1. sosyal medyada gözüme çarpan bir durum. harika ötesi bir şey, mükemmel ötesi bir insan, muazzam manyak bir sanatçı...

    harika neyine yetmiyor? mükemmel neyine yetmiyor? muazzam neyine yetmiyor?

    bu sıfatlar tek başına yeterli değil mi?

    ben bile yazarken iyinin yanına, güzelin başına gereksiz yere "çok" getirmemeye çalışıyorum.
  2. bu tüketim ve her istenene kolayca ulaşılabilen dönemde niteliklerin anlamını yitirmesinden kaynaklanıyor. bir de altında içgüdüsel olarak kendine toplumda bir yer edinme çabası da olabilir.

    dinlenen her müzik muhteşem, okunan her kitap şahane, izlenen film harikadır. ama bi dakka. bizim bir üstünlüğümüz, ayrıcalığımız olmalı. o yüzden bizim dinlediğimiz müzik muhteşem ötesi, bizim okuduğumuz kitap en şahane ve bizim izlediğimiz film harikalar harikasıdır. en en en biziz. en çok bize soracaksınız.
    one
  3. aklıma şunu getirmiştir
  4. çok iyi bir başlık olmuş. bu konu hakkında benim de söyleyeceklerim var.

    ben bu durumu özellikle arkadaşlarımın ilişkilerini dinlerken fark ediyorum.başlıyolar konuşmaya gören de yeni bir leyla ile mecnun sanır çifti. vay efendim şöyle dedi, ben ona şöyle yaptım, sonra bana hediye aldı, sonra gittik gezdik. hepsi yapmıyor ama yapan da illallah dedirtiyor arkadaş. işin komiği sadece kendilerine yapıldığını düşündükleri şeyi ya da sadece kendi ilişkilerine özelmiş gibi anlattıkları olayları ben en azından iki, üç kere başka isimlerle başka kişilerden dinlemişimdir.
    çok düşündüm acaba kıskançlık mı yapıyorum diye ama yok. hadi insan arkadaşlarını anlıyor(katlanıyor) da bazen bunu yeni tanıştığın kişiler yapıyor. aşk desem bana da yazık, ben susuyorum tüm konuşma boyunca sen ne kadar harika olduğunuzdan bahsediyorsun çift olarak. böyle durumlarda biraz daha cesur olup bana ne deyip uzaklaşmayı o kadar çok istiyorum ki ama gel gör ki yapamıyorum.

    bir de yemek meselesi var. sorsan herkes şahane yemek yapıyor. kendisi yapmasa da mutlaka annesi,anneannesi ya da hiç olmadı bir tanıdığı yapıyor. olabilir tabii mümkün böyle şeyler ancak bir şekilde; bahsedilen,şahane yemek yapan kişinin yaptığı bir şeyi yiyosunuz yani nerdeyse ömrünüz boyunca yediğiniz poğaçadan, çorbadan, patates kızartmasından bir farkı yok. yapan kişi de sürekli övüldüğü için siz de övmek durumunda kalıyorsunuz.üzerinizde bir baskı var ister istemez.sonra ben gerçek düşüncelerimi dile getiremediğim için ( neden çünkü ayıp olur diye yetiştirildim ) kendi kendimi yiyip bitiriyorum.

    bunlar yetmezmiş gibi (yukarıda bahsedilmiş) şimdi bir de herkesin dinlediği şahane müziklere, efsanevi filmlere, çok derin anlamlı ,öyle kolay kolay anlaşılamayan kitaplara maruz kalıyoruz. çabucak bitmesini temenni ettiğim bir durum ama sanırım bu durum insanlık var olduğu sürece devam edecek.
  5. günlerdir üzerine yazmak istediğim bir konuydu. ortamı forum havasına sokmadan doğru başlığı bulmaya çalışıyordum. iyi olmuş böyle, elinize sağlık.

    esasen söylemek istediklerimin büyük bir bölümünü one, başlığın 2. yorumda özetlemiş.* aynı cümleleri tekrar etmeden üzerine birkaç fikrimi eklemek isterim.

    bir kişinin bir eseri/fikri muhteşem, harikulade, şahane bulmasında, o eseri hayatının en merkezi, en yüksek noktasına koymasında hiçbir sakınca yoktur. bunu açıktan ifade etmesinde de hiç bir sakınca yoktur. önemli olan bu kavramların altını, nedenleri/hissettirdikleri ile birlikte doldurabilmektir. beğeni oldukça göreceli ve kişisel bir durumdur ve yargılamak pek yerli değildir.

    burada ki temel problem, kendi beğeni kriterlerini otorite/konunun tek doğrusu olarak kabul edip, gayet subjektif bir yaklaşımla o eseri baş yapıt, olmazsa olmaz, mutlaka görülmeli/okunmalı/yaşanmalı addetmek, "herkes ondan keyif almalı, aynı keyfi almayan anlamıyordur!" gibi ifadelerle nitelemektir.

    sanat ve estetik gibi tek bir doğrusu olayan kavramlarda fikir beyan ederken altın kural, "bence...", "bana kalırsa..." gibi kalıplardır. insan, fikrin salt ona ait olduğunu ifade ettiğinde, eleştirme ve aksini iddia etme hakkı baki kalmak kaydıyla, hiç kimsenin ona fikrinin mutlak yanlış olduğunu söyleme lüksü yoktur.

    özellikle eleştirmenler bir cümleye salt kendi fikri olduğunu belirten bir tanımla başlama naifliğini göstermekten kaçınır. çünkü bu naifliğin fikri/eleştiriyi yavanlaştırdığını, otoritesine zarar verdiğini, öz güven eksikliğini açığa vurduğunu düşünür. hatta bu naif olmama durumu eleştirmenlik ve hitabet kurslarında ders olarak anlatılır. bu kibrin diktatörlükten hiçbir farkı yoktur. fikirlerin ucunu açık bırakma, kesin ve keskin ifadeler kullan, dayatmacı ol, hedef kitlenin seni sorgulamasına izin verme, otoritene zeval gelmesin.

    kibir, insanlığın içinde bulunan bir hastalık belki de. hiç kimse kibrin sağlıklı bir duygu olduğunu ifade etmez ama, hepimiz az ya da çok, o veya bu şekilde aynı yanılgının içine düşebiliyoruz.