1. ismi nedeniyle aklıma halının üzerinde gözlerini kapatıp ölmeyi bekleyen birisi geliyor. gerçekte ise üzerinde durduğu konular için kolay kolay çürütülemeyecek açıklamalar yapan felsefi akım.
  2. çoğu zaman yanlış anlaşılan, felsefi akımlardan bir tanesi.

    temellerinde antik yunan filozofu olan gorgias'ın üç önermesi dayandırılabilir. bunlar:

    - hiçbir şey yoktur.
    - bir şey olsa bile bilemeyiz.
    - bilsek bile başkalarına anlatamayız.

    yani nihilizm, her gerçeği, her değeri inkâr şeklinde var olmaktadır. varlığı dolayısıyla her şeyi şüphe ile karşılar ve her şeye bu denli şüphe ile yaklaşılırsa elbette ki kesin hiçbir şey var olamaz. kesin olmayan şey ise zaten hiç olmamıştır, yoktur.

    bu durumda doğru ve genel-geçer bilginin varlığı mümkün değildir. işte bu yüzden gerçek bir nihilist seçim yapmaz, karar vermez, gelişine yaşar, hayatın anlamsızlığını bilir, yaptığının anlamsızlığını bilir ama yapar.

    her şeref yapma, her saadet piç;
    herşeyin ibtidası, ahiri hiç.
    (bkz: tevfik fikret)
  3. yevgeniy bazarov"un da yanılsamalı ve manevi geçiciliğini kendisinde kabullenemediği nihilizm anlayışı da buydu: bir nihilist için hayat anlamsız değildir. zira, hayatın anlamlı olduğunu iddia etmek, en az anlamsız olduğunu savunmak kadar eşit değerlerdedir. çünkü burada hayatı anlamsızlıkla suçlamak ya da gelin biraz daha ılımlaştıralım, hayatı anlamsızlıkla tanımlamak, kaçınılmaz olarak değer verme eylemini getirir. oysa "hiç"çilik kavram olarak hayatı bir değer yargısına indirmez, sadece hiçliktir der ve kullandığı "hiç" ifadesi hayatı anlamlı da yapabilir, anlamsız da. ki, hayatın merkezinde konumlandığı nokta onu nihilizme götürmüşse, bu eylem, bir nebze de olsa hayatın anlam buluşlarından biridir. ve o yüzdendir ki, panaromasında taşıdığı ve inkar edilemeyecek boyutluktaki paradoks, insanı nihilstik anlayıştan uzaklaştırır.

    ayrıca nihilizm kavramı bir ölçüye ve sınıra kadar bile olsa, bilim yanılsıdır. biliriz ki bilim şüphe sevmez, kesinlik talep eder; ve bu açıdan da paradoks yaşar.

    ve hiç düşündünüz mü; büyük ses getiren tarihsel ideoloji veya akımlar nedense hep gençliğe özgü ve bir süre sonra geçici olur. çünkü aşırı tutkuludurlar. ilk aşk gibi aldatıcı yanları vardır. bu yönden de nihilizm marksizme benzer. her ne kadar iki uzak anlayış olsalar bile.

    kendi adıma nihilizmi de, marksizmi de yaşadım ve geçtiler. ikisi de heyecanlıydı, bir taraftan boşluğun verdiği baş dönmesiyle huzur, diğer yandan devrim ateşinin dayanılmaz çekiciliğiyle boy gösteren savaş.

    özellikle on altı veya on yeddi yaşındaki gençlerde bu iki tutkudan en az birini görmedikce bir tuhaf oluyorum. gençliğin şiiridir kısacası. yaşamak lazım.
  4. nietszche'ye göre iki türlü nihilizm vardır, biri etken diğeri edilgen nihilizm. düşünüldüğü gibi karamsarlığı sevmez nietszche, edilgen nihilizme karşıdır, ancak ruhun özgürleşmesi için de, etkin nihilizmi bir şart olarak görür.
  5. nihilist olmaya karar vermeden önce (hatta değilseniz ve olmayacaksanız da) d.h. lawrence dan aaron'un asasını okuyun derim.
  6. - dere nihil nihil akıyordu. rüzgar nihil nihil esiyordu.
  7. Buradaki yazıların kimi önemli başlıklarında, özellikle insan doğası, siyasetin olanakları, bilginin geçerliliği ve toplumsal yapının anlamı üzerine olanlarda, farklı görüşlerden arkadaşların tepkisi yer yer söylemeye çalıştığım şeyin nihilizm olduğu; ya da sonuç olarak nihilizme vardığı/varacağı şeklindeydi. Nihilizm dendiğinde de bir sınıra gelinmiş olunuyordu açıkcası; tamamen olumsuz anlamlarla yerleşik hale gelmiş nihilizm düşüncesinin belirlediği bir sınırdı bu ve bir anlamda artık söyleyecek bir şey kalmadığını, tartışmanın sürdürülmesinin anlamlı olmadığını gösteriyordu. İşte, bu dediğin şey bizi nihilizme götürüyorsa orada durmak ve geri dönmek gerektir, denmiş oluyordu.

