1. bıkmış hazin hastaneden, perdelerin pespaye beyazlığında
    kasvetli duvarda haça doğru çıkan iğrenç tütsüden usanmış canlı cenaze
    sürünüyor sinsi sinsi doğrultup kamburunu
    ve, çürük tenini ısıtmaktan çok, taşlardaki güneşi görmek için
    ağarmış kıllarını
    tatlı ve bol bir ışığın kavurmak istediği pencerelere yapıştırmaya gidiyor.

    harlı, yanan bir ağız mavi göğe hasret
    bir zamanlar hâzinesini solur gibi
    henüz toy bir gençken ve de bakirmiş gibi teni bir zamanlarki kadar
    kirletiyor ılık, altın camları öpüp birden.

    unutmuş dehşetini kutsal yağların adam
    esrik! şifalı bitkileri, saati, yatağı,
    öksürüğü unutmuş; ve kiremitlerde akşam
    kanarken, ışıl ışıl gökyüzünde bakışları
    kuğular gibi güzel altın kadırgalarda,
    sularda uyuyorlar...
    burcu burcu bir ırmak...
    uyuyorlar anılarla dolu bir kayıtsızlıkla
    çizgilerinin zengin ışığını sallayarak.

    böylece, tiksinsem de katı ruhlu insandan,
    tıkınmak mutluluğu içine yuvarlandım ,
    çocuğunu emziren kadına sunmak için
    yemek denen çöplüğün ardı sıra dolandım.

    kaçıp yapışıyorum bütün pencerelere
    sonsuzun sabahının yaldızladığı sofuca;
    camlarında kutsanmış, arınmış çiğler ile
    omzumu pencerelerden dönüyorum yaşama.

    kendimi aynada melek gibi görüyorum
    pencere sanat olsa, koyu bir gizem olsa,
    seviyor, yeniden doğmayı,
    götürsem diyorum düşümü
    güzelliğin yeşerdiği ufuklara!

    ama heyhat!
    tutsağıyız şu yalan dünyanın
    kendi evimde bile iğreniyorum ondan
    o rezil, o berbat soluğu budalalığın
    burnumu tıkamaya zorluyor beni her an.

    ey acıyı bilen ben, bir çaresi var mıdır
    canavarın sövdüğü şu camları kırmanın,
    ve düşmek pahasına sonrasızlık boyunca
    tüysüz kanatlarımla havalanıp kaçmanın?