1. 1898 tarihli rilke notları. şöyledirler;

    01.
    tümüyle başındayız, görüyorsun. her şeyden önce olduğu gibi. arkamızda bir bir düş ve eylemsizlik.

    02.
    insanı mutlu kılabilecek tek bir şey düşünebiliyorum: yeni başlayan biri olmak. yüzyıllar uzunluğundaki tirenin ardından ilk sözcüğü yazan biri.

    03.
    insanları gerçek ilkeler gibi hâlâ altın yaldız bir zemin üzerine resmettiğimizi görünce, şunlar geliyor aklıma: belirsiz bir nesne önünde dikiliyor insanlar. bazen altın yaldızdan bir arka plan, bazen de bir grilik önünde. işık içinde bazen, çokluk da arkalarında dipsiz bir karanlık.

    04.
    bu da anlaşılmayacak bir şey değil. insanları tanımak için soyutlamak gerekiyordu onları. ne var ki, uzun bir deneyimin ardından tek tek gözlemler arasında ilişki kurmak, olgunluk kazanmış bakışlarla insanların geniş kapsamlı tavırlarını izlemek uygun olacaktır.

    05.
    trecento döneminde altın yaldız zemin üzerine yapılmış bir resmi, erken dönem italyan ustalarının resme geçirilen kişilerin adeta bir santa conversione (kutsal sohbet toplantısı) için umbria bölgesinin aydınlık havasında, ışıl ışıl bir kır önünde bir araya geldiği çok sayıdaki komposizyonlarından biriyle karşılaştırın. altın yaldız zemin üzerindeki kişilerden her birini soyutlarken, erken dönem italyan ustalarının resimlerinde kır, bu resimlerdeki kişilerin gülümseme ve sevgilerinin kaynaklandığı ortak bir ruh gibi ışıldayıp durur.

    06.
    ayrıca, yaşamın kendisini düşünelim. insanların pek çok şişkin tavırlar sergileyip inanılmayacak derecede büyük laflar ettiğini anımsayalım. yalnızca bir an için marco basaiti’nin o güzelim ermişleri gibi bir dinginlik ve zenginlik içinde boy gösterebilselerdi, onların arkasında da hepsini kucaklayan doğayı bulurduk ister istemez.

    07.
    ve öyle anlar vardır ki, insan görkemli görünüşünden sıyrılıp çıkarak sessiz ve belirgin dikilir karşında. bunlar senin için asla unutulmayacak seyrek şölenlerdir. söz konusu insanı seversin artık. bir başka deyişle, tanıyacak olduğun kişiliğinin siluetini narin ellerinle çizmek için çaba harcarsın.

    08.
    sanatın da yaptığı aynı şeydir. ne de olsa kapsamı daha geniş, daha az alçakgönüllü bir sevgidir sanat. tanrı’nın sevgisidir. tek kişiye bağlanıp kalamaz; tek kişi yaşamın kapısıdır sadece ve sevgi bu kapıdan geçmek zorundadır. yorulmak yasaktır kendisine. misyonunu yerine getirebilmek için, herkesin tek kişiye dönüştüğü yerde etkinliğini açığa vurması gerekir. bu tek kişiyi ödüllendirmeye görsün, uçsuz bucaksız bir zenginliğe boğulur herkes.

    09.
    sanatın böyle bir şeyden ne kadar uzak olduğunu sahnede görebiliriz. yaşama, ideal dinginliği içinde tek bireye değil, devinime ve insanların birbirleriyle düşüp kalkmasına nasıl bir gözle baktığını sahnede açığa vurur ya da vurmak ister sanat. insanları trecento döneminin resimleri gibi yan yana koyar, arka planın griliği ya da altın yaldızı üzerinden birbirleriyle dostluk, kurmalarını, onların kendilerine bırakır.

    10.
    ve bu yüzden insanlar sözcük ve jestlerle birbirine ulaşmaya çalışır. kolları nerdeyse burkulup çıkacak gibi olur yuvalarından, jestler fazlasıyla kısa tutulur çünkü. heceleri birbirine fırlatıp atabilmek için sonsuz çaba harcarlar, gelgelelim topla oynamanın hiç de doğru dürüst üstesinden gelemediklerinden, atılan topları yakalama becerisini de gösteremezler. dolayısıyla, eğilip topu aramakla geçer zamanları – yaşamda olduğu gibi tıpkı.

