabilir, böyle bir ihtimal var diyoruz görüşmecimizin anlattıkları doğrultusunda. eğer bir işletmede böyle bir şey yaşanıyor ve durdurulmuyorsa, bu, o sektördeki diğer işletmelerde de karşılaşılabilecek bir örnek haline gelebilir.

    - bu örnekte rektör yök karşılık vermeyince, polise başvurdu mu?

    vatansever: orada bahsedilen rektör, yönetimle dahi zıtlaşmadan, istifaya zorlanmasını sineye çekmesini kolaylaştıran yüklü bir tazminat alarak helalleşip oradan ayrılıyor. bu çirkinlikle savaşmakla uğraşmıyor.

    - siz bu kitabı yazarak neleri göze almış oldunuz?

    vatansever: bunu göreceğiz. meral bir kamu üniversitesinde olduğu için nispeten daha güvende. ben sivriliği başka olaylarda da ortaya çıkmış biri olarak bu çalışmanın çok sempatik bulunmayacağını düşünüyorum. ama beni kesinlikle işten atarlar gibi bir iddiada da bulunamam.

    - varsayalım ki atıldınız, sizin tabirinizle bir “muhbir” olarak vakıf üniversitelerinde iş bulma şansınız ne kadar yüksek?

    vatansever: gideceğim yerin genel düşünce yapısıyla alakalı olacağını düşünüyorum. özellikle gireceğim bölümün eleştirel bir tutumu varsa çok anti bir tavır alınmayabilir.

    kaynak:
    http://t24.com.tr/haber/yasadigimiz-kabzimallik-diplomalari-kagittan-degersiz-vakif-universitelerinin-yuzde-70i-kapatilmali,285718
  2. vakıf üniversitelerinin akademik personele bakış açısını yansıtan ve yaşanan sorunları açık bir dille anlatan kitaptır. bir çok vakıf üniversitelerinin para karşılığı diploma basan matbaalar olduğunu açık yüreklilikle belirtmişlerdir. konuyla ilgili kendi tecrübelerimden bir kaç şeye değinecek olursam;

    vakti zamamında üniversite ilanlarını takip ederken istanbuldaki vakıf üniversitelerinin birisi akademik kadro ilanı açmış, başvurduk sınavına gittik, açıklamışlar kazanmışız. sevindim tabi o zaman bilmiyorum bu işler nasıl dönüyor. bir kaç gün sonra bir telefon geldi insan kaynaklarından, hocam * dediler sizinle sözleşme yapmak istiyoruz ne zaman gelebilirsiniz, ben de dedim şartlar nedir ne kadar maaş olacak filan. hocam dedi 1500 tl vereceğiz. ben de dedim siz 1500 tl'ye istanbulda geçinebiliyor musunuz? evet hocam çok güzel yaşıyoruz dediler. ben de o zaman devam edin yaşamaya ben çalışamam bu maaşa dedim *. sonra bölüm başkanı aradı hocam ne kadar istersiniz dedi. ben 2500 tl dedim, ve başladık pazarlığa. 3 gün sonunda 2000 tl'ye anlaştık. sonra araya yaz girdi eylül gibi başlarım dedim. bunlar eylülde aradı hocam dediler biz sizi ar. gör. değil öğr. gör. yapacağız hem daha fazla maaş alacaksınız, ben dedim uyar bana ama bunun şartları var ben sağlamıyorum henüz, 5 yıl tecrübe olması lazım. yok hocam biz halledeceğiz onları dediler. benim için özel ilana çıktılar filan. tabi sonunda halledemediler ama düşünce tarzları böyle. ben o zaman yeni mezun yüksek lisans öğrencisi olarak öğr. gör. olacağım ki ders verebileyim.

    sonra başka bir özel üniversite yine istanbulda, yine başvurdum, yine kazandım. haber bekliyorum. aradılar hocam dediler siz kimlik fotokopisi ve ikametgah gönderin işe girişinizi yapalım. kolaylığa bak. dedim ben ne zaman başlayacağım şartlar neler. hocam dediler sizin gelmenize gerek yok. biz herşeyi hallediyoruz, siz hesap numarası verin her ay size 900 tl yatıracağız hesabınıza. sitemizde ve yökün sisteminde çalışıyor görünün yeter.

