• youreads puanı (6.67)
  1. şiirin videoda okunmayan kısmı. devamını okumak isteyenlere..

    ıı.

    ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
    nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki
    dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
    dedi ki: siz niye yoksunuz acaba
    bilmem ki – doğrusu bilmiyorum – niye yokmuşum ben
    sahi ben niye yokmuşum – öyle ya – elbette sordum ona
    dedim ki – ne desem beğenirsiniz – iri bir top çekiyor gibi bilardo masasından
    dedim ki, falan filan..
    örneğin ölüversem şu daralmış yüreği kullanaraktan
    ölüversem şuracıkta
    bakınca herkes orama burama
    derler mi bir ağızdan: bu ölen de kim
    hey tanrım! ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına.

    yani kim yaşamış kendi adına
    vardır ya, hani hep görürsünüz, berber dükkânlarında
    tam önünde kapının, beyazla kırmızı bir şey döner
    döner de döner öyle; hani bir simge, bir şey
    hani ne başlar ne biter
    hani ne vardır ne yoktur
    tanrısal bir harekettir din adamlarınca
    bana sorarsanız büsbütün hareketsizlik
    çıldırtır insanı, zorlanmaya görsün insan bakmaya
    hem sonra şaşarım buna, niye olmalı insansak bu akıntıda
    herkes gibi bir şey niye olmalı
    bakınca işte şurdan şuraya
    masalar, masada yazı makinaları
    derim ki, niye olmalı
    bu yenilgin elleri, düzensiz, ak kâğıtları
    sürüngen parmakları
    çağrısız yüzleriyle önce ve ıssız
    hayata bir şey demeyen bu garip adamları
    bu cami önlerini, bu mühür kazıcılarını
    mühürlere yazılmış loş, kuytu, serin
    yıllarca unutulmayan o kadın adlarını
    ve duvar diplerini, kararmış, dik yakaları
    bilmem ki niye
    yani masalar işte, masada yazı makinaları
    istemem, niye olmalı
    evleri, evlerde kalmaların umutsuz şarkıları
    devingen çocukları, kırılgan bardakları, kirli – mor balkonları
    bakımsız avluları
    avlular.. ve uzun ve esmer domino oyuncuları
    sonra gene upuzun kahveye çıkmaları
    öyle hep çıkmaları, güneşli, düz sokaklardan
    bitmeyen bir zamandan devşirmek yaşlılığı
    kadınsa – nasıl artık – seğirtken bir ürperişle
    yeniden bir erkekle.. ama hiç ummadığı
    öyle ya ummadığı, çünkü korkmakla bundan
    nemli bir vücut gibi düşürüp yalnızlığı
    ki sevinsin diyerek çardaklı kahvelerde
    yaş masalar üstünde onların anlamadığı
    derim ki, niye olmalı
    niye olmalı bilmem
    şöyle bir yol kenarında yerini sektirmeden
    ölümsüz bir şey gibi sevimsiz dilenci suratları
    ve akşamüstlerini, kıvrılan dudakları
    değişmez bakışları
    bir hüzün gibi değil, doğrusu değil
    hüzünden daha fazla, ölümsüz duyguları
    derim ki, niye olmalı
    şu oynak bacakları, yıkanmış köpekleriyle yan yana
    kadife ayakları
    bir sarı yol üzerinde neşesiz kadınlarla
    hep aynı çizgiyi peyleyen o yorgun çocukları
    herkes gibi bir şey niye olmalı
    varken kendini bulmak, bulmalı
    hem nasıl bulmalı ki, çılgınca uzaklaşan
    sizlere gelmek için, geçerek bir ot kokusundan
    atlayıp bir çiti birden, okşayıp bir kediyi
    ah nasıl istediğim, sizlere gelmeli belki
    sizlere, sizlere gelmeli bitirmiş gibi bir şiiri
    öyle ki, kalmadan artık yapacak bir şey kalmadan
    üstelik – bilmiyorum ya – biliyormuş gibi en azından
    ben sizin hangi ülkenizde olduğumu o zaman
    o zaman şimdi ne zaman, iyi bilerek
    gelirim de sizlere, alınınca odaya
    şöyle bir köşeye oturuncaya
    kadarki o sıkıntıyı geçerek
    başlarım konuşmaya

