• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.50)
şairin romanı - murathan mungan
adı yerküre olan bir gezegen. en büyük kara parçası sayılan anakara'da farklı yerlerden farklı nedenlerle odragend'e varmak üzere yola çıkan gezginler. elli yıl sonra yurduna dönen bir bilge şair. yıllarca evinden hiç çıkmadan yaşadıktan sonra, çıraklarıyla birlikte kendisini yollara vuran bir şiir filozofu. yalnızca şairleri öldüren bir katilin izini süren atlı polis ve yardımcısı.
yol boyu içinden geçtikleri yerler, yaşamlar. surlarında şiir bayrakları dalganan şehirler. kanatları göğün gizemlerini birbirine bağlayan kuşlar. sayıların, sözcüklerin, şifrelerin ardında ömür tüketen matematikçiler, dilciler, sözlükçüler, şairler... insanların ruhlarını sağaltan rüya terbiyecileri.
batı'nın modern çağ fantazi romanlarıyla doğu'nun binbir gece masalları'nın özgün bir bileşimi.
şairin romanı, tabiata, emeğe ve şiire bir övgü.
  1. füsun ertuğ, “bir etnobotanikçi gözüyle şairin romanı” 20 ekim 2011

    murathan mungan’ın şairin romanı kitabını okurken bilge bir kadınla konuşur, söyleşirmişim gibi geldi bana. farklı bir dünyayı, dingin bir geçmişi anlatan bir şair-gezginle uzun bir sohbet yapmış gibi hissettim kitabı bitirdiğimde. gezip gördüğü yerlerde kimi zaman işlenen cinayetleri, katili izleyen atlı polisleri, mezcupları, hükümdarları anlatsa da şairleri, sıradan insanları, bitkileri kokularıyla, şekilleriyle, özellikleriyle tanıyan, şiirden ve otlardan keyif alan, onları saygıyla kullanan bir dünyayı betimledi, ya da ben öyle okudum. kitabın ortalarına geldiğimde kaplan öyküsünde yaşlı şair bendag’ın ‘tabiatın öğrencisi olmayanın iyi bir şair olamayacağına, şair kalamayacağına inandı hep’ cümlesi bana mungan’ın inancını özetledi sanki. çocukluğunda çevresinde bilge kadınların olduğunu, onlardan ‘el aldığını’ düşündüm.
    bu yazı bir kitap eleştirisi değil, bir etnobotanikçi gözünden okuma ve seçilmiş algılar. kitabın kurgusunu, kahramanlarını ve öykülerini anlatmadan beni etkileyen kokular, bitki adları ve uygulamalardan aldığım notları aktaracağım. bir söyleşide seçerek not alırız ya bazen, defterimdeki notlar bunlar:
    ümma, bendag’ın anakara’ya dönüşünü rüyasından "sakız kokulu bir rüzgar ile" uyanarak anlıyor. okuyucu kadınların okudukları şiirler havaya ‘buhur’ gibi yayılıyor. bendag, karaya çıkanları seyrediyor gemiden: "yolcular dağılmış meyve sepetlerinden saçılan sevinçli elmalar gibi dökülüyorlardı gemiden aşağı"... bendag seyrediyor.. "elmaları karartmadan bakıyor".
    bendag şiir bayraklarına bakıyor: "kalenin içindeki küçük eğimli tepedeki kıl inceliğindeki şininma otlarının, kıvırcık yeşilliklerin üzerine sereserpe yayıldığınızda, o uzaklıktan bile görülebilecek kadar iri harflerle yazılmış şiirler bunlar. " sevgilisini anımsıyor bendag, "sevgilisinin uzun, dalgalı saçlarının arasına girmiş incecik otları, yaprakları ayıklamayı severdi". eski sevgilisinin "korağaç kabuğu hamurundan yapılma defteri geliyor gözünün önüne". "ipek defterlere, parşömenlere, ağartılmış katrandan ya da akkan ağacı reçinesinin kaynatılmasından elde edilen sıkı dokulu kağıtlardan yapılmış defterlere parası yetmeyenler, çarşılardan alıp evlerindeki kağıt teknelerinde kaynattıkları bu ucuz kağıt hamurlarından kendilerine defterler biçerlerdi".