    Nihilizmin latince nihil’den (hiç’ten) geliyor olması, açıkca hiç’e ya da hiçliğe giden bir düşünceden sakınmak gerekliliğini daha bu noktada bile anlaşılır kılıyor gibidir. Ancak bu anlaşılırlık kendi başına bir sorundur, çünkü hiçten hiç çıkar gibi bir yaklaşımla kaba saba bir inkarcılık meselesine indirger nihilizmi. Bu tartışmalarda “Dikkat!Nihilizm!” uyarısı yapıldığında, ister kabaca bilindiği haliyle her şeyi yakıp yıkmaktan ve değerlere saldırmaktan başka niyet taşımayan hınç politikaları kast edilsin, isterse kendi karamsarlığına ve melankolisine yenik düşmüş siniklik kast edilsin, bundan sıkıntı duymuş değilim! Gönül ferahlığı içinde de olmuyorum, fakat o sınırda nihilizmi üstlenmek bana sorun olarak görünmüyor açıkcası! Yakın tarihimizin ürünü olan, fakat kökleri düşünce tarihinin başlangıcından itibaren süregelen kuşku ve itirazlara bağlı olan nihilizm, sanki yerleşikleşmiş bu algılardan ibaret bir şey değildi ve nihai olarak olumsuz/yıkıcı eğilimleri ve topluma karşı kötücül girişimleri etiketlemek için kolayca kullanılıyor olmasında temel bir yanlışlık bulunmaktaydı.

    Buna rağmen doğrudan nihilizm başlıklı bir konuya hiç girmedik. Şimdi de açıkcası ne kadar böyle bir başlığı karşılayacak şekilde konuyu irdelebileceğimden emin değilim. Dostoyevski’nin Cinler’ini yeniden okurken, bu kitapla ilgili konuşulacak şeylerin dayandığı kimi arkaplan meseleleri olduğunu düşündüm ve şimdi asıl olarak nihilizm konusuna giriş nedenim burası. Şimdilik nihilizmin tarihiyle ilişkili kalarak kişisel anlama biçimimi kimi noktalarıyla yazacağım. Başka yazılarla nihilizm konusu sürdürülebilecek ve daha somut, daha nesnel, daha derinlikli olarak tartışılabilecektir.

    Sol ve sağ politik düşüncede bu anlamda, nihilizm konusunda, olumsuz yargıyı öntanımlı hale getiren bir kavrayış biçiminin olması aslında şaşırtıcı değil. Nihilist olarak adı sanı bilinenlerin yapıp ettiklerine, söylediklerine falan bakıldığında, bir açıdan çezbedici gibi görünen ama makul düşünce çerçevesinde tahammül edilir olmayan bir tablo ortaya çıkar. Bir tür taşkınlıkla “kökensel” kuralları ve ilkeleri, değerleri ve anlamları (özetle yasakların dayanağı olan yasa’yı) çiğneyip geçebileceğini düşünmek ve bu yönde hareket etmek, içimizdeki “yıkım arzusu”na karşılık geldiği ölçüde çezbedici görünürse de, genel anlamda çabucak yargılanabilir ve mahkum edilebilir durumdadır. Düşünce nihai olarak açık seçik bir ön gereklilikle bu sınıra gelindiğinde, insana, topluma ve kendine inanmak zorundadır. Nihilizm bu noktada, hiçlikten ve yıkımdan başka bir yol önermediğinde, düşüncenin yeraltı yataklarında kalmaya mecbur olacaktır; çünkü nihilizmin kendisi bile bu yanıyla işaret ettiği hiçliğe dayanamayacaktır. Fakat belki de nihilizmin önemi tam da bu sebeple bir yeraltı düşüncesi olmasındadır; yapısal bir kriz halinde süregiden ve fakat şu ya da bu şekilde bastırılan inanç ve adalet sorusunu (tartışmasını) canlı kılabilmesinin yolu budur çünkü.