    11.
    ve sanat, çokluk içinde yaşadığımız karmaşayı gözlerimiz önüne sermekten başka şey yapmamıştır. yatıştırıp sakinleştirecekken korkutmuştur bizleri. içimizden her birinin bir başka adada yaşadığını kanıtlamıştır; ne var ki, adalar birbirinden yeterince uzak değildir; dolayısıyla, her türlü tasa ve endişenin uzağında yalnız başına bir yaşam olanaksızdır. bir adadaki öbür adadakine rahatlık vermeyebilir ya da elde mızrak onun peşine düşebilir – ama hiç kimse ötekine yardım elini uzatamaz.

    12.
    adadan adaya geçebilmenin tek yolu vardır: yalnızca ayakların değil, başka organların da zarar görebileceği tehlikeli sıçrayışlar. bir o yana, bir bu yana ardı arkası kesilmeyen sıçrayışlar kimi rastlantıların ve komik sahnelerin eşliğinde gerçekleşir: çünkü bazen öyle olur ki, iki ada sakini aynı zamanda sıçrayıp biri ötekinin yanına gelmek ister, dolayısıyla birbiriyle ancak havada karşılaşırlar ve bu zahmetli yer değiştirme sonucunda daha önce ne kadar uzaksalar, yine öyle uzak kalırlar birbirine.

    13.
    nihayet fazla şaşılacak şey değildir bu; çünkü üzerinden güzel güzel, güle oynaya yürünüp geçilecek köprüler gerçekte içimizde değil, tıpkı bartholone’nin ya da leonardo’nun peysajlarındaki gibi bizim arkamızdadır. ortada öyle bir durum var ki, tek kişilikler yaşamın doruk noktalarını oluşturur, yol ise bir doruktan ötekine engin ovalar içinden geçerek uzanıp gidiyor.

    14.
    iki, üç insanın bir araya gelmesi onların birlikteliğini göstermez. telleri değişik ellerde kuklalar gibidir bu insanlar. ancak bir elin onları yönetmesi durumundadır ki, birlikteliğe kavuşur ve birliktelik ya o tek elin önünde eğilmeye ya da elin üzerine yürümeye zorlar kendini. insanın güçleri de, tellerin sonra erdiği yerde onları tutup bırakmayan egemen bir elin içindedir.

    15.
    ancak ortak yaşanan bir saatte, ortak yaşanan bir fırtınada, rastlantı sonucu içinde karşılaşılan bir mekânda birbirini buluyor insanlar. ancak geride bir arka planın oluşmasından sonra birbiriyle konuşup görüşmeye başlıyorlar. bir vatana yaslanmak zorundadırlar çünkü, yanlarında taşıyıp hepsi de aynı hükümdarın simge ve mührünü içeren onay belgesini birbirlerine göstermeleri gerekiyor.

    16.
    ister bir lambanın cızırtısı olsun, ister bir fırtınanın uğultusu, ister akşamın soluyuşu olsun, ister seni sarıp kuşatan denizin iniltisi, her zaman arkanda binlerce sesten dokunmuş engin bir ezgi sürdürür varlığını ve ezginin ancak orasında burasında senin solo müziğine yer vardır. ne vakit söz konusu ezgiye katılacağın, yalnızlığında yatan gizdir; bunun gibi, başkalarıyla gerçekten ilişki kurabilme sanatı, yüce sözlerden aşağılara inip ezgiye katılmakta saklıdır.

    17.
    marco basaiti’nin ermişlerinin birbirlerine mutlu yan yanalıklarından başka açıklayacakları bir şey olsaydı, içinde yer aldıkları resmin ön planında ince uzun ve yumuşak ellerini birbirlerine uzatmaz, gerilere çekilip biri ötekine gibi küçülür ve kulak kabartmış bekleyen doğanın derinliklerindeki minik köprüleri geçip birbirine ulaşırlardı.