    bendag, uyku hanı’na gidiyor. oda arkadaşı hasta, ona yardım ederken taoma derisinden çantası gözüne çarpıyor, içinde bir kama ve bitki yumruları görüyor. "kabukları yer yer kararmış, çatlamış, tozlaşmıştı. merakla eline alıp onları evirdi, çevirdi, bir süre düşündü: mavi kamass çiçeğinin yenebilir cinsinin yumruları olmalıydı bunlar".
    bendag ustasını anar, ustası onu bir süreliğine bir ressamın yanına çırak vermişti. "tunç havanlarda bitkiler ezmiş, tahta kacaklarda toz karmış, madeni leğenlerde kil yoğurmuş; renkli kayaçları kırarak ufalamayı... öğrenmişti".
    bendag bir defter dükkânında kâğıt toplarından birinin karşısında duraklıyor, satıcı başlıyor anlatmaya: "... yerkürenin en yaşlı ağacı sayılan duralaba tomrukları rendelenmiş olan kağıdın hamuruna kahverengi köknar kökleriyle tatlı su yosunu lifleri" katılmış der.
    makrakamash kentini gezerken meydana gelir bendag. eskiden kara tarafında olan hallaçların yanına dibekçilerin eklendiğini görür. "yalnızca kahve değildi çektikleri, çeşitli tohumlar dövüyor, taneli otlar öğütüyorlardı". "pamuk, yün ve lohuma silkeleyen hallaçların tokaç sesleriyle, dibekçilerin tok havanlarda uğuldayan tokmak sesleri, birlikte olağanüstü bir tartım ve uyum oluşturarak mekana kendi müziğini veriyordu".
    günün ilk kahvesini söyler bendag: "guhmana tanelerinden süzülmüş, menenç otu karılmış koyu besemya kahvesi".
    bir şiir kahvesine giriyor: "liman esmeri genç bir delikanlı kalayı pırıl pırıl ışıyan kenarları renkli halkalarla süslenmiş askılı bir tepside, gelen konuklara dumanı üstünde ruvaş çayı dağıtıyordu". "bendag yavaşça gevşemiş, üzeri darokran hasırıyla kaplı iskemlesine yayılmıştı".
    yeni tanıştığı ulsangeyma adlı kadın, "sardığı yeşil su otundan derin bir duman çektikten sonra" yolculuğunun bundan sonraki durağını sorar bendag’a. sonra "ben bir de kızılsu otu sarıp şiir sohbetine kalacağım" diyerek uğurlar onu.
    şairin toprağı bölümünde usta moottah’ın çırağı olacak "biri zeytin dalı esmeri, diğeri başak sarışını" zeey ile tagan’la tanışması anlatılır. moottah’ı tanımaya başlarız sonra. moottah gönlünce bir ev yaptırmıştır ve bir bahçe. "anakara’nın dört bir yanından insanlar akın etti onun bahçesinde büyük zakkum ağaçları, ayvan bitkileri, havuz gülleri, sümbülteberler arasında,... burç bayrağı kadar beyaz evine". yirmiyıl evinden çıkmadan yaşadıktan, kitaplar arasına gömüldükten sonra uzun bir yolculuğa çıkmak üzeredir usta.
    yolculuğunun ilk duraklarından birini şairin kuyusu’na yaparlar. burada bir kalabalık görürler: "kendilerine ait yazılı şiir sayfalarının bulunduğu sedef ağacı kabuklarından yapılma kalın kağıt kapları taşıyan...". ayrıca "tepenin eşiğine dizilmiş gibi duran kayalara eğilip taşlara tükürerek, avuçlarına kına kazıyan gençler" dikkatlerini çeker. kına kazımayı kendileri de yaparlar, moottah cocukluğunda da kına ile nakışlamıştır avuçlarını.
    kar öyküsünde moottah çocukluğunu geçirdiği köyü anımsar. kar kızağı su çekmez koanak ağacındandı. öğretmeni olan genç kadın "sohar ormanlarının akkan ağaçları gibi hülyalıydı, incecik bir dala benzerdi" . kardan adam yaptıklarında ağaç soğanından burun eklerlerdi.
    mavi kamass çiçeği başlıklı bölümde moottah "kuakutlara sıradağlarının sonuncusunu aşıp kuano burnunu döndüklerinde karşılarına masmavi bir mucize gibi mavi kamass çiçeği ovası çıkacağını biliyordu"...."yaptığı takvim hesabı onu yanıltmıyorsa mavi kamass çiçeğinin tam mevsimiydi". o çocukken babası onu bu ovaya getirmiş, "küçük moottah’ın bu mavi büyüyü görüp yaşamasını, bu deneyimin unutulmaz anısıyla birlikte büyümesini istemişti".