    Dolayısıyla, nihilizm konusundaki olumsuz yargı çok açık ve anlaşılır, pratik tarihi nezdinde haklı da bulunabilecek donelere sahip olsa da, kendi başına geçerli değildir. Başka bir yazıda Naçayev hakkında konuşurken bu haklı haksız noktalara daha ayrıntılı girmek mümkün. Öte yandan, nihilizm, bu şekilde belirli bir tanım içine konulabilirse de aslında ortaya çıkışından itibaren dikkat edilmesi gereken çeşitlilikler gösterir. Anarşizmin belirli türleriyle karışarak daha farklı şekillerde de ortaya çıkar. Bu çeşitlilik ve düşünce yapısı dikkate alındığında nihilizm: Ne sadece sağa sola bomba koymaktan, suikast ve provakatif eylemlilik dışında bir şey düşünmeyen ölçüsüz şiddet yanlılığından, düşünce yozlaşmasından, kural tanımaz ahlakdışılıktan ibaret bir şey olarak alınabilir, ne de sırf “anlam ve değerler hiç bir şey değildir” demekten ibaret olarak değerlendirelebilinir.

    Benim anladığım ve belirli bir çerçevede öyle olduğumu söylemekten kaçınmayacağım anlamda nihilizm, düşüncede “negatif diyalektiğe” bağlı kalarak teorik-politik eleştirinin sürdürülmesidir. Bu eleştiri şu ya da bu fikrin-inancın-düşüncenin tartışılmasından ibaret kalmaz; fikirlerin dayandığı, hatta bu eleştirinin kendisini de var eden düşüncenin zeminine ve kökenlere doğru yönelecek olan olumsuz düşünceyi de üstlenir. Ya da üstlenmek zorunda kalır. Nihilizm bir ideoloji ve politik biçime büründüğünde mevcut anlam ve değerlere sırf bir saldırı şekline bürünür kolaylıkla. Ancak başka bir açıdan bakıldığında, bu saldırıdan daha önemli olan şey, nihilizmin aslında bizzat bahsi geçen bu „anlam ve değerler“in bağrındaki (yoksa kalbindeki mi demeli?) bir krizin ürünü olmasıdır.

    Nihilizm bu açıdan bana göre, düşünce tarihinin hem „semptom“udur, hem de bu tarihin „semptomatik bir okuma“sını da olanaklı kılan kırılma noktasıdır.

    Bu nedenle benim nihilist olduğum ya da nihilizme vardığım söylendiğinde, buna özel olarak itiraz etme çabasına girmiyorum. Doğrudur bu. Ama bu nihilizmi açmak ve üzerinde konuşmak gerektiği de açık: Çünkü ben, “marksist yazılar” ve düşüncelerden dolayı marksist sayılamayacağım gibi, „postmodern düşünceler“le temas halinde olmamdan dolayı postmodernist de değilim; ve dolayısıyla nihilizmle ilişkilenme biçimimin bir kimlik meselesi olmadığının da öncelikle anlaşılması gerek. “Her temas iz bırakır” elbette, kabul. Bu yanıyla düşüncelerimde nihilizmin izleklerini üstlenmek bana zor gelmiyor – çünkü Varlık, doluluk olarak anlaşılsa da düşüncenin yüzeyinde beliren çatlakların derinlere gömülü olan hiçlik’e açıldığının işaretidir bu izler. Benim kullanmaya çalıştığım boyutunda nihilizm dolayısıyla: Her şeyin anlamdan ve değerden yoksun olduğunu kesin bir dille buyurmaktan çok, başka bir kaygıdan ortaya çıkar. Verili anlam ve değerler dünyasına karşı, bir tür epistemolojik ve etik tedirginlikten. Aksi halde hem zaten, her şey hakkında verilen bu hükümle ortaya çıkan şey paradokstan ibaret olmaz mıydı? Her şeyin aslında hiçbir şey olduğunu söylemek, burada, konvansiyonel olarak varolduğu haliyle anlamlar ve değerler üzerine soru işareti koymak, kerteriz noktalarına dair kuşkuyu derinleştirmek ve aynı zamanda bunların nihai dayanak noktalarını da sorgulanabilir alana dahil etmektir.