    18.
    biz ön plandakiler de tıpkı öyleyiz. kutsayan özlemler. isteklerimiz uzaklarda, ışıl ışıl parıldayan arka planlarda gerçekleşir. orada istem ve devinim vardır. orada karanlık başlıkları bizler olan tarihsel olaylar gerçekleşir. birleşme ve ayrılmalarımız orada, avuntu ve hüzünlerimiz oradadır, ön planlarda dolaşıp dururken gerçekte oradayız bizler.

    19.
    belli bir saati birlikte yaşamadan bir arada gördüğün insanları anımsa. gerçekten sevilen birinin ölümle pençeleştiği odada buluşan hısım ve akrabaların anımsa örneğin. içlerinden bazısı bu, bazısı şu anının derinliklerine gömülmüştür. ağızlarından çıkan sözler, birbirlerinden habersiz, birbirlerinin önünden geçip gider. ilk şaşkınlıkta yanılır elleri, uzanacakları yere uzanmaz. – ta ki acı, arkalarında geniş boyutlara ulaşsın. o zaman oturur, başlarını eğip susarlar. adeta bir ormanın hışırdadığı duyulur başları üzerinde. daha önceleri hiç görülmedik ölçüde birbirlerine yaklaşırlar.

    20.
    büyük bir acı insanları aynı sessizlik içine çekip almadıkça, arka plandaki ezgiyi biri daha çok, biri daha az işitir. pek çok kişi vardır ki hiçbir şey duymaz kulakları. bunlar köklerini unutmuş ağaçlara benzerler; güç ve yaşamlarını damarlarında gezinen hışırtı oluşturur. yine pek çok kişi vardır, ezgiyi işitecek zaman bulamaz, çevrelerine kulak verecek bir saati ele geçiremezler. varoluşlarının anlamını yitirmiş zavallı yurtsuzlardır bunlar, parmakları günlerin tuşlarını döver durur, aynı yitik ve tekdüze sesi çıkarırlar sürekli.

    21.
    dolayısıyla, yaşamın gizlerine ortak olmak istedik mi, iki şeyi düşünmemiz gerekir: biri nesnelerin ve kokuların, duyuların ve geçmiş zamanların, alacakaranlıkların ve özlemlerin oluşumunda pay sahibi zengin melodi, öbürü bu zengin koroyu bütünleyip yetkin kılan tek tek sesler. ve bir sanat yapıtını, bir başka deyişle bugünkünden daha derin yaşamın resmini her zaman karşılayabilecek yaşantılarda gereken temele oturtmak için, belli bir saatteki sesle bu saat içinde yaşayan belli bir insan grubunun sesi arasındaki doğru ilişkiyi kurmak ve dengeyi sağlamak zorunludur.

    22.
    böyle bir amaca ulaşabilmek için yaşam ezgisinin her iki öğesini ilkel biçimleriyle tanımak, denizin gümbürtülü curcunasından dalgaların ritmini soyup almak, günlük konuşmaların karmaşık ağından öteki iplikleri kendisinden taşıyan o diri ipliği çözüp alabilmek, saf ve temiz renkleri yan yana koyup aralarındaki karşıtlık ve benzeşmeleri saptamak gerekir. önemli’yi yakalayabilmek için çokluk’tan el çekilmesi zorunludur.

    23.
    aynı derecede sessiz iki insanın kendi yaşadıkları saatin ezgisinden söz etmesi doğru değildir. ezgi aslında onların ortak malıdır. bir mihrap gibi her ikisinin arasında yer alır, her ikisi de ağızlarından çıkacak seyrek sözcüklerle onun kutsal alevini huşu içinde beslerler.

    bu iki insanı amaçsız varoşluşlarından çekip alarak sahneye çıkarmakla, amacım besbelli seyircilere iki sevgiliyi göstermek ve mutluluklarının nedenini açıklamaktır. gelgelelim, sahnede mihrap görünürde yoktur ve seyircilerden hiç kimse bu özverili iki insanın tuhaf jestlerine bir anlam veremez.