    derim ki, öksürmüyorum, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
    tıraş olmuştum ayrıca
    bu gömlek yepyenidir, bakmayın ucuzdur, kötüdür, dayanılmaz kokusuna
    ya sonra kaç kere şaştım o tuhaf çarşılarda
    aynalar, danteller, cins baharatlar satılan orada
    bilseniz kaç kere duydum bir kızın neyi duyduğunu
    bahçesiz bahçelerde, ağaçsız ağaç altlarında günlerce uyunduğunu
    ya nasıl istedim ki, “çok iyi”, “ah ne güzel” dediklerini
    kırlarda, ot yiyen bir tavşanda süresiz olmak gibi
    ve nasıl yitirdim ben kendimi

    durmadım, geldim işte, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
    tıraş olmuştum ayrıca
    gömlekten söz açınca aklıma geldi
    ben omuzlarımı sevmem, o geldi birden aklıma
    bir sürü kemiktir onlar, salt kemik, takır da takır boyuna
    sevmiyorum ayaklarımı da
    yok koyacak bir yer, bulamıyorum, gözlerim var iyi ki
    çünkü ben mutsuz kişi, durmadan onları kullanıyorum
    gözleri, göz bildiğim her şeyi
    yazık ki bir fırtınayla her zaman kirleniyorlar
    bir şehrin içinden geçen nehirler gibi
    sürüyüp götürüyorlar olanca pislikleri
    kaskatı bir intiharı, yok yerden bir cinayeti
    bir sevişmeyi.. o benim yapayalnız gözlerime fırlatıyorlar
    hıh!. işte bunlar da kendi gözleri
    kızarmış aklarıyla kendi gözleri
    her gün bir o kadar görmeyle kayboluyorlar
    ve dalgın bir bakışta yansıtıp yüreklerini
    kayboluyorlar bir bir
    öyle ki – ben diyelim – yeniden bulmak için onları
    yeniden bulmak için
    çırpınıp duruyorum dört duvarında kendimin.

    o zaman gelsin omuzlarım, gelsin ellerim
    ayaklarım da
    öyle bir üst kat manzarasıyla, bir vurgu gibi
    takır da takır, takır da takır boyuna
    yürüyüp gidiyorum onlarla
    parklara gidiyorum üst üste niyetler çekmeye
    ihtiyar kumruların ağzından
    kocaman kamyonlara düzenle sıralanan
    kutulardan birini
    çekiyor gibi en altından
    alışıyorum buna da, bu fırtınaya da
    bir ellik, bir avuçluk, bir anlık bu avuntuya
    çünkü bu hep böyle oluyor her zaman.