    “Ne hakla ve ne cüretle!”, denilebilir. Bundan emin değilim, yani bu tepkiye nasıl bir cevap verebileceğimden. İnançlarının, değerlerinin ve düşüncelerinin kişisel olarak sorgulanmasına reaksiyon gösterebilir insanlar; ancak birlikte yaşadığımız dünyayı liberal bir temassızlık ve etkisizlik yanılsamasıyla anlamıyorsak, böylesi bir meselenin saygı-hoşgörü-kabullenme klişeleriyle halolmayacağı da açıktır. Bu belki de bir anlamda, 19. yüzyıl nihilistlerinin “Hiçbir şeyin anlamı ve değeri yok.” diyen yaklaşımından daha çok, mesela Foucault’nun özneyi iktidar bağlamında, bilgiyi ise söylem yapısı olarak açıklamasının getirdiği bir hak, ya da post-yapısalcıların düşünceyi merkezsizleştiren hamlelerinin yarattığı bir cüret olarak alınabilir. Nihilizm genel olarak “Metafizik ve ahlaki güçleri yok sayan, mevcut olan değerlere ve düzene karşı çıkan, hiçbir iradeye boyun eğmeyen görüşlerin genel adı” olarak formüllendiriliyor ise de, ben bu eğilimde vurguların değiştirilerek, farklı bir düşünme prosedürünün geçerli kılınabileceğini düşünüyorum. Böylece, kendisini yönelttiği kötülük fikrininin de metafizik bir noktaya geçtiğini fark eden ve bu nedenle bu duruma düşmekten sakınmaya çalışan bir kötülük düşüncesinin, eleştirel düşüncede işletilebilir olduğunu ve dahası işletilmesinin gereklilik olduğunu öne sürmek mümkün.

    Nihilizmin Rusya’da ortaya çıkışının, 19. yüzyıldaki toplumsal koşullarla ve bu koşullar içinde farklı bir şekilde konumlanan aydınların durumuyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. 19. Yüzyıl Rus düşünürleri Rusya-Avrupa, Doğu-Batı, Slavlar-Batılılar şeklinde beliren sorunlarla biçimlenirler. Edward Hallett Carr’ın dediği gibi, “Büyük Petro’dan sonra hiç bir Rus düşünürü bu konudan uzak duramamış”tır. Rus düşünürleri arasındaki çatışma ve etkileşimler, bu doğrultularda gelenekle modernliğin geç karşılaşmasının bir sonucu olarak tuhaf karmaşlıklıklar ortaya çıkarır ve nihilizmin belirdiği sahne bu tarihsel koşullar ve durumdur: Yani “Dönemin görkenli yazın dünyasında cereyan eden; toplum ve birey, otorite ve özgürlük, ‘ebedi uyum’ ve masumların kurban edilmesi gibi ikilikler üzerinde yürütülen büyük tartışma”lar (Bkz. “Devrim Okumaları” içinde, “19. Yüzyıl Rus Düşünürleri”, daktylos yayınevi, cev.Elif Gazioğlu, sf.63-73). Nihilizmin izlerini elbette çok daha gerilerde, düşünce tarihinin başlangıcından itibaren sürmek mümkündür. Felsefi köklerini daha öncesinde Tanrıtanımaz düşüncenin geçmişinde, agnostiklerin epistemolojik önermelerinde, çeşitli türde materyalist öğretilerde ve Schopenhauer türü istenççi düşünürlerde bulmak mümkün. Ama yine de “Hiççilik” şeklinde Türkçeye çevrilen bir düşüncenin ortaya çıkışı için 19. yüzyıl ortalarına ve Düzen’le Devrim arasına kendisini sıkışmış bulan Rusya’nın Batılı düşüncelerden etkilenen kültürel atmosferine ihtiyaç vardır.