    moottah zeey ile tagan’a çiçeğin hikayesini anlattı: "bunlar yalnızca çiçek değildir, bu çiçeklerin içinde yenilebilecek olanlar vardır. yenilebilecek olanlar çiçek açınca işaretlenir ve yaz sonunda iyice gelişip serpildikleri zaman topraktan çıkarılıp toplanırlar. insanlar topladıkları mavi kamass yumrularını toprakta geniş bir çukur açıp bu çukurun tabanını ve kenarlarını yassı taşlarla döşeyerek ve içinde ateş yakarak kaynatırlar. taşlar nar gibi kızarınca ateşin korları dışarı alınır ve çukura dallar, yapraklar, otlar döşenir. sonra bu çukura iki çuval kadar tutan mavi kamass yumrusu doldurulur, çukurun üstü dallar, yapraklar ve otlarla ve toprakla örtüldükten sonra ince bir sopayla üstten bir delik açılır ve çukurun içi suyla doldurularak yumrular bu çukurda bütün gün kaynatılır. iyice kaynatıldıktan sonra çıkarılan yumruların kabuğu soyulur ve yassı tavalara yayılıp pişirilirler. bu yumrular daha fazla kaynatılıp küspe haline de getirilebilirler. şekerli bir tadı ve kokusu vardır bu yumruların, burada yaşayan insanlar eskiden yemeklerini bununla tatlandırırlardı".
    mungan’ın bu anlatıyı, bunca detayı nereden derleyip aktardığını düşündüm. kanadalı bir etnobotanikçi arkadaşımın, nancy turner’in "mavi camas (camassia quamash) yumrularını" kazıp çukurda pişiren savan insanlarını aktardığı konuşma geldi aklıma. mavi kamas’ları öldürücü kamas’lardan (zygadenus venenosus) daha çiçektenken zehirlilerini yokederek ayıran, kendilerine temiz toplama alanları açan yerlileri anımsadım. 2005’te istanbulda yaptığı ‘büyükannelerimizden dersler’ başlıklı sunumu açtım ve işte aradığım resimler, diagram karşımdaydı. evet okuduğumda bana inandırıcı gelmemişti su eklenmesi ama o da uygulamaların bir parçasıydı.
    mavi kamas çiçeği ile ilgili anlatı doğrulandı kafamda, bunu bulmam, romanda gerçek bir bilginin karşıma çıkması kurmacanın büyüsünü bozmadı. aksine bu adın aynen korunması yerli halklara saygı gibi geldi. diğer kaynağını bilemediğim adların da belki başka yerli adlar olabileceğini düşündürdü.
    moottah, hikâyenin ardından zeey ve tagan’a sorar: "bunu size niye anlatmış olabilirim? " .... "bunları bilmek nasıl bir duygu bıraktı peki? " çocuklar anlatının hoşlarına gittiğini söyleyince sorularını sürdürür: " peki hoşunuza giden şeyler arasında en çok neye benziyor? " çocukların "şiire" yanıtından mutlu olur moottah: "bu doğanın şiiridir...yumru, bu çiçeğin kökünde, toprak altında, gözlerden saklı, kendi giziyle kapalı öylece durur. hangi mavi kamass çiçeği yumrusunun nalar yapılarak yenebileceğini, ondan nasıl yararlanılabileceğini ise insanoğlu bulmuştur. emeğin şiiridir bu. doğada sözcük yoktur derim ya hep, evet doğada sözcük yoktur, ama doğada şiir vardır. insan doğada olmayan bir şeyin yardımıyla doğada olan bir şeyi yeniden yapar, yaratır".
    mungan’ın bu açıklaması, etnobotanik mirasın beni büyüleyen yanının, insanoğlunun keşif gücünün, doğanın gizlerini anlayıp, öğrenip aktararak, kuşaktan kuşağa el vererek, paylaşarak biriktirme becerisinin şiirsel bir özeti. halk botaniğinin bu açıklamasıyla mungan doğanın güzelliğini betimlemenin ötesinde insanın ondan yararlanma becerisini de kutsamış.
    yol bilgisi bölümünde zeey ve tagan ile yollarına devam eder moottah. her kentin kendi ağacıyla işaretlenmiş menzil taşlarını gözleyip; "yol kenarlarında durup enezlenmiş tarlalarda üst üste yığılı zararlı otlardan, anızlardan, kurumuş bitkilerden, suyu çekilmiş fışkınlardan tepeler oluşturup sonra bunları adeta nefesiyle tutuşturan, ateşi yönetmekte ustalaşmış bitki yakıcılarını" seyrederler. arazinin yakılarak yabani otlardan, çalılardan temizlenmesi de çok eski bir uygulama.