    derken bir “hey!” çıkıyor çok kısık bir sesle ağzımdan
    hey, sana söylüyorum, park bekçisi, serseri!
    bir parça şarabım var altından
    yaş desen kırkı bulmuş, ölümümden bir parça
    yani bak kısa yoldan bir toplam
    nasıl da çizgilendim, büsbütün aklaştı saçlarım
    ve yorgun bir duman gibi savrulup çay ocaklarından
    düzlere vursam düzlerden
    dağlara vursam dağlardan
    önce bir kendime doğru: kimsesiz, ince, sokulgan
    sonra hep her şeye doğru, o denli hızlanaraktan
    ve cansız, ve soluk kilise resimleri gibi
    acılı, bungun, geçerim dalgınlığınızdan
    öyleyse de bana, nasıl anlamam
    tükenmiş sevgilerce mektuplarda bulunan
    o “her şey” kelimesi gibi
    anlamı bitmek olan
    nasıl anlamam ben kendimi
    işte hey park bekçisi serseri
    bir parça şarabım var altından
    çeksem diyorum kafayı, sen bari açma çeneni
    açma ya, istiyorum, azıcık anlayıver beni
    bilsen ki o enayi, hani cam tacirinin karısı
    – hani ben memurdum yanlarında –
    gelecektir birazdan. öff!. şimdiden ne sıkıntı ha
    giyinmiş, sürünmüş, takınmıştır şirretliğini
    geçecektir karşıma, bir beni süzecektir, bir elimdeki şişeyi
    ama ne denir sanki, bilmez mi işte o da
    her şeyi nasıl teptim, bilmez mi
    oysa kaç kere yüz verdi, üstüme saldı gözlerini
    baktı ki iş yok bende, üstelik aldırmıyorum
    bir akşam yemeğinde, dostlarıyla beraber
    eliyle dürterekten yanındaki erkeği
    beni göstererekten: ha ha ha, hi hi hi..
    gerçi sarhoştu biraz, bana ne onun sarhoşluğundan
    sonra bilmem ki nasıl, öyle canlıydı ki elleri
    durmadım, çıktım sokağa, sokaksa ne güzeldi
    o cansız, o soluk kilise resimleri gibi
    bir tanrı duruyordu, az ötelerde
    mutluydum, niye mi? çünkü be yaratmıştım o tanrıyı, o şeyi
    ah yaşasam diyorum, o günü bir daha yaşasam
    ve hüzün... isterik bir kadın gibi üstüne çekse beni

    ııı.

    ben sanki unuttum da yaşamakta olan her şeyi
    acıyı, sevinci, aşkı, o her zamanki her şeyi
    derim ki vakit olmayacak, olmayacak pek şimdi
    hanlarda, ve pirinç karyolalarda, ve deliksiz uykularda gibi
    tadarken bir ekmeği hep, kurarken bir cep saatini
    tam öyle gibi, çok alıngan birinin doyumsuz yalnızlığında
    o karanlık sözlerin daha bir kesinleştiği
    gibi
    vakit pek olmayacak şimdi

    bir bir gezindim de ben bütün mezarlıkları
    zakkumları gördüm ve erguvanları
    ölüler gördüm ölüler, bir avuç kemikle o sonsuz
    onlar ki ne yaparlar, hiç bilmem – ben sevmem omuzlarımı
    ayaklarımı da
    takır da takır, takır da takır omuzlarımı
    ayaklarımı
    ayaklarımı, omuzlarımı
    içimde yürürler doldurup uykularımı
    dışımda yürürler, ki benden değiller gibi kaskatı
    ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını
    yaşarken olmadığını, sonra hiç olmadığını
    ve nasıl isterim ki, açınca bağrımı birden
    der gibi, diyerekten: ey lazar çık dışarı!
    çık dışarı, çık dışarı!
    oysa ne mezarlar konuşur, ne lazar çıkar dışarı
    ne de bir ses olur ağzımda: kaygılı, titrek
    göstermek için sizlere yaşıyor diye insanı
    ne sanki bir böcek gibi olduğum yerde kurumak
    süpürün kabuklarımı!
    ne öyle balıklar gibi vurmak kıyıya
    döndürmek için sulara bir balık boyu yaşamı
    ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını
    yaşarken olmadığını, belki hiç olmadığını
    ya sonra nasıl işte, kuşkuyla soraraktan
    insan, insan, insan! ben miyim, başkaları mı
    ben miyim başkaları mı – yani bin köşeli, bin kıyılı
    bir kavrayışla
    istesek bir şey değil
    istesek daha fazla
    takır da takır, takır da takır omuzlarıyla
    ayaklarıyla
    nedir mi insan? – ya nedir sahi, biraz anlatsanıza!.
    hadi anlatsanıza!
    - elbette anlatırız, niye anlatmayalım
    - insan mı dedik, ne dedik? haa, tamam, bize kalırsa..
    - evet size kalırsa
    - hiç canım, biraz oyalansanıza