    24.
    bu durumda iki çıkar yol vardır: ya insanlar ayağa kalkacak, pek çok sözle ve insanın aklını karıştıracak jestlerle önceki yaşantılarını açığa vurmaya çalışacaktır. ya da ben, onların bir derinliği içeren eylemlerinde hiçbir değişikliğe gitmeyerek bizzat şu sözleri söyleyeceğim: burada bir mihrap var, üzerinde de kutsal bir alev. parıltısını bu iki insanın yüzlerinde görebilirsiniz.

    25.
    bunlardan ikincisi, bana sanatsal nitelik taşıyan tek çıkar yol görünüyor. böyle bir yolun izlenmesiyle önemli hiçbir şey kaybolup gitmeyecektir oyunda. iki yalnız insanı birleştiren mihrabı bütün seyircilerin algılayıp varlığına inanabileceği gibi anlatayım yeter ki, basit öğelerin işe karışması olaylar dizisinde bir bulanıklığa yol açmayacaktır. oyunun çok ilerideki bir evresinde seyirciler alev sütununu kendiliklerinden görebilecek, benim bu konuda artık bir açıklamaya başvurmam gerekmeyecektir.

    26.
    ama mihrap yalnızca bir benzetidir, üstelik pek rasgele seçilmiş bir benzeti. önemli olan, kişilerin konuşmalarının arkasındaki ortak yaşanan saati dile getirmektir. yaşamda gündüzün ve gecenin binlerce sesine, ormanın hışırtısına ya da saatin tik taklarıyla ürkek ve çekingen vuruşlarına terk edilmiş bu ezgi, sözlerimizin ritmini ve tonunu belirleyen arka plandaki bu zengin koro, sahnede bir kez aynı araçlara başvurarak sergilenemez.

    27.
    çünkü “hava” denilen ve yeni oyunlarda da bir ölçüde uygulanan şey, insanların, sözlerin ve işaretlerin arka planında bir doğanın varlığını duyurmaya yönelik ilk ve yetersiz bir girişimden başka şey değildir, seyircilerin çoğu tarafından farkına varılmaz, çığırtkanlıktan uzak mahremiyeti dolayısıyla seyircilerin tümü tarafından algılanması olanaksızdır. tek tek seslerin ya da ışıkların teknik yoldan güçlendirilmesi komik kaçar, böyle bir yöntem binlerce ses arasından yalnızca birini sivriltip öne çıkarır çünkü bu da olaylar bütününün tek bir köşeye takılıp kalmasına yol açar.

    28.
    arka plandaki ezginin hakkını verebilmenin tek yolu, onun tüm gücüyle sesini duyurmasını sağlamaktır. böyle bir şey bizim sahnelerin olanaklarıyla üstesinden gelinemeyeceği gibi, duruma kuşkuyla bakan seyirci kitlesinin görüşü karşısında da gerçekleşemez. – denge, ancak sıkı bir stilizasyona başvurularak sağlanabilir. bir başka deyişle, bunun tek yolu, sonsuzluğun ezgisini oyundaki olayın elleri altındaki tuşlar üzerinde çalmak, yani büyük ve sözsüz olan sözlere indirgemektir.

    29.
    bu da oyun kapsamına bir koronun alınmasıyla gerçekleştirilebilir ancak; koro, aydınlık ve pırıl pırıl konuşmaların ardında dürülü bir halı gibi açılıp yayılır. sessizliğin tüm boyutları ve ağırlığıyla varlığını sürekli duyurması sonucu sözler bu sessizliği bütünleyen doğal öğeler işlevini görür, böylece yaşam ezgisinin derli toplu anlatımı sağlanır; korkuların ve karanlık duyguların sahnede sergilenmeyişi nedeniyle başka yolda böyle bir anlatımın gerçekleşmesi olanaksızdır.

    30.
    bunu pek küçük bir örnekle açıklamak isterim: akşamdır. küçük bir oda. ortadaki masanın üstünde bir lamba yanmakta, altında iki çocuk karşılıklı oturmaktadır; başlarını bir isteksizlikle defterler, kitaplar üzerine eğmişlerdir. her ikisi de hayal ve düşünceleriyle uzaklarda, çok uzaklarda dolaşırlar. önlerindeki kitaplar odadan kaçıp gidişlerini gizler. düşlerinin engin ormanında kaybolmamak için zaman zaman birbirlerine seslenir, daracık odalarında renkli ve fantastik serüvenler yaşar, savaşlara girer, zaferler kazanırlar. yurtlarına dönüp gelir, evlenip yuva kurar, çocuklarına kahramanlık dersi verirler. hatta ölürler sonunda. ben bütün bunlara oyunun olaylar örgüsü gözüyle bakmaktan kendimi alamayacağım.

