1. olumlayış ve yadsıyış, insanın obje dünyasındaki serimlenişinde objelerle girdiği münasebetlerin kaçınılmaz neticeleridir.

    şey'le münasebete giren insan, bu şey'e yoldaki bir taş diyebiliriz, taş ayağına çarpar çarpmaz bir olumlayış ve yadsıyışın pençesine düşer. taş, taş olan şey'lere benzediğinden, sert olduğundan, çarptığında ayağını ağrıttığından ve taş olmayan şeylere benzemediğinden mesela bir yaprağa ya da yaprağa ayağın değdiğinde oluşan acıma reaksiyonunu vermediğinden dolayı taş'laşır.

    bu taş'laştırışın öznesi ikincil olumlayış ve yadsıyışın insanıdır. 'mantıklı' insandır.

    bir de aynı sahneyi birincil olumlayış öznesi bir canlı formu ile düşünelim. ortaya şöyle bir şey çıkıyor;

    ' yolda yürürken birden 'aaaah' diye bağıran bir insan. '

    bu insanda taş nereye gitti? daha doğru soru şu; birinci sahnedeki `taş` nereden geldi? cevap besbelli 'mantık'tan geldiğidir. imdi bu iki tür olumlayış ve yadsıyışın farkı olan mantığın dinamiğine inelim. mantığın oluşması için bir realite yaratımı gereklidir. bu realite yaratımının muhtevasını anlamak için sorulacak soruyu nietzsche sormuştur. o da şudur;

    ' acaba mantıksal aksiyomlar reel olana uygun mudur, yoksa reel olanı, 'realite' kavramını bizim için yaratacak olan olan ölçütler, araçlar mıdır? '

    cevap verir sorusuna nietzsche;

    '' birincisini onaylayabilmek için yine de belirtildiği üzere, var olanı daha önce tanımak gereklidir ki bu muhakkak ki öyle değildir. şu halde, bu ilke gerçeğ'in bir kıstasını içermemektedir. tersine neyin doğru olarak geçerli olacağı üzerine bir emri, imperativi içermektedir. tut ki böyle kendi kendine özdeş 'a' var olmasın, mantığın her ilkesinin ( matematğin de) şart koştuğu üzere eğer 'a' bu zahirilik ise bu takdirde mantık sadece zahiri bir dünyayı şart olarak koşmuş olacaktır. filhakika biz o ilkeye onu sürekli olarak doğrular görünen sonsuz bir tecrübenin izlenimi altında inanıyoruz. 'nesne' (madde) 'a'nın asıl dayanağıdır; nesnelere inancımız mantığa inancımız için şarttır. mantığın 'a'sı atom gibi 'nesnenin' ona göre oluşturulan konstrüksiyonudur. biz bunu kavramamak suretiyle ve mantıktan gerçek varlığın bir ölçütünü yaptığımızdan, bütün o hipostazları töz, yüklem, mef'ul, özne, aksiyon v.s. realiteler olarak vazetmek zorundayız: ve onları realiteler diye vazederiz. ''

    yani sorunun ikinci kısmını olurlar nietzsche. mantığı yaratan realite yaratımları taş'ı taş'laştırandır.

    mantık evvelindeki, ikinci sahnedeki insanda yani realite yaratım prosesine henüz dahil olmamış insanda 'taş' sadece kendisinin canını acıtan bir nesnedir. taş değildir.

    şimdi can alıcı soru şu; `hangi insan daha insandır? `

    taş'ı taş'laştırıp taş oluşunun üzerine mantık olumlaması ve yadsıyışı yapan, kendi acısından daha ötesi kendi'sinden kaçınılmaz olarak uzaklaşan insan mı?
    yoksa sadece kendisine fokuslanmış, sadece kendisini olumlayan ikinci sahnedeki insan mı?

    elbette ikinci sahnedeki insandır. çünkü bu insanın mantık evveli 'mantığı' insanın olması gereken mantığıdır. neden?
    post-mantıksal mantık çözümlemeleri duyuları köreltir. ikincilliği yaşatır hep. taş ile ve onu taşlaştıran onun karşıtları ile ilişiğe girerek primitif duyumsallığını örtükleştirir. illüzyoni bir karşıtlıklar silsilesi ile hissedişlerini sayrılaştırır. bunu neden yapmıştır peki insan? yani mantığa neden sarılmıştır, bu kolaycılığa kaçmıştır? şöyle der nietzsche;

    '' gerçekte mantık bizim yarattığımız uydurma cevheriyetler için geçerlidir. mantık tarafımızdan vazedilen bir varlık şemasına göre reel dünyayı kavrama girişimimizdir. daha doğrusu kendimizi formüle edebilir, önceden hesaplanabilir kılmaktır. '' güç istenci sf 263

    lâkin naturâl oluşluğun böylesi hesapları yoktur. üzerinde sayılar olmayan bir zar'ın atılışında olmaklıktır insanlık.