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

    hiçbir şey! işte çok beyaz yataklarda çok beyaz öğlen uykuları
    bir suçun olmazlığı, bir elin çalmazlığı kapınızda
    bir deniz – ta dibinden – süresiz duyduğunuz
    kutsal ama din değil, bir tutku kafanızda

    dersiniz: bir konser sonu, geçmekte yaz ikindilerinden
    bir pencere sapsarı; ya sizden, ya müziğin renginden
    dersiniz hiç çekinmeden
    dersiniz: niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı
    örneğin bir balkonu, oradan
    balkona ekleyerekten bir dağ başını
    sonra balkonla dağı
    ansızın bitiştiren
    öyle bir kuş sürüsü tek kuşa benzeyerekten
    bir aşağı bir yukarı
    niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı

    niye kullanmayayım öylesi bir ustalıkla
    bularaktan bir yüzü, okşayaraktan saçları
    derim ki tam sırası, yakaraktan bir cıgara
    üfleyip tutaraktan bir sürü akçıl dumanı
    ve nasıl bir fiyakayla elleri cebe sokmalı
    bilirim, böylece vakit olmalı

    bilirim, böylece vakit olmalı
    bir caddeyi kullanmalı az çok, bir göğü, bir kadeh siyah şarabı
    denedim, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı
    yerler var, boyunca sokaklar, geçince çok duvarları
    o duvarlar ki hep öyle: akasya, erzurum, askerlik fotoğrafları
    ya kâğıtlar – ne de çok – çok gözlü bir deniz hayvanı kâğıtlar..
    nerde bir alaska var, nerde bir alaska yok, işte onları
    nerde bir afrika’yı
    afrika.. ve akılda tutulan yerleşik insan kokuları
    diyorum kullanmalı
    o durmuş saatleri, baş başa evrensiz kalmaları
    şehvetli çarşıları; çarşılar.. yağ, balık, gül yazıları
    kocaman evleri sanki, bir kocaman anahtarları
    bulanık bir göz gibi – tam öyle gibi – çok kaygan odaları
    odalarda yan yana, erinçli, hür yatmaları
    diyorum kullanmalı
    “nereye? – bilmem ki..” işte o adamları
    eskimiş kanları az çok, bir filmin koptuğu yeri, resimsi bakışları
    peygamber soylarını, o uysal ateşleri, hurma şaraplarını
    ve kutsal kitapları
    öyle ya, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı
    bu ölümsüz kalmaları
    yani bir sonsuza varmayı boyuna – biz ikimiz seninle
    ama sen kimsin işte? bunu hiç sormamalı
    bunu hiç sormamalı; bitmesin, sürsün diye
    böylece, azıcık vakit olmalı

    ıv.