    "...hasır şapkalarıyla yayıldıkları çayırların düzünde sığırları için yonca toplayan köylüleri, ip tezgahları için kenevir tarlalarında ot bükenleri, yaşlı çınarların köklerine düğümlenmiş uzun hasır otlarını söküp desteleyenleri, ekili sebze ve bitkiler için tehlike oluşturan zararlı ayrıkotlarını yolanları, incecik iplerle iğde, alıç, süs biberi dizenleri, havanlarda tohum dövenleri...ince uçlu bıçaklarla goanna kabakları oyanları, yol kenarına sıralanmış tezgahlarda hünerli elleriyle söğüt dallarından ördükleri irili ufaklı sepetleri ya da dokuma işlerini satan... güleryüzlü köylü kadınlarını görüyorlar ". " onlardan ayaküstü rezene ve akçakavak dallarından taç yapmayı, mantarların zehirli olanlarıyla olmayanlarını nasıl ayıracaklarını öğreniyorlar" .
    mungan yolboyu anlatısında sürekli bitki-insan ilişkisine değiniyor. alan araştırma defterlerime aldığım notlar gibi, kim hangi bitkiyi nasıl kullanıyor diye not tutuyor ya da anılarını aktarıyor sanki. betimlemeleri de bitkisel: zeey ve tagan yolda " çiğdem yüzlü çocuklarla" arkadaş oluyorlar. çiğdem yüzleri çocukların benzinin sarı olduğuna mı, yoksa çiğdem yumrusu gibi üst ucu sivri, alt tarafı yuvarlak oluşuna mı işaret ediyor belirsiz. narin ve yenen yumruları vardır bazı çiğdem türlerinin. mungan’ın betimlemelerinin tümünü, otları, fundalıkları, kamışları, ağaçları, bozkırı ve ormanları, ışığı nasıl anlattığına girmeyeceğim. okurken, özellikle zeey ve tagan’ın yolboyunca öğrendiklerinde, "itüzümlerinin arasında dolaşan iri arılardan sakınıp korunma bilgisi" gibi, murathan’ın çocukluğundan anılar olduğunu düşündüm. kimi kez eski bir gezginin güncesinde dolaştı sanki gözlerim. moottah’in berberlerin maharetli ellerine emanet ettiği yüzü ve "sardunya yapraklarıyla doldurulmuş kıl keseyle" ayaklarının ovulması ayrıntıları böyle güncelerden alınmış gibi. evliya uzmanları da belki başka etkileşimler bulur kimbilir.
    kalbe yakışan bölümünde bir nehri sallarla geçerlerken, tomrukları birbirine bağlayıp onlara yekpare gövde kazandıran iplerin doğal liflerden yapıldığını; denizde kullanılan sallarla nehirlerde kullanılanların farkını, "muz, palmiye ve uzakkaracevizi ağaçlarının lifleri tuzlu suya dayanıklı oldukları için özellikle deniz sallarında kullanıldığı" bilgisini öğreniyoruz. sarısabır ağaçlarına tünemiş gölge kuşlarına rastlıyoruz. udbera’da konuk kaldıkları terzi liuv’un evine tütsü kaplarında yakılmış civanperçemi ile tütsülenerek giriyorlar. liuv, moottah’ın ttulmuş boynu için taze yabani mercanköşk lapası yaptırıyor.
    yenen, tütün gibi sarılan, kahve olarak kavrulup dövülüp içilen, ip, hasır ve sepet olan, tütsü edilenlerden sonra bir de sağaltıcı bitki çıkıyor karşımıza. yakı olarak uygulanan mercanköşk, kekik olarak da anılan origanum türlerinden biri mi? yağının ağrı kesici olduğu bilinir, lapa/yakı formunda kullanımı da olabilir gerçekten. civanperçemi ve mercanköşk gibi yerli adların yanı sıra şininma otu, korağaç, akkan ağacı, duralaba, lohuma, guhmana, ruvaş, menenç, goanna kabağı nereden kaynaklanıyor ve neden bu adlar karışık kullanılıyor? türkçe olmayan kent ve insan adları gibi bu bitki, hayvan adları da bir düş zamanı, düş ülkesi yaratmaya mı yarıyor bu adlar, yoksa başka çağrışımları mı var?