    31.
    ama tavandan sarkan o ışıl ışıl modası geçmiş lamba, odadaki eşyaların soluyuşu ve iç çekişlerin, evin çevresinde dolanan fırtına olmasa ne anlam taşır böyle bir sahne. serüvenlerini çocukların iplik iplik içinden çekip çıkardıkları bütün bu arka plan olmasa ne anlam taşır. çocuklar bahçede bulunsalar örneğin, daha başka düşler görecek, bu düşler deniz kıyısında daha değişik, bir sarayın terasında daha farklı olacaktır. örülen örgü ipek midir, yoksa yün mü, birbirinden ayrı şeylerdir bunlar. odadaki akşamın sarı kanaviçesinde, çocukların kendi yılankavi desenlerinin birkaç kaba çizgisini bir güvensizlik içinde yinelediklerinin bilinmesi gerekir.

    32.
    bu durumda ben, bütün bu ezginin oğlanların işittikleri oyunda yankılanmasını sağlamayı düşünüyorum. çığırtkanlıktan uzak bir ses gibi söz konusu ezginin sahne üzerinde süzülmesi gerekir ve görünmez bir işaretle çocukların minik sesleri ezgiye katılır, ezginin geniş ırmağı dar odaya doluşmuş akşam içinden akıp dururken çocuk sesleri de ırmakla sürüklenip gider.

    33.
    bu gibi pek çok sahne biliyorum, daha kapsamlı pek çok sahne. belirgin, diyeceğim enine boyuna bir stilizasyonla ya da bu stilizasyonun ima yollu anlatımıyla sahnede koro yerini alır, sürekli uyanık durumdaki varlığıyla da etkinlik gösterir ya da sahnedeki rolü ortak yaşanan saatin fermantasyonundan, geniş ve kişisellikten uzak, yükselip çıkan sese sınırlı kalır. antik koro gibi bu ses de kesin olarak bilgece bir bilgiyi içerir, oyunda olup bitenleri yargıladığından değil, çığırtkanlıktan uzak ezginin kendini çözüp aldığı, sonunda daha bir güzelleşmiş olarak ezginin sinesine dönüp geldiği temeli oluşturması, bunu sağlar kendine.

    34.
    bu durumda stilize, yani gerçekle bağdaşmayan anlatımı, bir geçiş evresinin anlatım üslubu olarak görmekteyim; çünkü yaşama benzerlik gösteren ve bu “dışsal” anlamda “gerçek” olan oyunlar sahnede her zaman seyircilerin en çok beğenisini toplayacaktır. ne var ki, böyle bir sanatın yolu da kendi kendini derinleştiren bir “iç gerçek” ten geçecektir: ilkel öğeleri bilip tanımak ve oyunda kullanmak. bir ilk denemenin ardından kavranmış temel motiflerin daha bir özgürce ve inatla kullanılması öğrenilecek, böylece zamansal sınırlı gerçeğe yeniden yaklaşılacaktır. ama öncekinden yine de farklı olacaktır bu gerçek.

    35.
    ben, bu yolda çalışmalar yapılmasını zorunlu görmekteyim; çünkü uzun ve ciddi bir uğraş sonucunda tanınabilen ince duygular sahnenin gürültü patırtısı içinde başka türlü hiçbir vakit sesini duyuramayacaktır. bu da üzücü bir şeydir. belli bir tandansa yer vermeden ve vurgulamaya kaçılmadan yapılması durumunda yeni yaşam sahneden seyircilere iletilebilir, yani kendi içlerinden gelen bir dürtüyle ve kendi güçleriyle yeni, yaşamın jestlerini öğrenemeyen kişilere de bu yaşamın ne olup olmadığı gösterilebilir. hani sahneden seyircilere belli bir inancın benimsetilmesi diye bir şey söz konusu değildir. ama en azından seyirciler şunu öğrenebilir ki, zamanımızda hemen yanı başımızda varlığını sürdüren yeni yaşam diye bir şey vardır. bu da insanı yeterine mutlu kılacak bir şeydir.