    korkunç, biz buna sonbahar diyoruz, oysa bir böceğin vızıltısı
    bir yaşlı çocuktan azalan sesi dünyanın – bir böceğin vızıltısı
    pis lokantalarda çekilmez akşamüstleri – bir böceğin vızıltısı
    bilmem. kimi duymak istiyorum ben? sizi mi? – bir böceğin vızıltısı
    ah şimdi o taş evin sıcağında – sanki bir anmak istediğim öyle uzak ki, nasıl
    nasıl bir hüznün başkaldırışı – bile değil – bir böceğin vızıltısı
    herkes ne çabuk göçüyor. azıcık korkuyorum. dün biri gitti
    olanlar oluyor işte – ne yaparsın – bir böceğin vızıltısı
    akşamları uykum kaçıyor. kaçsın – yaşlı teyzem diyor ki
    diyor ki – vallahi anlamıyorum – bir böceğin vızıltısı
    bir de hep unutuyorum – anlamadığımı – özürler diliyorum durmadan
    ohoo!. teyzem mi? uyumuş oluyor çoktan – şu kantolar ülkesinde canım
    eski bir üsküdar’da, bir gül kokusu ağırlığında dolaşıyor belki
    hay allah! nereden çıktı şimdi? bu saatte kim olabilir ki
    yani ben kimseyi tanımıyorum ki – kendimi bile – ah şu böceğin vızıltısı
    bir gün kırmızı gözlü birinin gülbahar oynayışında beraberdik
    her neyse, amcamın namuslu günleri
    neden bana kız resimli çakısını vermedi acaba, bir türlü öğrenemedim
    istemem düşünmeyi bile – yahu ben demin sokaktaydım, şimdi nerdeyim, meyhanede miyim
    konyak mı içiyorum? niye mi sevmiyorum mısır ehramlarını, osmanlı tarihini
    bu hangi şarkıcı – sıkıyor beni – kolyenizi sevdim nermin hanım!
    bu kaçak tütünü niye mi içiyorum? bilmem ki.. hani bir sorguya çekseler beni
    çeksinler, ne suçum var sanki, suçsuzum ben vallahi billahi
    azıcık dalmışımdır – ha şunu anlasaydınız – bütün suç dalgınlığımda
    polis mi? tutsak mıyım? ne adamsınız siz! götürün bari ilgisizliğimi
    bu konyak niye çok pahalı, ben bu orospuyla yattım diye mi, ayıp
    çok ayıp! hem birazdan gene yatacağız, öyle değil mi sevgilim
    siz şu hesabı getirin hele, ben böyle kalçalar görmedim ne zamandan beri
    gülmeyin canım! şu hayvan suratlı adam bize bakıyor da ondan, kızıyorum
    bu turunç likörünü kim içiyor sabah sabah? demeyin, sahi ben gene mi yalnızlıyorum
    gene mi, ah niye ağlayamıyorum bu güneşli istanbul vakti
    hani ben böyle istiyorum da, bırakın böyle olsun, öyle mi.