    sonra bambaşka bir özel üniversitede işe başladım, başlamaz olaydım. hayatımın en stresli günleriydi. öğrenciler apayrı bir alem. sınıf çorba, % 50 burslusu var, % 75 burslusu var, tam burslu var ve hiç burs almayan var. birisi sınavdan 10 alıyor diğer 90. öğrencinin şımarıklığı ayrı bir olay, sınavda yanyana oturmuşlar, yana geç diyorsun, neden ben geçiyorum o geçsin diyor. her sınav sonrası odaya geliyor sırayla hepsi "hocam ben bu kadar düşük beklemiyordum kağıdımı görebilir miyim" diye. bu her sınavda da yapılmaz ki, 90 alan da geliyor 10 alanda. sen devlet üniversitesinde hocaya gidip "daha yüksek bekliyordum kağıdımı görebilir miyim" dersen alacağın cevap "notunu beğenmiyorsan git mahkemeye ver" olur. tabi bunun da doğru bir davranış olduğunu savunmuyoruz ama aradaki uçuruma bakın. sonra ailesi arıyor "oğlumun bu dersi geçmesi lazım yardımcı olamaz mısınız" diye. ilkokul mu burası. oldu olacak bir de veli toplantısı yapalım.

    üniversite yönetimi en başta sözleşme yapıyor, ne koparabilirsem kârdır mantığında, sonra ekstra bir şey talep ettiğiniz zaman bir araştırma için veya konferans için, alacağınız cevap "sözleşmenizde yok olmaz" oluyor. giriş çıkışlardaki barkod sistemiyle karşılaşmadım ben ama yapan üniversiteler olduğunu arkadaşlarımdan bizzat duydum. herşey maliyet odaklı, en az girdiyle en çok çıktıyı nasıl alabiliriz. en az hoca en fazla ders saati. hocaların çoğu kağıt üzerinde çalışıyor, aslında yoklar*. orada bulunan 3-5 gariban hoca da * başka bir şehirde yaşamak istemediğinden mecburiyet dolayısıyla orada. üniversitede taşeronların tam bir hakimiyeti var, her bir şeyi onlar yapıyor. taşımasından, yemeğine, temizliğine, kantinine. artık mafyalaşmışlar nerdeyse. bu taşeronlar da genelde üniversitenin sahibi kimse onun şirketleri. sahibi diyorum çünkü vakıf olmakla uzaktan yakından alakası yok. adam ne derse o oluyor. ki bu vakfı kuran adamların hocalara "size okul çok bana da hoca çok" dediklerini de biliyoruz zaten.

    senden ne kadar kolay vazgeçebiliyorsa o kadar çok mobbing'e maruz kalıyorsun, canından bezdiriyorlar seni. yaz aylarında maaş vermemek için tüm asistanları işten çıkarıp eylülde yeni asistan alanlar var düşünün. arş. gör. çalıştırmalarının sebebi de yök şartı, yoksa onlara da maaş vermek istemiyorlar. zaman zaman kağıt üstündeki hocalara dersi yazıp ar. gör.'leri derse soktukları da oluyor. tabi bunlar olurken devlet üniversitelerinde de herşey güllük gülistanlık değil. o ayrı bir başlığın konusu. aslında bunların hepsi koca bir sistemin parçası. yani her sistemin girdisi, çıktısı vardır ve arada bir süreç yer alır. ülkeyi de bir sistem olarak düşünürsek üniversiteler de kendi içerisinde bir alt sistemdir ve üniversitelerin çıktısı olan eğitimli insan ve bilgi de ülkenin/toplumun girdisidir. ve yine bir döngü içerisinde bu toplumun yetiştirdiği insanlar da üniversitelerin girdilerinden biridir. bir sistem bozulduğu zaman onun alt sistemlerinin de düzgün işlemesi beklenemez. bu sebepten dolayı ülkede her yerde yolsuzluk, cahillik, kolaya kaçma almış başını gitmişken vakıf üniversitelerinin de bundan payını almaması beklenemez. `yöksis`'de ilanını görüp de gidip çalışayım diyorsanız bir daha düşünün derim.

    son not olarak bütün hepsini aynı kategoriye sokmak da yanlış olur tabi. aralarında parmakla gösterilebilecek nitelikte nadide kurumlar da bulunmaktadır *.