• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.13)
sahilde kafka - haruki murakami
kafka tamura on beş yaşına girdiği gün evden kaçar. uzun zamandır planladığı bu kaçışın nedeni babasının yıllar önce dile getirdiği uğursuz kehanettir. ama babasının bir düzenek gibi içine yerleştirdiği kehanet gölge gibipeşindedir kafka ilk kez aşkı ve tutkuyu yaşarken gizemli bir cinayetle kehanetin ve kaderinin düğümleri çözülmeye başlar.

sahilde kafka, xxi. yüzyıl edebiyatına damgasını vuran, kitapları bağımlılık yaratan kült yazar haruki murakamiden, hayatın yavan gerçekliğine karşı büyülü bir dünyanın kapılarını açan bir roman.
  1. bendeniz nakata, biraz akılsızımdır ama kedilerle konuşabilirim.
    ssri
  2. karakterler özgün, kitap akıcı, kurgu da gayet başarılı lakin finali az biraz havada kalmış gibi.
    kitabın adı da cuk oturmuş diyebilirim.

    !---- spoiler ----!

    kfc albay sanders'ı olsun, kedilerin kalbini söküp yiyen johnie walker'ı olsun, kedilerle muhabbeti olan nakata dayı olsun eğlenceli de aslında

    !---- spoiler ----!
  3. oedipus kompleksinin çıkış noktası olduğu bu kitapta, kafka isimli on beş yaşındaki bir çocuğa eşlik ederiz. karakterlerin çok olmasından mütevellit ana karakter dışında içi boş kalan ve işlense daha tat alınabilir olacak olan yan karakterler var. olay örgüsü iyi işlenmiş olsa da kitabın sonunun belirsiz kalmasından hoşlanmadım. oedipus kompleksinin gerçekleşip gerçekleşmediğiyle ilgili bilgi verilmiyor ve bu kehanetin gerçekleşmiş sayılması için ona inanmak yeterli mi sorusunu doğuruyor. ama buna rağmen eğlenceli yanıyla bir çırpıda okutturuyor kendini.
    sezgi
  4. harika bir kurgu. on beş yaşındaki bir çocuğun evden kaçmasıyla başlayan ve sizi alıp sürükleyen bir kitap. tek bir satırını okuken bile sıkılmayacağınız bir kitap.
  5. başladıktan 100 sayfa sonra bitse de gitsek diye sıkıla sıkıla okuduğum kitap. muhteşem bir kurgu görebilmiş de değilim, oedipus işte. yan karakterlerin hakkını vermek lazım tabii. ha ama pişman mıyım okudum diye? kitaptır neticede.
  6. "belki de dünyadaki hiç kimse özgürlüğü arzulamıyordur. arzuladıklarını sanıyorlar sadece. her şey bir ütopya. eğer ellerine özgürlük gerçekten geçecek olsa, çoğu insan ne yapacağını şaşırır. insanlar aslında özgürlüklerinin kısıtlanmasından hoşlanırlar. jean-jacques rousseau medeniyetin insanoğlunun çit yapmaya başlaması sonrasında doğduğunu söyler. çok haklı. tüm medeniyetler çitle çevrelenmiş esaretin ürünüdür. avustralya yerlileri farklı gerçi. onlar, çiti olmayan bir medeniyeti xvii. yüzyıla kadar sürdürmeyi başarmışlardı. sapına kadar özgür insanlardı. istedikleri yere gider, istediklerini yaparlardı. onların yaşamı, kelimesi kelimesine yürüyüşle geçen ömür demekti. yürümek, onların yaşamında en derin anlamı taşıyan metafordu. ingilizler gelip de hayvan beslemek için çitler kurmaya başladıklarında, onlar bu yeni şeye bir türlü anlam verememişlerdi. sonra da, o şeyin ne anlamı olduğunu ayrımsayamamış halde, antisosyal tehlikeli varlıklar olarak kabul edilip çorak arazilere sürüldüler. o yüzden, sen de dikkatli olsan iyi edersin, kafka tamura. nihayetinde bu dünyada, yüksek ve sağlam çitler inşa edebilen insanlar ayakta kalır. bunu reddetmeye kalkarsan, kendini çorak arazilere sürgün edilmiş bulursun."
  7. "hepimizin böyle çöküp gitmesi dünyanın kurgusunun çöküş ve yitim üzerine kurulu olmasından. bizim varlığımız o prensibin gölgesinden başka hiçbir şey değil. rüzgar eser. hırçın rüzgarlar da vardır, insanın ruhunu okşayan rüzgarlar da. fakat tüm rüzgarlar, gün gelir yitip gider. rüzgar cisim değildir. havanın yer değiştirmesine verilen isimdir.
    kulak ver, bu metaforu anlamaya çalış."
    ah nakata ah
  8. sanırım kitabın finalinin biraz havada kalması yazarın finali okuyucunun istediği şekilde yorumlamasına bıraktığı içindir.
  9. orijinal ismi ubime no kafuka olan kitap.