    liuv ile moottah’ın söyleşileri sırasında tanıdık bitkilerden bir başkası gündeme geliyor: tarhun otu. artemisia dracunculus olarak bilinen tarhun daha çok baharat ve iyi bir iştah açıcı, ancak birçok artemisia/ yavşan türünün tıbbi kullanımı da var. liuv, çocuklara anlatıyor: "... biz çocukken büyüklerimiz yüzümüze tarhun otu sürerlerdi, nedenini niyesini bilemezdik... yıllarca her kış yüzüme tarhun otu sürdüm, meğer soğuk algınlığına birebirmiş" diyor ve ekliyor: "ama onlardan öğrenip yüzümüze sürdüğümüz her şey doğru olmayabilir. yüzümüze ve aklımıza sürdüklerimize dikkat etmeliyiz". mungan, iyi bir sağaltıcı, uyarısını da yapıyor ilacı verirken. liuv’un ağzından tıbbi bitkiler mirasını da sorgulamadan kullanmanın doğru olmadığını öğütlüyor. yüze toz edilip sürülen bir tıbbi bitki bilmediğimi düşündüm, bu bir hayal ürünü mü, geçmişten gelen bir bilgi mi?
    naburri’nin çay evleri’nde bendag’ın yolculuğuna dönüyoruz. bir çayevinde suhave ve yasemin yaprakçıkları karılarak tütsülenmiş hengang çayı ısmarlıyor. moottah ile bendag’ın yolculuklarının aynı yöne doğru, otragend’deki onüç dolunaylı yıl kutlamalarına doğru olsa da eşzamanlı olmadığını, bendag’ın 50 yıl sonra bu yolu yaptığını sona doğru öğreniyoruz.
    şairin levhaları’nda atlı polis gamenn giriyor devreye. gaveleana menekşesi başlıklı bölümde ümma ile konuşması yer alıyor. çizilen kadın tiplemelerinin tümü gibi ümma da güçlü bir kadın, doğaüstü güçleri olan, rüyalarda gerçekleri, olacakları gören biri. gamenn’i de bitkiler aracılığıyla yavaş yavaş tanıyoruz, sabahları yaban yulafı katılmış süt içtiğini, yoğurduna kara keten tohumu kattığını, çorbalarına, yemeklerine ekşi cereseh otu serptiğini öğreniyoruz. ümma ona tarçın ve öğütülmüş guhmana taneli elma şerbeti sunuyor. gamenn, gaveleana menekşelerinin acı, mor kokusunu alıyor bahçeden. "gaveleand menekşesi ancak kadınların elinden su içen doğanın sihirli çiçeklerinden biri". kokusunu erkeklere veriyor ama onlar tarafından sulanmak istemiyor bu bitki. bir diğer kadının micla’da yaşayan lalelu’nun bahçesinde de görüyor, kokluyor gaveleana menekşelerini gamenn. lalelu da güçlü, şair, çiçeklere özel eli olan, güvercin yetiştiricisi ve güzel bir kadın. cildinin güzelliğini az şekerli suda kaynatılmış bitki kökleri çiğnemesine borçlu olduğunu öğreniyoruz.
    aoi’deki sağlık yurdu’na giden gamenn ve yardımcısı pepqemok, ruh hastalarının tedavisinda moksha bitkisi kullandıklarını öğrenirler. görevli, "gerçeğin üzerindeki örtüyü kaldıran bitkilerin yapraklarını çiğnemek eski bir alışkanlıktır. gözümüzü, aklımızı ve ruhumuzu zenginleştiren soma yaprakları bize algı kapıları açar" der.