    Latincede nihil hiç anlamına geldiğinden nihilizm kolaylıkla hiççilik olarak alınır. Ancak bir öğreti olarak hiççilik kelimesinin çağrışımlarından ve ima ettiklerinden ibaret olarak anlaşılması da doğru olmayacaktır. Nihilizm: Geniş anlamda, felsefi bir eğilim ve politik bir tavır olarak Tanrı’nın varlığını, toplumun geçerliliğini, bilginin imkanını, ahlakın evrenselliğini ve toplumun nihai mutluluğa ulaşma fikrini reddeder; bu reddedişini de bir takım açık ya da zorlamalı önermelerle geçerli kılmaya çalışır. Daha somut olarak bu reddedişin dinsel otoriteye, hiyerarşik ayrıcalıklıklılığa ve yaratıcılığı engelleyen kurumsal yapılanmalara yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Teorik önermelerini bu pratik-politik düzlemde radikal bir reddiyecilik haline dönüştürür. Nihilizm temelde estetizmin bütün biçimlerini yadsır, yararcılığı ve bilimselliği savunur görünür. Toplumsal bilimleri ve klasik felsefe sistemlerini bütünüyle reddeder. Yalın olgucu ve maddeci bir tutumla, yerleşik toplumsal düzene baş kaldırmayı temsil ederken, devlet, din, ya da aile otoritesine karşı çıkar. Bilimsellik eğilimde görülür ancak, bilimin toplumsal sorunları cçzeceği türünde rasyonel bir düşünceye de inanmaz. Bu haliyle kaba saba bir reddiyecilik ve yıkıcılık arzusunun ölçü tanımaz ifadesi gibi görünmektedir. Böylesi bir reddiyecilik de aslında çoktan anlaşılmış olduğu gibi itiraz ettiği “metafizik dizge”yi yeniden üretir.

    Dolayısıyla burada bunlardan uzaklaşmak anlamında aklıma gelen örnek, kendisine “kuramsal terörist ve nihilist” diyen Baudrillard’dır. Foucault da misal nihilistik düşüncenin taşıyıcılarından biridir bence. Yapısalcılık sonrası düşüncede belirdiği haliyle nihilizmin “yakalım-yıkalım-yokedelim” taşkınlığıyla alınması yanlış olacaktır; çünkü burada reddiyecilikten çok reddedilecek olan şeyin, “anlam ve değerler”in kendilerini ve derin yapılarını dert edinen başka bir yöneliş sözkonusudur. Baudrillard, gerçekliğin “Gerçekten daha gerçek” hale geldiği bir zamanda, bir anlamda siyah anlar’ın perspektifiyle bakar dünyamıza. Foucault da derin yapıların tarihlerini çıkararak bağlılıkları, bağımlılıkları gösterir. Bu türden yönelişlerdeki nihilistik öğe, anlamın ve değerlerin, dinler de dahil olunarak tüm öğretiler ve düşünceler nezdinde sorgulamanın dışında tutulamayacağının kanıtlanmasını içerir. Artık sorun, neyin tek başına uygarlığa değer olduğunu düşünmek ve tartışmak değil, uygarlığın kendisidir de. Bu açık ki derin bir sorundur ve nihilizm, 19. Yüzyıl ortalarından itibaren bu sorunun hem septomatik bir sonucudur, hem de aşılması arzusuyla bu semptoma gösterilen kompleks raksiyonlardan biridir.

    Lafı açılmışken belirtmek isterim ki, “Nietzsche’ci nihilizm”, başlı başına yanlış anlaşılmış bir konudur. Evet, bence de Nietzsche’ye “Kusursuz nihilist” demek mümkündür, ancak onun nihilist bir öğretinin bildiğimiz anlamda oluşturucusu ve savunucusu olduğunu söylemekse saçmadır. Nietzsche “Bilgi levhalarını parçalamayı” ve değerlerin “Yeniden değerlendirilmesini” önerir, fakat bu Tanrı’nın yokluğunu dert edinmekten çok “Tanrı’nın ölümü”nü temel alan bir kalkış noktasından hareket eder. Gelecek yüzyılın nihilizm çağı olacağını söylerken de, gerçeği gerçeklikten kurtularak apaçık gören bir kahin gibidir; “Tanrı öldü, onu biz öldürdük” der, öyle ki bu sözle, “Hadi bakalım şimdi ne halt edeceksiniz?” demek ister gibidir.