    kafka tamura adında, daha erken çocukluk döneminde parçalanmış aile travması yaşamış saplantılı ve bipolar bozukluğu olduğunu düşündüğüm ergenin, ıslak rüyalarından mürekkeb hallerinin anlatıldığı haruki murakami romanı.
    böylece tanımlayabilsek nasıl da sığ olurdu değil mi? ama gerçek bu sayın okur. ister kabullen istersen kabullenme. ama illaki böyle diye düz adam yaftası yememek adına üzerine bir şeyler yazmayacak da değilim.
    bazı kitaplar vardır ki okurun konu bütünlüğünü ve hikayeye olan hakimiyetini yitirmemesi için detaylarını iyice bir hatmetmesi hatta bazen başa dönüp gözden geçirmesi gerekir. agatha christie ya da gabriel garcia marquez romanları gibi.
    ha işte bu kitap onlardan değil. okurken kendinizi fazla kasmadan; "aman da bir şeyler mi kaçırıyorum" düşüncesinden arınarak kitabın kendine münhasır doğasına teslim olmak gerekir.
    tıpkı franz kafka külliyatında yapılacağı gibi.
    bu haliyle şahsen sahilde kafka'yı roberto bolano'nun 2666'sına oldukça benzer buldum.
    roman, haruki murakami ustalığıyla üst üste geçirilmiş bir çok katmanı bulunun yapboz parçalarını andırıyor. konu bütünlüğü tam olarak sağlanmamış olsa da bölüm bölüm parçalara ayrılmış ve birbirinden bağımsız devam eden olaylar esasında birbirinin perspektifi.
    kitapta neler yok ki? pan'ından tut lut'una kadar. william shakespeare'inden tut ludwig van beethoven'nına kadar. ii. dünya savaşı'ndan, budizm'ine kadar ne ararsan var.
    bolca metaforun yer aldığı fantastik ve grotesk kitapta tam anlamı ile bir doğu batı sentezi yapılmış. anlatılan hikayenin içerisine; kapitalizminden mitolojisine, ezoterizminden sanat algısına kadar batı kültürünü temsil eden semboller, doğu kültüründen aşina olduğumuz spiritüel, mistik, para psikolojik ögeler ile oldukça güzel harman edilmiş. hikaye anlatış biçimi de tamamiyle uzak doğuya özgü sanat algısıyla sunuluyor. okurken gayri ihtiyari, aklınıza mangalar ve japon animeleri ile birlikte hayao miyazaki, hiroshi teshigahara gibi daha nice isimler beliriveriyor.
    bu bakımdan kimi tutucu japon okurlar tarafından murakami'nin "fazla batı özentisi" eleştrilerini hiç de doğru bulamıyorum. çünkü insana özgü sanat, estetik ve hayal gücü olguları sınırların üzerindedir ve ilerleme kaydedebilmesi için elbette birbirinden beslenecektir. ilerleme için bu kaçınılmazdır. aksi taktirde pek püripak sayılamayacak olan insanlık tarihi adına bir gelişim sağlanamaz. zaten ben bu doğuya özgü tututculuğu bir türlü anlamlandıramıyorum. kendimize de yakıştıramıyoruz.
    oysa; elin arthur schopenhauer'u doğu felsefesine öykünürken alkış, haruki murakami yapınca aauv!
    hermann hesse yapınca alkış, orhan pamuk yapınca auv! yok böyle bir şey.
    bu kafaları değiştirmek kompleksleri bir tarafa bırakmak elzem.
    kitaba döndüğümüzde bazı bölümler yer yer akıcılığını tamamen yitirip durağanlaştıkça yoğun tasvir ve teşbihle iyiden iyiye sıkıci bir hal alıyor. kimi zaman da insanın uykusunu açacak kadar heyecanlı hatta erotik bir rotayı takip ediyor. fakat bazı bölümlerde yazarın milan kundera'da olduğu gibi entelektüel mastürbasyonları insanın gözüne sokuldukça irrite edici, yapay bir hal alıyor. kitabın doğasını bozuyor.
    en son nakata adındaki kedi seven karakterden bahsetmeden geçemeyeceğim. kitap boyunca, deyimleri anlamayışı ve dış dünyayı algılayışı bakımından bu karakter bana asperger sendromundan mustarip gibi geldi. kitapta favori karakterimse en ayağı yere basan karakter olan hoşino oldu.
    al başına belayı!
  10. kısa zaman içerisinde birkaç haruki murakami kitabını okudum ve her seferinde karmaşık duygularla kitaplarını bitirdim. yazar hakkındaki genel kanım hikayeciliğinin yeterince iyi olduğu, kurgusunun ve dilinin okuyucu yormadığı, entelektüel sermayesinin engin ve bu sermayenin yazılarında gözlendiğidir. kimi zaman romanları içerisinde kendinizi derste hissedersiniz. bu en çok müzik, bilhassa klasik müzik bahis mevzu olunca anlaşılıyor. popüler edebiyat denmesi haksızlık olsa da başyapıtlar ortaya çıkarması da söz konusu değildir.