    olsun. herkes ne güzel kıyılarda ne güzel ayaklarına bakıyor
    bir gökyüzü dinleniyor içimizde, bir huysuz at, bir soru, derken bastırıyor o böceğin vızıltısı
    gittikçe bastırıyor, iyi bastırıyor şimdi, örneğin ben o vızıltısıyla uyanıyorum sabahları
    ne gelirse yapıyorum elimden – duymamak için – sanki bir
    dilim ekmeği bir yıl kadar uzatıyorum
    sanki bir istasyona vuruyorum ilkin, şöyle bir ilk çağa vurur gibi. iyi mi?
    ya da bir tren geçiyor da az ötemden, ben o trenin doğu yolcuları
    bir süre değişik, bir süre anlamamış, giderek tam eskisi gibi kendime bakıyorum
    dedim ya, ne gelirse yapıyorum elimden – unutmak için – ah şu böceğin vızıltısı
    bastırıyor durmadan. bense yalnızlığa daha bir yalnızlık koyuyorum, hepsi bu
    yani bir böcekte yaşıyorum – dersem inanın – onu deviniyorum hep, bilmem ki..
    bilmem ki.. üstelik sevmiyorum da, neyi sevmiyorum, yalnızlığı, öyle mi
    kim bilir belki de, bütün gün sesleniyorum çünkü – nereden
    örneğin bir sonbahar sözcüğünden, bir dilbilgisi yanlışından,
    bir satır başından belki. belki de...
    bir doğu kentinden, bir ölü gömme töreninden, sesli bir
    manastırdan az çok, bin adet bir ak güvercinden
    kendimden, yanlış ve eksik olan bir yerden; bir nymphe
    masalından sanki: korkuyla sinen, şehvetle yiten, ses
    olan doygunsuzluğuma, benimle eşitlenen
    her şeyden, ama her şeyden; değil bir eşkıya çatışmasından
    yalnız, kuru bir dereden, dural bir kargadan, ölümün yepyeni bir sözlüğünden
    yepyeni bir sözlüğünden. ölümün. o yılgın silahlardan. yani
    bir şiir parçasından belki. bir sokak kargaşasından
    cinsel bir çekişmeden
    arta kalan bir yerden: bitkisel gözlerinden, katılmış
    içlerinden, o kansız evrelerinden, sürekli hüzünlerinden
    bilmem ki neden. işte bir çocuk durgunluğu gibi. ama tam
    öyle gibi. önce bir sorguya takılı: uyumlu, ürkek,
    bitimsiz derinleşen
    ve içsel bir bulantıdan. ve çirkin bir gülüşten. ve güçsüz bir
    atılımla belirsiz bir av hayvanının döllerinden
    gelince birden gelen; nedensiz bir üşüntüden, kıyısız bir
    denizden, ışıksız bir lambadan, az konuşkan, iletken
    onların dillerinden, onların kuşkusundan, onların her
    şeyinden, dışardan hiç bilinmeyen
    sinsi pis çentiklerden. sanki bir tortu gibi. arınmaz kirler
    gibi, gelişen artan, kendini biriktiren
    nedense biriktiren. sonra hep dışa vuran. birden. öyle bir
    pas lekesi. gibi. kararsız sözlerinden, dengesiz
    aşklarından, tanrısız ellerinden
    yenilgin. ve karşıt bir yörüngeden: dualarda eriyen, kuytularda direnen, içkilerde küçülen
    atılgan bir duruşla o sonrasız, edilgen
    böyle hep seslenirim ben. duyan kim? ama ben seslenirim – nereden
    nereden? – baktıkça üreyen, saydıkça çoğalan, vardıkça yetişilmeyen
    seslenirim kendimden: öyle soy, öyle güzel, öyle çekici
    vardır ya, sirenler gibi işte: “size ben öğreteceğim dünyanın gizlerini!”
    gel gör ki anlatamam, vardıramam sözlerimi. bildiniz, hep o böceğin vızıltısı
    durmadan bastırıyor. kötü bastırıyor şimdi. örneğin ben o
    vızıltıyla bakıyorum yanıma yöreme
    bakınca bir baş dönmesi – o kadar hızlı ki her şey – bir
    kalın testere bir gökyüzünü kesiyor tam ortasından
    bir katılık bir katılığa yapışıyor. bir çark dönüyor iç mavileriyle. şu, bu..
    bir çocuk ip atlıyor. biri bir tel çekiyor karşıya. bir mağaza
    vitrini gürültüyle duruyor anlatılamaz
    ha babam yazıyor biri. bir haham tevrat’ı dört dönüyor – yahu bu sokaklar da kim
    yapmayın, meyhanedeyim ben, çok kadehten bir kadehim yok benim
    o kadar hızlıyım ki başım dönüyor – bari şu vızıltı olmasa
    iyi ya, belki de yalnız değilim – değilim de – durmuşum bir yalnızlıkta
    durmuşum, bunu anlıyorum, duyurmak istiyorum üstelik
    istiyorum – duyurmak – düşmeden bir kayıtsızlığa

    yani ben böyle istiyorum, bırakın böyle olsun
    diyorum – pek uzaktan – sevgilim, boş geçirmeyelim mi geceyi
    ben o senin omuzlarını düşündüm, bundandır, şimdi gözlerim beyaz
    benim gözlerim beyaz – hem nasıl – bilmiyorum, ya seninkisi
    ne dersin, hayır mı, boş geçirmeyelim mi geceyi
    kapasak mı pencereyi acaba
    geçiyor – anneniz mi – eskimiş yün kazaklarla
    babanız – daha erken – gelmeyen babanızla
    gelecek! – annenizdir – çoğalan gözleriyle kapıda
    gelmiyor – babanızdır – bulunmuş eşyalar arasında
    ağlıyor – annenizdir – yok canım, biraz oyalansanıza!
    gibi oyalansanıza
    girerekten mutfağa, soraraktan o kalaylı taslara
    çünkü o baş dönmesi ya orda, ya yukarda tavan arasında
    güveler, hep güveler, bir delik, bir delik daha
    biraz oyalansanıza!

    bir oyun başka olamaz oyundan gibi
    bir söz başka olamaz bir sözden gibi
    bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
    tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
    ne gelir elimizden insan olmaktan başka
    ne gelir elimizden insan olmaktan başka.

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.