    gençlik dağları bölümünde bendag: "akkeçi kılından yapılma sağlam torbasının içine son bir kez göz atıp bitki ve kök sarmaya yarayacak ince kumaş şeritleri, uzun yolda açlığını yatıştıracak kanna otu demetini, yaralara berelere, kanamaya karşı iyi gelen seherotu ve dövülmüş tohumlardan yapılma macun kesesini gözden geçirdi". "ayrılacağı sabah belindeki çifte bükülmüş kenevirden yapılma ip kuşağı kalça kemiğinin üstüne gelecek biçimde yerleştirip" yola yürüyerek devam etti. elinde porsuk ağacından yapılma bir uzun yol asası vardı. yolda "hindibağ toplayıcılarına" rastlayan bendag’ın kolunun altına birkaç demet hindibağ verirler bu gönlü açık köylüler. geçtiği yollarda gördüğü pancar ya da mısır tarlalarını, böğürtlen çalılıklarını, eğrelti otlarını, kumzambaklarını, yabani sümbülleri, muşmula, ahlat, avişen, koma çiçeklerini (komar?), yedi yıldız otunu ya da zanzalak ağacını (ayı fındığı?) not alıyor defterine. bir yerde dinlenmek için oturduğunda ufak tefek çelimsiz bir kadın görüyor. "beline sardığı kuşağa astığı farklı boylardaki torbalarda yabani orkideler, çayır hanımelileri, beyaz aksırık otu; küçük keseciklerdeyse biberiye ve lavanta rayihası varmış ". kadın, "şifalı otların uçucu rayihası kalıcı iyilikler bırakır insanın vücudunda. hem kış kuzey kapılarına dayanmadan tabiatı derlemek gerek" diyor ve ekliyor: "unuttunuz mu tabiatın başını kadınlar bekler. otlardan, köklerden, çiçek ve bitkilerden söz ediyoruz değil mi? "
    beni yakından tanıyanlar murathan mungan’la bir tanışıklığım olmadığını bilir, ben yazdırmadim, sipariş değil bu cümle. onun da benim konuşmalarımı dinlediğini, yazılarımı okuduğunu hiç sanmam. ama bir erkeğin bu gerçeği kavraması ve böyle anlatması için iyi bir şair ve tabiatın öğrencisi olması gerek. eee tabiatın öğrencisi bir şair de böyle der: "unuttunuz mu tabiatın başını kadınlar bekler. otlardan, köklerden, çiçek ve bitkilerden söz ediyoruz değil mi? "
    bendag anlatmayı sürdürür: "sonra gülerek cebinden susam ve ceresah otuyla kavrulmuş bir avuç tahıl ve tohum tanesi çıkarıp aralarında pay ediyor. anlattıklarına bakılırsa kadim bilgilerle donanmış; otların, bitkilerin, tohumların dilinden anlayan bir otacıymış, adı sahremina’ymış. yüz yaşını çoktan devirdiği halde hala dağlardaymış". bendag, otacı kadından kasıkbağı otu, etkesen ipi gibi bitki adları da öğrenir ve not alır. kadın, " civardaki gençleştirme çiftliklerinin, sağlık yurtlarının çoğunun otları, bitkileri, tozları, merhemleri, macunları kendisinden aldığını" söyler, ayrılırken ona çuha çiçeği ve söğüt kabuğundan yaptığı ve herşeye iyi geldiğini söylediği merhemi verir. yol yorgunluğunu ve başağrısını almaya birebir, çeşitli otlardan karılmış bir topak macun yutturuyor. bendag da "ağzında toprağı yeniden dirilten tohum tadıyla yola düşüyor". yolda bir bağ köyünün avlusunda incir ve musarama ağacının gölgesinde soluklanıp, sundukları haşhaş ve kuru üzümlü çöreği yiyor.
    boşluk ve kapılar bölümünde moottah’ın zeey ve tagan’la eddnabari’ye ulaşması anlatılır. kente yaklaşırken kadınlı, erkekli bir grubun yaşlı bir ağacın çevresinde dönerek dans eder gibi ağaca yaklaşıp uzaklaştıklarını görürler. ortalarındaki testereli dört kişi ile grubun ağacın ruhundan gövdesini kesmek için izin istediklerini, törensiz hiçbir ağacın kesilemeyeceğini anlatır çocuklara moottah. " gövdesini tamamlamış olan ağacın ruhunu da serbest bırakması için" yapılıyor ayinler der.