    Bu nedenle ‘Nietzsche’ci nihilizm’e çocuksu bir yasa tanımazlık arzusu olarak bakmak, elbette konuyu yanlış anlamak olacaktır. O bize, anomalinin baş gösterdiği, bilmenin ve inanmanın yapılarının sekteye uğramaya başladığı bir zamanda derinleşen hiçliği anlamak ve başetmek için, gözlerimizi kapamayı ya da ileri gitmek adına meseleye arkamızı dönmemizi değil, “Uçuruma bakmamızı”, “İyinin ve kötünün ötesinde” yeniden yol almamızı söylemekle kalmaz, bunun için “Soykütüğü” ve “Arkeoloji” yöntemlerinin ipuçlarını verir. 20. Yüzyılda yaşanan korkular, karşı çıkışlar, boyun eğişler, başkaldırmalar, inkârlar ve reddedişler aslında “Tanrı’nın ölümü”nün sonuçlarıdır. Buna Varlık’ın kendi içindeki boşluğa kapanması, anlamı ve değerlerin işletilmesini sağlayan “Büyük Anlatılar”ın çöküşü olarak da bakabiliriz. Tanrı’nın ölümü, varlık’ı, kendisine yakıştırılan değerlerle birlikte hiçe indiren bir yokluk haline getirmiştir.

    Nietzsche’nin nihilizmle ilişkisinin problematik oluşunun bir boyutu da, onun nihilizmi bu anlamda olumsuz bir durum olarak görmesidir. Ona göre, insanın özgürleşmesini ve gelişmesini engelleyen, onu gerçeklerden uzaklaştırıp köleleştiren şey, bizzat “Nihilistik durum”dur, nihilizmdir. Dahası nihilizm de, hal böyle olduğu için, bir başkaldırma öğretisi olmaktan çok bir “Köle ahlakı”dır aslında. Bu açıdan yaklaşıldığında nihilizm konusu daha da ilginç bir durum sergiler: Rusya’da ortaya çıkışı ve gelişmesi, alt.ezilen sınıflardan, köylülükten gelen aydınlar tarafından sağlanmıştır. Böylece devrimci düşüncelerle eklemlenmesi kolay olmuş, 19. yüzyılın boğucu atmosferinde en uç noktadaki yıkıcılık girişiminin temsilcisi haline gelebilmiştir. Anarşizmin anti-otoriter politik düşüncesi, nihilistlerin hiççiliği ile kolayca bir araya gelebilmiştir. Fakat öyledir ki, devrimci düşünürler bile, nihilizmle ne teorik ne de politik ilişkilenmeyi kaygısıyca yapabilmiş ve sürdürebilmiş değildir. Önünde sonunda nihilistler ve nihilizm lanetlenir. Bu sorun bağlamında, ihtiyat payını da elden bırakmadan dikkat edilmesi gereken şey, rasyonalizmin egemenlik konumu olduğu kadar, nihilizmin öfkeden daha çok hınçla karmaşıklaşan bir öğreti olarak belirmesindeki marazlardır.

    Böylelikle, lanete aldırmadan, nihilistlerin, insanın üzerinde basıncını hissettikleri toplumsal yapılara ve değerlere saldırışlarında hıncın zehirleyici etkisini görebiliriz. Nietzsche’nin bunu “Köle ahlakı”nın bir parçası, yozlaşmış düzenin tersine dönmüş imgesi olarak görmesinin sebebi de işte bununla ilgilidir. Buradaki Hiççilik çünkü idealist ve kompleks bir hınç mantığından kaynaklanıyor gibidir bu haliyle; ve böylece, yaşam, burada, bir üst bağlamda olumlanmak üzere özgür düşünceye kapıyı aralık bırakmak yerine, bilinç adına tümden yadsınıyordur. Elbette ki Politik nihilizm, kendisini kışkırtan ve zorunlu olarak toplumsal yaşamın maddiliğinden gelen hınçtan ibaret bir bakışa ve tavra mecbur değildir. Böyle olduğunu düşünmüyorum. Öfkesini ya da Nietzsche’nin dediği anlamda nefretini koruyan ve fakat hınçtan kendini sakınabilen bir bilinç, böyle yapmakla hem politik eleştiri alanına hiçliğin olanaklarını sokabilir, hem de “eleştirel düşünce”ye başka bir mesafe ve derinlik kazandırabilir.

