1. neden böyle birdenbire neden böylesine acimasizca bilinmez fakat okumak sizle diğerleri arasına yazarın kitaptaki evreni kadar bir set çekiyor. niteliksiz insanlar uzaklaşıyor, okuyan birey bütün gereksizliklerden uzakta mutlu olacağını düşünurken bunun kibir olduğunu fark etmiyor. set ise boşluktan ibaret. okumak yalnizlastirir.
  2. bilen susar çünkü.
  3. çevrenizdeki insanların cahil olduğuna delalet eder..
  4. e ben zaten yalnız olduğum için okuyorum. ne olacak simdi? tek motivasyonum bu olmasa da önemli bir etken.

    yalnız insanın işidir okumak ve bunun sonucunda okudukça yalnızlaşmak.

    ne kadar dogru bilmiyorum ama fakir eğlencesi diyorlar kitap için. yaşayamadığı şeylerin okuyarak dolaylı yoldan deneyimlenmesi belki de kastedilen.
  5. çünkü insan anlıyor ki, içine en yakından geçen tren; intihar etmiş bir şairin dizeleriymiş.
  6. çok farklı bir duygu aslında. mesela kitaplarda bulduğum ortam o samimiyet o gerçeklik insanlarda yok ondan galiba ne zaman kitap okusam insanlardan bir adım daha uzaklaşıyorum. o yapmacık, arkadaş iş çeviren, sinsi hallerini daha iyi görüyorum ve onlardan biraz daha soğuyorum sonra ben uzaklaştıkça onlarda uzaklaşıyor uçsuz bir yalnızlığım oluyor kendime has başlarda güzel gelen bir yalnızlık ama sonraları bunaltan bir yalnızlık...
  7. bilemiyorum bana pek doğru gibi gelmedi. ben okudukça bunları tartışacağım, konuşacağım insanlar arıyorum. hatta kendi kitap kulübünü kuranlar vs. çok hoşuma gider. bir yandan da doğru tabi. çünkü gündelik hayatta garip diyaloglar yaşanıyor. anlaşılamama durumları da çoğalıyor. karara varamadım.
    sezgi
  8. belirli dönemlerde, toplumun aydınlarında gözlemlenebilen bir durum. ancak toplumcu düşüncedeki aydınlarda pek bunun örneğini, yüceltilmesini görmedim. attila ilhan gibi uğur mumcu gibi aydınlara baktığım zaman pek rastlayamıyorum buna aslında.

    halk içerisinde ise aslında yaşanabilecek olağan bir durum gibi olsa da rahatsız eden örnekleri de mevcut. modern dönemde bireyselciliğin, maddeselciliğin ve dolayısıyla hazcılığın artışı ve buna bağlı olarak tüketimin yaygınlaşması(maddi ve manevi bir tüketim kültürü bu bahsettiğim) insanları bu noktaya doğru evirmeye başladı. çok fazla yalnızlık temalı şiirler, yazılar, yalnızlığın bir erdem ve statü belirgeci olmaya başlamasını gözlemlemek pek zor değil. insan, okudukça bunu paylaşmak ister gibi geliyor bana. en azından bende öyle oluyor. ilgi alanımdaki konuları açabileceğim, paylaşabileceğim çok fazla arkadaşım olmasa da olanlar yetiyor. okumayan, öğrenmeye meyli olmayan arkadaşlarıma ise yeri geldikçe bazı şeyleri telkin etmek daha doğru geliyor bana.

    insanın bireyselliğini ve egosunu ön planına koyup ben nesline doğru evrilmesi ile toplum içindeki yargılar ve insanın psiko-sosyal algısı değişmeye başladı. herkesin kendini dev aynasında gördüğü, tüketimi bilinçli ya da bilinçsiz hayatının merkezine koyduğu bir çağda yalnızlaşmak bir tür zorunlu sonuç haline gelmeye başladı. tabii yalnızlıktan ne anladığımız da önemli. aile, arkadaş ve sevgili/eş üçgeninden birisine sahip olmadığında kendini yalnız hisseden insanın ne ölçüde yalnız olduğu tartışılmalıdır aslında. özellikle de sevgili/eş yokluğunu abartıp hayatının merkezine koyan ve bunun sürekli eksikliğini yaşayan insanların aynı zamanda okuyup kendini fildişi kulesinde görmesi açıkçası bana komik geliyor.

    hiç kimseye sahip olmamanın verdiği yalnızlık ve çaresizlik hissi ile sevgilisinin/eşinin olmamasını yalnızlık ve çaresizlik olarak gören kişinin hissi kıyas edilebilir mi sizce? soruyu sorunca bile alaycı bir gülümseme beliriyor yüzümde. tabii ki insan sevgili/eş yokluğunu olumsuz görebilir, bunun özlemini duyabilir ama bunu yalnızlık gibi başlı başına sıra dışı bir kavramın içine hapsetmesi de yine saklayamadığı egosunu farklılaştırarak göz önüne koyduğu bir hareket değil midir?

    okudukça yalnızlaşmanın bir diğer kilit noktası da bence umutsuzluk. farklı bir dünya içine girip, farklı bir alemde yaşayıp ufkunu geliştiren bir insanın normal hayata döndüğünde yaşadığı çelişki, ciddi bir umutsuzluk hissine dönüşüyor. ancak...

    gazi paşa, çağının belki de en entelektüel en donanımlı insanıydı. ancak asla manda ve himaye gibi fikirlere kapılmayıp saray çevresinde maddi refahı kovalamayıp, geleceğini ve hayatını riske atıp milleti için kelle koltukta mücadeleye girişmiştir. tabii ki asker olmasını bunun sebepleri arasına koyabilir ama o dönemde saray çevresinde ingilizlere zihniyet olarak esir düşen ve kendi refahını ön plana koyup milletin mücadelesinden uzak duranlar da olmuştur. gazi paşa'nın bütün entelektüel birikimi, hayat görüşü ve ufku cahil kalan anadolu halkı ile çelişiyordu. ancak o anadolu halkına asla küsmedi. fildişi kulesine asla çekilmedi ve milleti için çalışmaya devam etti. umutsuzluğu asla hayatına sokmadı. bir sözünde "umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. ben umudumu asla yitirmedim." diyerek hem hayat görüşündeki belirli bir diyalektiği ortaya koymuştur hem de entelektüel donanımına rağmen yalnızlaşmamayı göstermiştir.

    benliğinden sıyrılmak, toplumcu çizgide olmak(herkesin yapabileceği, karakterine ve hayat görüşüne uygun bir şey değil tabii ki), umudu hiçbir durumda yitirmemek ve tüketmenin esiri olmamak galiba okudukça yalnızlıktan uzak kalmanın yollarından birisi. yalnızlığı istemek, bununla mutlu olmak çok daha farklı ve saygı duyulası bir tercih tabii onlara lafım yok. ancak okumak ve bir şekilde entelekütel birikim yapmak insanı her zaman yalnızlığa sevk etmez. okumak sadece bunun bahanesi gibi geliyor bana.
    ae
  9. böyle bir süreç gerçekten var.

    insan okudukça yalnızlaşıyor, maalesef.
  10. (biz:)#41461 insanlar neden kitap okumaz sorusuna bir daha göz atın derim.
    tanpınar da böyle düşünüyor: okuyan insan yalnızdır. hele bizim memleketimizde diye devam ediyor, yazısına.