    bu romana geçelim. sahilde kafka'daki hikayecilik, her şeyden önce kurgu konusunda sıkıntılı. hikayenin karmaşıklığı veya karakter zenginliği gibi nedenler okuyucuyu yormuyor kesinlikle. öne çıkan sıkıntı kurgu, iki farklı hikayenin sırası ve birleşme yolculukları. hangi karaktere geçerseniz geçin bir önceki hikaye yarım kalmış hissederek okudum romanı. karakter geçişlerinde anlatıcının değişmesi ise beni yeni hikayeye girmeye zorluyor, alıştıktan sonra eskisini unutturuyordu. bu açıdan olumsuz buluyorum kitabı.

    hikaye içeriğindeki anlaşılmaz mistik ögeler sonlara yaklaştıkça can sıkıcı oluyor. her yere girip çıkıyorum ama ne işe yaradıklarını bilmiyorum. olağanüstü mekanlar ve nesneler, sıra dışı ve tüyler ürperten eylemler; hepsi eksik bilgiyle anlatılıyor. her şey eksik, konuşmaya başlayıp devamını getiremeyen bir yazar var sanki karşımda. insanlarla tanışıyorum ama kendilerini tanıyamıyorum, amaçlarını ve rollerini anlayamıyorum. öğrendiğim her şey yarım yamalak, eksik. metaforlar bile kimi zaman amacına hizmet etmiyor veya anlaşılmıyor.

    tamamlanmamışlık hissi romanın karakterlerinde de hissediliyor. hemen hemen bütün ana karakterlerin neden seçildiği, neyi neden yaptıkları muamma. hakkında çok az bilgi sahibi olduğumuz kahramanlar da söz konusu. bunların ilki sakura, diğeri ise hoşima'nın kahve içip klasik müziği sevdiği kafenin sahibi. kafe sahibini görmezden gelsek bile sakura -ki kahramanımız için mühim biridir- fazlasıyla silik ve işlevsiz kalmış. hikayesi eksik ve görevini yerine getirememiş bir unsur olarak aklımda yer etti. bahsettiğim eksiklik ise kesinlikle "nitelikli tamamlanmamışlık" değil. yazarlar kimi zaman mahsus eksiklikler yaratıp okuyucunun tamamlamasını isterler ama bu yöntem roman türü için pek işlevsel olmadığı gibi bahis mevzu bu romanda bunu da hissedemedim.

    kitapta müzik, edebiyat ve felsefeden bahsedilen bölümler ise okunmaya değer. murakami'yi kimi okumak ve dinlemek gerektiğini öğrenmek için okumakta beis görmüyorum.

    hülasa başarısız bir roman olduğunu düşünüyorum. tüm eksiklerine rağmen ziyadesiyle uzun bir yazın olması hasebiyle de zaman kaybı olarak görüyorum. buna rağmen yazarın akıcı ve yormayan üslubu, sevenleri için bu eksikleri görmezden gelmeyi düşündürtebilir.