    Bunlar nihilizm başlığında yan konular olarak aklıma gelen şeyler. Şimdi yine buradan nihilizm başlığına dönmeye çalışalım. Nihilizm teriminin bugün bildiğimiz anlamıyla kullanımı ve popülerleşmesi Turgenyev’in Babalar ve Oğullar adlı kitabındaki Bazarov karakteriyle ortaya çıkıyor. Daha öncesinde ise, ilk olarak Alman filozof F.H.Jacobi’nin bu kavramı bir mektubunda Fichte’ye yazdığı da söylenir. Turgenyev’in hikayesin de Bazarov katı bir bilmcidir. Geleneklere inanmaz ve bu geleneklerin kendi üzerindeki kısıtlayıcı baskılarını da reddederek, alaycı, kuşkucu, sert bir öfkeyle bakar bunlara. Nihilizmin buradaki haliyle ortaya çıkışı, toplumla ve değerlerle daha baştan bir çatışma halinde olduğundan doğrudan politik bir karakter kazanır. Bazarov başarısız bir karakter olarak romanın sonunda erken yaşta ölecekse de, nihilist olarak onun olumlu bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Olumludur, çünkü istediği şey (her şeyin yok olacağı) hiçlik değil, nihai olarak toplumdaki sahteliklerin aşılması, maskelerin indirilmesi, gerçek’e ulaşılmasıdır. Burada sorunlu olan şey –bu nihilizmin, bir tür ampirik-pozitivist materyalizm gibi sonradan anlaşılacak özelliklerinden biridir- gerçeğe dolaysızca ulaşılabileceği düşüncesi ve maskenin ardında bir gerçek olduğu yanılsamasıdır. Bir tür saf gerçekcilik ve doğalcılık eğilimi gibidir bu haliyle ortaya konulan tablo. Nihai bir hamle olarak yıkım ve yıkımın bilimi olarak devrim, kesim bir edimle maskeleri indirecek, gerçeğin inanç ve değerlerle örtülen perdelerini alaşağı edecektir.

    Dostoyevski, bu nihilizmi, büyük romanlarından biri olan Cinler’de, batılı kafa karışıklığının ve yozlaşmanın bir ürünü olan yıkıcılık şeklinde karikatürize eder. Özgürlük, Tanrıtanımazlık gibi Batılı düşünceler, kendilerini uçurumdan atan domuzlarda olduğu gibi insanların ruhlarına girmiş cinlerdir. Naçayev örneğinde abartılı bir tiplemeyle saldırdığı ve değişim fikri’ni onlar aracılığıyla yozlaşma olarak korkutucu bir şey halinde gösterdiği şey, nihilistlerdir. Turgenyev’den nefret etmesinin politik sebebi de, bu batılı düşüncelerin Rusya’ya sızmasına sebep olması ve gençlerin ruhuna cinleri sokmasıdır. Cinler’deki Verhovenski gerçek bir karakter olarak Naçayev’i olduğu kadar, roman kahramanı Bazarov’u da satirik bir şekilde değerlendirir. Tamamen hak vereceğimiz bir yönü vardır bu kızgın ve alaysı değerledirmenin. Ancak nihilizm meselesinin böylesi bir karikatür halinde hükme bağlanması olanaksızdır. Dolayısıyla Dostoyevski de, elbette bir edebiyat dahisi olarak kendi -milliyetci ve muhafazakar- tezini dolaysızca sunup konuyu bir çırpıda bitirmiş olmaz; aksine kendi teziyle çelişmek pahasına Cinler’i derinleştirir.

    Dostoyevski burada nihilistleri alayla mahkum ederken, nihilizmin sorusunu aslında geçiştirmeye ve savsaklamaya çalışmaz. Cinler‘in gelmiş geçmiş en büyük politik romanlardan biri olmasının sebebi, yüzeydeki alaysılığına rağmen, kendi tezinin çazibesine kapılıp gitmeksizin meseleleri karakterler aracılığıyla derinleştirmiş olmasıdır. Bunu, özellikle romanın asıl kahramanlarının aynı zamanda Şatov ve Kirilov olduğunu düşünürsek anlayabiliriz: Dostoyevski, politik hasımlarını kolayca hicvederken, o alanda açılmış olan politik sorunu, “Tanrı sorunu” olarak belirtebileceğimiz bu meseleyi, kendi örtük varsayımlarına rağmen, aynı kolaylıkla hasır altı etmemektedir. Nihilizmi, belki nihilistlere bile rağmen, yaşadığımız dünyanın bir septomu olarak algılamakta ve değerlendirmekte ve bu tartışmayı sürdürmektedir. Çünkü nihilizm, ifade etmeye çalıştığım gibi, sağı solu bombalayıp yakalım-yıkalım meselesi olmanın ötesinde, temelde modern politik gerçekliğin ve onun dayandığı uygarlık biçiminin belirleyici kodlarına yönelik bir krizin işareti olarak ortaya çıkar. Dostoyevski nihilistlerin, liberallerin, solcuların çözümlerini satirik bir yolla hicvederken, inanç-inançsızlık, bilgi-inanç, aşkınlık, özgürlük ve bağlanma, iyilik ve kötülük, değerler gibi meseleleri, sorgulama konuları olarak devasa romanına dahil eder.