    36.
    çünkü arka plandaki ezgiyi bir yol ele geçirmeye görsün, insanın bundan böyle konuşacağı sözlerde sıkıntıya düşmeyeceğini, kararlarını üzerindeki karanlığın yerini aydınlığa bırakacağını görüp anlaması nerdeyse bir din kadar önemlidir. bir ezginin parçası olduğuna, bir başka deyişle belli bir konumu haklı olarak elinde bulundurduğuna, en küçük şeyin en büyük şey kadar değer taşıdığı kapsamlı bir yapıtta belli bir ödevi yerine getirdiğine ilişkin yalın bir kanı, tasa ve endişeden uzak bir güven duygusu içinde yaşatır insanı. bilinçli ve rahat büyümenin ilk koşulu, sayısal fazlalığa kaçmamaktır.

    37.
    bütün ikilem ve yanılgının kaynağı, aralarındaki ortak bağı insanların arkalarındaki nesnelerde, ışıkta, doğa parçasında, başlangıçta ve ölümde arayacakken kendi içlerinde arayamaya kalkmalarıdır. bu da onların kendi kendilerini yitirip karşılığında ise hiçbir şey ele geçirememelerine yol açar. birleşemedikleri için, birbirlerinin arasına karışıyorlar. iki kişi yan yana duruyor, ama ayaklarını yere sağlam basamıyorlar; çünkü her ikisi de gereken güçten yoksundur ve olduğu yerde sallanmaktadır. birbirlerini karşılıklı desteklemeye çalışarak bütün güçlerini boşa harcıyorlar, dışa yönelik bir girişimden iz eser görülmüyor.

    38.
    her birlikteliğin koşulu, birbirinden değişik bir dizi yalnız insanın varlığıdır. böyle bir birliktelikten önce aralarında hiçbir ilişki olmaksızın her biri tek başına yaşayıp giden bir topluluk oluşturur bu insanlar. topluluk ne yoksul, ne zengindir. değişik parçalarının anne birlikteliğine yabancılaştığından başlayarak, kendi parçalarıyla bir karşıtlık içine girer; çünkü parçalar geçirdikleri gelişim sonucunda topluluktan uzaklaşır. ama topluluk elinden bırakmaz onları. meyvelerden hiç haberi olmasa da, kök onları beslemesini sürdürür.

    39.
    ve bizler meyveler gibiyiz. acayip biçimde birbirine dolanmış dalların yükseklerinden sarkarız aşağı. pek çok rüzgâr yeriz. sahip olduğumuz bir şey varsa, olgunluğumuz, tatlılığımız ve güzelliğimizdir. ama bunun için gereksindiğimiz güç, hepimizin içinde yaşayan ve dünyaları kapsamına alacak kadar geniş bir alana yayılan bir görevden çıkıp gelir. söz konusu güce tanıklık etmek istedik mi, her birimizin ona alabildiğine derin yalnızlığında başvurmamız gerekir. ne kadar çok yalnız kişi varsa, birliktelikleri o kadar görkemli, duygulandırıcı ve güçlü nitelik taşır.

    40.
    ve özellikle en yalnız kişilerdir ki, birliktelikte en büyük pay sahibidirler. o engin yaşam ezgisinden kimilerinin çok, kimilerinin az bir şey işitebileceğini daha önce söylemiştim. buna göre, büyük orkestrada söz konusu kişiler küçük ya da önemsiz bir görev üstleneceklerdir. ezginin tümünü işitebilecek kimse ise, hem herkesten daha çok yalnız, hem herkesten daha çok birliktelik duygusuna sahip biri olacaktır; çünkü kimsenin işitemedi şeyi işitecek, özellikle de başkalarının belli belirsiz ve yarım yamalak duyduğu şeyin anlamını, eriştiği o mükemmellik sayesinde kavrayabilecektir.