    şehre girdiklerinde ednabari’nin ünlü "künd kapılarını" gösterir moottah. farklı ağaçlardan parçaların dekoratif bir biçimde bir arada kullanıldığı kapıları, pencere ve kepenkleri gösterir. "ağacın çalışmasının" önüne geçmek için burada ceviz, abanoz, armut, elma, şimşir, sedir ve gül ağaçlarının birarada kullanıldığını, bunun ısı ve nem değişimlerinin önüne geçmek için olduğunu ve aslında karşıtlıkların ve farklılıkların ayrılmaz bir bütün olduğu inancını da temsil ettiğini anlatır.
    bir yerde durup böğürtlen, ağaç çileği ve tomgurg üzümü ile yapılmış pastalar ve kavrulmuş irmik ve sarı kiraz şurubuyla yapılan nehveram helvası yerler.
    romanın olay örgüsünü aktarmadan devam edersek agabu, karısı zeheyra ve serhenas düğümüne varırız. agabu güçlü bir asker şairdir, zeheyra denen şiir okuyucu güzel bir kadınla evlidir. zeheyra kocasının onu aldattığını anladığında "çocukluğundan beri tanıdığı, baharatlarını, macunlarını, otlarını babasının kervanlarına taşıtan bir şifa tüccarına" haber salar. çölkabuğu adlı bir bitkiden elde edilen macun kıvamında bir zehir alır ondan. panzehir, "gene aynı bitkiden farklı bir karışımla" elde edilmektedir. panzehiri, "tunç havanlarda karıp, gümüş çanaklarda ezip, bakır tencerede kaynatıp kar kuyusunda soğuttuğu" bir macundur. sözlükçü tarkusyu da devreye girer bu aşamada; zeheyra evine gelen konuğuna kızıl kantaron çayı ikram eder. tarkusyu yorulan gözlerini "papatya çayı konmuş göz kadehlerinde dinlendirir".
    kör kuyu’da bendag’a döneriz. yorulup bir evin duvarı dibinde dinlenen bendag ağzında sevmediği bir tad hisseder: "hani keven otunun zehirli sütü gibi bir tat". "kırılınca sapından zehirli süt sızan bu otu birdenbire hatırlamış olduğuna" şaşırır. anadolu’da keven denilen bitkiler astragalus türleridir ve genellikle köklerini çizerek kitre zamkı elde edilir, sütlü değillerdir. burada sözü edilen kenger/ kengel (gundelia tounefortii) olsa gerek, onun da köklerinden sakız elde edilir, yüksek sapı vardır ve sütlüdür. sürgünleri yenir.
    moottah, bir han kapısı yanında "çekirdekten fidelenmiş" olduğunu ileri sürdüğü defne ve sarmaşıklar görür. bunun nasıl anlaşılabilir olduğunu bilemedim. ilgimi çektiği için not aldım, bir bilene sormalı.
    toz yıldızları bölümünde gamenn’e döneriz. "aceleyle verilmiş yargılarla yaşamadı hiç. yargılarını zamanın oluşturmasına izin verdi" diye tanıtır yazar onu. "meyveyi seyretmek derdi buna, insanın kendisinin zamanla nasıl meyve verdiğini seyretmesi". şiirsel geldi, meyvenin olgunlaşmasına benzetmesi.
    kaplan öyküsü etno yanı olmasa da en sevdiğim, etkilendiğim öykülerden biri, başta değinmiştim.
    kırmızı kent, ejder ağacı, otacıları, şifacıları ve bol baharatlı sıcak şaraplarıyla ünlü bir kent. kırmızıya boyalı evleri ve yukarki özellikleriyle düş gibi bir kent.
    "kahverengi olan ejder ağacının özsuyunun birçok yararı olduğu söylenirdi; ağacın aşılanma zamanı saldığı bu özsuyunu deri keselerde toplayan şifacılar, otacılar, büyücüler, işlemlerinde, bakılarında, sağaltımda kullanırlardı". (burda anlamadığım bu ağacın neden aşılandığı? budama olabilir mi?)
    gamenn-vyela tanışması- inci çayı töreni. "zencefilli ballı çörekler, tarçınlı kurabiyeler, ceresah otu ve susamla kızartılmış çavdarlı çubuklar" atıştırarak içerler inci çaylarını.
