• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (10.00)
obabakoak - bernardo atxaga
bask edebiyatının en önemli yapıtlarından biri olarak gösterilen obabakoak, gözlerden ırak bir bask köyü olan obaba'daki farklı yaşamları anlatır. obaba masumlar ve entelektüeller, çobanlar ve okul çağındaki çocuklar ile doludur. sayfaların arasından terk edilmiş bir kadın öğretmen ya da kültürlü fakat kendinden nefret eden bir cüce size fısıldar. karanlık gizli eğilimlerin iğneleyici bir mizah ile iç içe geçtiği bu hikâyeler kolajında, kasaba dedikodusunu, günlüklerden yapılan alıntıları ve tabii ki edebiyat kuramlarını bulacaksınız. atxaga'nın kendine özgü ve ironik üslubu kurmacanın sınırlarını zorluyor. "tüm toplumlar, en küçük olanları bile, görülmeyen ama görülmedikleri için gerçekliğinden bir şey kaybetmeyen duvarlar örer ve tüm olumsuz, kötü kokulu şeyleri duvarın dışına fırlatır. tıpkı şu öyküdeki, kendi topraklarındaki ayrıkotlarını temizleme zamanı geldiğinde, gecenin karanlığından faydalanarak kardeşinin çiftliğine yönelen kötü yürekli bağ sahibi gibi." (tanıtım bülteninden) (kitap bilgileri idefix'den alınmıştır.)
  1. şimdi nasıl denir, hangi yeti ile açıklanabilir okuduğumuz metinler bilmiyorum. bir okuma analizi yaparken amaç tüm yönleriyle ifşa etmek mi olmalıdır yoksa aldığın hazzı kendi uygun kelimelerinle damıtıp ifade etmek mi?

    şunu söylemeli, obabakoak beni oldukça şaşırtan sıra dışı bir metin oldu. burada kastettiğim, okuma planımda hangi kitapların bana ne şekilde zevk vereceğini az çok kestiririm. bu ön yargı, yersiz bir hüküm olsa da genelde tutuyor. yalnızca usta ile margarita kırmıştı enfes biçimde bunu.

    neyse, elimizde muazzam bir labirent var. eğer sizinde evinizin bir köşesinde veya aklınızın bir köşesinde bernardo atxaga yapıtı duruyorsa kesinlikle bir labirentin içine balıklama atlamanıza çok az var.

    bask yazar bernardo atxaga, okuru post modern bir ikileme düşürüyor, okuduğunuz şey bir roman mı, bir öykü kitabı mı? hani, nedir diye soruyorsunuz. ki kurmacanın süzgecinde de karakterler 19.yüzyıl edebiyatı ve 20. yüzyılın ortalarında filizlenen post modernizm kuramları eşelerler. bir dilin edebiyat olmadıkça yalnızlaşacağını vurguluyor bernardo atxaga ve dolayısıyla bu enfes kolaj metinde dile değinirken obaba kasabasındaki insanların da yalnızlığına dokunuyor.

    obaba bir taşra kasabası. yağmurlu, dolayısıyla rutubetli ve kasvetli bir hüviyete sahip. insanlar pozitif bilimlere mesafeli bu nedenle dogmatik ögelerin temsiline sığınmışlar. fakat batıl inançların kurduğu yerleşkede yalnızlaşan insanlar da, bu kasabada kendilerine ait bir yerleşik bir ütopya kurmaya çalışıyorlar. nitekim ilk öykü olan, esteban werfell öyküsünde, din ve ideoloji çatışmasına takılmış, hayatının büyük bir kısmını bu ikilemden doğan bir yanılsamaya kaptıran genç bir adamın geçmişini anımsamaya çalışmasında yakalanıyor. almanya'da iyi bir hayat geçirmiş olan baba, oğlunun almanca öğrenmesi için gösterdiği çaba da hem bask diline yönelik bir imgelem olurken hem de modern bir adamın taşra kasabasında yaşadığı özlemde damgalanıyor.

    öykülerin geri kalanında da, obaba kasabasının yalnız insanlarını, onların ucuz beklentilerini ve püf diye sönen hayallerine rastlayacaksınız. sonuçta bir ihtişamsa eğer kanıksanan uzaklık, yörenin insanlarında bu çok var.

    benim üçüncü bölüm olarak nitelendirdiğim son kelimenin peşinde bölümü metinlerarasılık faaliyetlerinin havada uçuştuğu bir bölüm. buradaki ilk anlatı julio cortazar'ın cinayeti gördüm öyküsüne paralel biçimde karakterimizi geçmişe sürüklüyor. yıllardır tozlu çekmecelerde unutulmuş bir fotoğraf karesindeki, ilgi çekici bir bölümle beraber paranoyakça bir işe atılıyorlar ve eşeledikçe teorilerinin doğruluk ihtimali artıyor.

    fakat araya bir girelim, kitabın ikinci bölümü, villamediana halkı onuruna dokuz kelime kısmında atxaga lafı elektroşok tedavilerine getirir. ve dokuz kelime içinde bir karakterin kasabada yaşadıkları anlatılır. bu elektroşok değinimi uzun bir süre hasır altında kalıyor sanıyorsunuz ama işte usta işi bir biçimde atxaga okuruna serinkanlı olmasını fısıldıyor.

    velhasıl son bölüme geri dönelim, son kelimenin peşinde kurmaca labirentinin zirve yaptığı, bir öykü kolajı resmen. karakterler yolculuklarında fotoğraftaki esrarengiz durumun peşindedir, burada bir öykü içindedirler. bununla birlikte yolda giderlerken kendilerine öykü anlatırlar. ki öykülerden biri borges'in olağanüstü masallarantolojisinde de yer alan muazzam bir öyküdür. bu öykü yağmurunda gelen öyküler ve ardından yapılan kuramsal tartışmalar öğretici sonuçlara gebe.

    neticede fotoğraftaki gizemi çözmek adına doktor arkadaşıyla birlikte amcasının öykü okuma gününe davet edilen ikili yolda yaşadıkları öykülerle zenginleşir ve keyifli bir gün geçirirler.

    açıkçası bu bölümden sonrası lynchvari bir gerilim ve son bölümde nakavt alan bir okur bırakıyor elde. elde kalan yalnızca bu mu, hayır.

    muazzam bir edebiyat şöleni. bitmesin istediğiniz.

    ekleme: belki de kitabın en etkileyici ve imgesel bölümlerinden birini aktarmayı unutmuşum. 19. yüzyıl edebiyatına tutkun sevgili amcamız gördüğü bir rüyadan hareketle bir öykü çıkarır ortaya. basklı, eski bir yazarın kendisine yol göstermesi işlenir. kimsenin olmadığı denizin ortasında ıssıza düşmüşçe kalan bir adaya hücum eden bir gemideki insanları görürler. burada amcamız sorar basklı yazara, kimdir bunlar?

    muhtemelen dante'nin ilahi komedyasından aldığı ilhamla metaforik bir anlatı sunuyor. basklı yazar vergillius olurken amcamız da dante'nin ta kendisi olmaktadır. gemidekiler kim mi?

    dili yoksun kılacak erkler ve taşralılar işte, her kimseler onlar.