    “Her bilgi, tedirgin vicdanın dibinde yeşermiştir şimdiye dek! Parçalayın, ey gören kişiler, parçalayn eski levhaları!” der Nietzsche Zerdüş’ünde (Cem Yayınları, sf.191). Modern bir ideoloji haline sokulduğunda nihilizm, kaba saba söylemlerle bu epistemolojik ve etik tedirginlikten kendisini azade kılar. Dostoyevski’nin sorun ettiği yozlaşma tam da bu noktada belirir ve tam da bu noktada Dostoyevski, nihilizm sorununa tedirgin bir vicdanı yeniden dahil eder. Onun, kendi teziyle birlikte ve kendi tezine rağmen önemsenmesi gereken yanı burasıdır.

    Politik nihilizm 19. yüzyılda ortaya çıkış koşullarında, yerleşik düzeni tamamen ortadan kaldırmayı, yeni bir toplumsal kuruluş için alan açmayı öne süren bir öğreti ve hareket olarak belirmiştir; buradan gidip her türlü düzenin reddine yönelerek, toplumsal kurumların birey üzerindeki baskısını ve otoritesini reddeden, dolayısıyla hiç’ten başka olumlu cevap bulamayan bir hal alır. Böylelikle, tüm belirleyici toplumsal kurumların ortadan kalkmasını istemeleri, devrimci düşüncenin en uç biçimi haline gelmelerine yol açmış, bu aşırılıkları nedeniyle anarşist düşüncelerle yakınlık kurmuş olsalar da marksistlerden büsbütün ayrışmışlardır. Bir bakıma, Anarşizm-Marksizm bölünmesini ve ayrışmasını derinleştiren şey, anarşizmin içindeki nihilist felsefi varsayımlar olmuştur . Ünlü anarşist Godwin’in politik adalet anlayışında, insanın ahlakını asıl bozan şeyin devlet olduğunu öne sürmesi, nihilizmin hem devlet kurumuna hem de kurum olarak ahlaka karşı çıkışına bağlanmakta zorlanmaz. Ancak aralarında belirgin ayrım çizgileri de sözkonusudur, ki bu bakımdan aralarında ayrışmalar ve dönüşümler de yaşanacaktır.

    Ben politik nihilizm’in iki yöne birden işaret etmesi nedeniyle önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum: Hem bir öğreti, hem de zamanımızın gerçekliğinin sahip olduğu derin bir sorunun tezahürü olarak nihilizm -uygarlığın kurucu ilkelerinin, açık ya da örtük yasa’nın kendi bağrındaki krizin semptomatik bir yansıması. Nihilizm bu anlamda derin hayal kırıklıklarının sonucudur diyebiliriz; inanç, bilgi ve adalet sorusunu (ve sorununu) harekete geçiren hayalkırıklıklarının.

    kaynak: https://mutlaktoz.wordpress.com/
  8. dostoyevski yeraltından notlar kitabına şu cümleyle başlar: ''ben hasta bir adamım. gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben. sanıyorum, karaciğerimden hastayım. doğrusunu isterseniz, ne hastalığımdan anladığım var, ne de neremin ağrıdığını tam olarak biliyorum.'' kitap ilerledikçe anlarız ki o hastalık karaciğer hastalığı değil nihilizmdir. ''her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır'' diye devam eder rus yazar. hatta daha ileri gider ''bilinç bir hastalıktır'' der. işte bu bilincin arkasındaki felsefe nihilizmdir. karakter hayata tutunmak için bir neden arar. başka insanları hayata bağlayan hiçbir şey onun için bir neden değildir. o neden'i arar, bulmak zorundadır, çünkü eğer bulamazsa hayatın bir anlamı olmadığı ortaya çıkacaktır. bulamaz ve çıkan sonuç kocaman bir hiç'tir. hiçlik ve anlamsızlıkla baş başa kalan insan ya bu anlamsızlıkla devam eder hayatına ya da aktif nihilizme geçip hayatına son verir. işte bu noktada neden ''inadına'' yaşamaya devam etmeliyiz sorusunun cevabını fransız yazar albert camus veriyor. (bkz: sisifos söyleni)