    çılgın nar ağaçları- bendag "esintide haşhaşların acı sersemletici kokusunu" duyar. ağladığı sırada gelen çocuğun elinde "ana babasının belli ki otların, ağaçların arasında kaybolmasın diye boynuna astığı yulaf sapından ince bir düdük" vardı.
    kentin meydanını çepeçevre kuşatan kalaylanmış bakır güğümlere kupasını uzatan herkese nar suyu ve nar suyuna baharat karılarak yapılmış çeşitli şerbetler dağıtılıyordu. pembe köpüklüsünden aldı bendag.
    bendag parkta kerevetlerden birine uzandı, dinlendi, dizlerini, bacaklarını şifalı yağla ovdu.
    bir şiir dinletisine gitti, menenç otuyla karılmış kahve kupası elinde şiirler dinledi.
    şairin kanı- kelebek defterleri bölümünde şair dehamar: " kucağında kavuşturduğu ellerine sabitlenmiş bakışlarında bir otacının sağaltmaya yoğunlaşmış esrik dikkati vardı".
    yer değiştiren sırlar- agabu ile eşi avona. "avona, her gece yatmadan önce bir elinde buhurdanlık, kötü gözlere, kem nazarlara, uykular aleminin karanlık cinlerine karşı iyi geldiğini söylediği yabani sedef otunun tütsüsünden yapılmış buhurunu gezdiriyordu kaldıkları odada".
    yazgının çapraz atkısı- polis şefi tauro "ince rendelenmiş ağaç soğanı, havanda dövülmüş yaban keneviri arasına biraz cereseh otu serpiştirilerek elde edilmiş bir harçla yapılan çöreğini" yer.
    onüç dolunaylı yıl- kutlamalarda "şifalı bitki ve sebze sularıyla insanların içini yıkamasının zamanı gelmişti. "
    son bölüm- defterlerdeki hayat- gamenn’in hayali: "gavaleana menekşelerinin kokusunu içine çekerek yaşlanma"!
    600 sayfaya yakın bir romandan cımbızlanan etnobotanik notlar bunlar. şimdiye dek hiçbir romanda bunca çok bitki adı ve bitki kullanımıyla karşılaşmamıştım. yüzü aşkın bitki saydım yukarda alıntıladıklarım arasında, bunların çoğu türkçe bitki adları, 30 u aşkın bitki adı yabancı, bilmediğim adlar. kullanımlar da en az bitki adları kadar çok ve çeşitli; yenen tarımsal ve yabani türler (tahıllar, tohumlu bitkiler, meyveler, sebzeler, çay olarak içilenler, baharatlar- tatlandırıcılar, mantarlar), şifalı bitkiler (yağlar, tozlar, merhemler, macunlar, göze uygulanan şifalı sular, bitki lapaları, yaprakları çiğnenen sakinleştiriciler), hasır iskemle, hasır şapka, kamış ve söğüt örme sepetler, ipler, dokumalar; sal yapımında, kağıt üretiminde kullanılanlar, ahşap posta, binek arabaları, dolap, kapı vb marangozlukta kullanılan ağaçlar, boyalar, yem bitkileri, zehir, nazara karşı ve keyif verici olarak (tütün benzeri) kullanılanlar, düdük ve süs- koku bitkileri. bitkilerin zehir ve panzehir olarak uygulanması, yakarak temizleme, orakla biçme gibi tarım notları, çukurda pişirme deneyimi, öğütme, dövme, ezme, kavurma, kaynatma gibi işlemler... ilginç olan sığırlardan söz edildiği halde yenenler arasında süt ve yoğurt hariç hemen hiç et, tavuk ya da başka hayvansal gıda, yumurta vb hatırlamıyor olmam. seçici algı olabilir mi? ava gidildiğinden söz edildiğini anımsıyorum, ama et yemeği yok gibiydi. yemek çeşitlerinden de doğadan toplanan kamas yumruları, kanna otu, birkaç meyve ve çorba, tahıllardan yapılma kurabiye ve çörekler, pasta, helva, yoğurt kalmış aklımda. içecekler ise daha çeşitliydi: kahve, çay olarak içilen çeşitli otlar, meyveler, meyve şerbetleri... en çarpıcı yanlardan biri toplayıcı kadınla somutlaşan doğadan gelen şifa ögesi ve otacılar, şifacılar, tütsü, buhur, şiir ve büyü içeren bir dünya yaratmış mungan. eline, diline sağlık.
    unuttunuz mu? tabiatın başını kadınlar bekler!
  2. okuduğum en büyüleyici kitap..
  3. bitmesin diye yavaş yavaş sindire sindire okuduğum kitap.
  4. şairane bir roman
    başucu kitabı
  5. okuyamayıp bıraktığım ender kitaplardan biri :)