1. saate bakmak

    varsın her şey sonraya kalsın
    sonraya, en sonraya
    sözgelimi iki bin altı yüz kırk bir mil. bir papatya ne kadar uzağı görebilirse
    o kadar yakın kalplerimiz birbirine
    ölü bir denizi bile bir tartışmaya çevirdik
    kayaları taş devrine göre ölçtük biçtik
    kalemlerimizi kesilmiş çiçek sapları gibi attık
    kapıları açarken birbirimize ağladık.

    (ne kadar da çok severmişiz birbirimizi
    sahi ne kadar da çok severmişiz
    yıllarca, yüzyıllarca öpüştük
    sigaralar tuttuk, içkilerin en iyisini sunduk
    istersen bu gece burada kal, dedik
    sağlığımızı sorduk, bir sürü ilaç adları saydık
    sık sık görüşelim, olmaz mı dedik
    iyi bildiğimiz ne varsa yaptık, ayrıldık
    ortada
    her zamanki gibi bir karanfil kaldı.)

    köşedeki tütüncü silaha çevirdi sigaralarını
    ödemesi çok güç sigaralara
    manav yarı anlamlı güldü biz geçerken
    eriklerden, çileklerden, o canım kirazlardan bile utanmadan
    hani o çocukluk küpesi olan kirazlardan
    hani rengi içimize göre değişen: mor, mavi, pembe, sarı
    ilk defa merhaba dedi bir balıkçı
    çırparaktan elindeki suyu ölgün bizlere
    sigarası dudağında:merhaba!
    ya peki biz ne dedik, ne dedik
    yoldaki bir taşı şöyle bir kenara koyduk
    yakamıza rastgele bir çiçek iliştirdik
    su satılan dükkanlara baktık, yüzümüz cam cam ışıdı
    ve leylak kokuları gibi kendi kokumuza uzandık
    köşeyi döndük, bütün köşeleri hızla döndük
    su birikintilerinin ağaçlandığı eski bir sokağın tarihinde
    şöyle yazdı:
    her şey sonraya kaldı.

    ey ayaklarımızın dibindeki yoksul gül
    gölgesi yüreklerimizin
    öfkemiz sevgiye benziyor şimdi, sevgimiz öfkeye
    ve tartışmaya çevirdiğimiz deniz ölüler bırakıyor
    çıplak ölüler
    birbirine kenetlenmiş ölüler halinde.

    bir otobüse biniyoruz, sahiden biniyor muyuz
    söyle, nerde “göğe bakma durakları”, nerde
    birinin elinde gazete ve süt
    gazete mi, evet gazete
    bütün manşetler tutsaklığı ve yenilgiyi çağrıştırıyor
    paramızı veriyoruz, üstünü alıyoruz, bozuk paralar
    cebimizde nikel
    cebimizde sarılmış ölüler halinde.

    her şey bir hızlı adım olmamaya
    ama dün gibi taşıdığımız bir umut gözlerimizde
    saatlerimize bakıyoruz hiç yoktan
    çok uzaklara bakmaktır, diyoruz, durmadan saate bakmak
    yemyeşil bir su takılıyor akrebe, bir çavlan
    yüzü akide gibi parlayan bir gün takılıyor yelkovana
    anılardan anılardan çoktan vazgeçtik
    yaşadığımız bugün nasıl
    güzelliğimiz hangi güzellik.

    biliyor muyuz, hayır, bilmiyoruz da
    acılarımızdan bir yaz kurduk onarıyoruz
    belki bir hazırlık bu başka yazlara
    yakın yazlara, uzak yazlara
    çünkü her şey eskiye kaldı, anılar bile
    her şey, ama her şey eskiye kaldı
    vakit yok bir daha yemyeşil eylül tramvaylarına