sait maden

Kimdir?

çorum’da dünyaya gelen sait maden ilk ve orta öğrenimini çorum’da tamamladı. 13 yaşındayken şiir yazmaya başladı, 18 yaşında fransızca'dan çeviriler yapıyordu. şiir ve resme olan tutkusu onu istanbul'a getirdi. 1949–55 yılları arasında istanbul devlet güzel sanatlar akademisi resim bölümü’nün "bedri rahmi eyüboğlu atölyesi"nden mezun oldu.
charles baudelaire'den ‘moesta et errabunda’ çevirisiyle varlık dergisinin yarışmasında birincilik ödülünü kazandı. federico garcía lorca’yı doğrudan kendi dilinden çevirebilmek için ispanyolca öğrendi. baudelaire’in ‘kötülük çiçekleri’, lorca’nın bütün şiirleri, pablo neruda, louis aragon, octavio paz, vladimir mayakovski, paul eluard, saint-john perse’in bazı şiirlerini çevirdi. maden'in şiirleri "istanbul", "türkçe", "soyut", "yazko edebiyat", "varlık", "gösteri" gibi önemli dergilerde yayımlandı. birkaç kuşak onun çevirileriyle dünya şairlerini tanıdı. şair haydar ergülen onun için "bir şiir dervişi" demişti. 1950'li yıllarda grafik sanatlarına ilgisi artmaya başladı. 1955-1960 yılları arasında tiyatro dekorları ve sinema afişleri tasarladı, çizdi. 1960'tan sonra ilgisini tamamen grafiğe yoğunlaştırdı. 8 bin kitap ve dergi kapağı çizerek bu alanda bir rekora imza attı. kitaplarında kullandığı fontların bazıları da kendi tasarımıdır. 500 kadar da logo, broşür, ambalaj ve etiket tasarımı yapan maden siyasi partiler için seçim afişleri de tasarladı.1958–1963 yılları arasındaki gazetecilik yaptı. 1964’te kendi atölyesini kurdu. 1968’de faaliyete geçen "grafik sanatçıları derneği"nin kurucularından biri de oydu. bir süre bu derneğin başkanlığını da üstlendi. 1979’da başladığı “başlangıcından bugüne türk grafik sanatı” adlı kapsamlı kitap projesini sponsor bulamadığı için bir türlü tamamlayamadı. ancak bu kitabın birinci bölümünü “çevre” dergisinde yayımlatmayı başardı. kitabın 19. yüzyıla ait başka bir bölümü de “grafik sanatı” dergisinde yayımlandı. sait maden logo tasarımlarını 1990'da “simgeler” adlı bir kitapta topladı.
  1. türkiye cumhuriyeti'nin en büyük grafik tasarımcısı

    şair

    açıl, ey gizem!

    sana indim alaca dağlarımdan günün birinde
    sana senin gizliliğine
    senin ağızlarına o sonsuz dile
    güz mağaralarının o derin sessizliğinde
    usul usul biriken bengisuya, göksel içkiye
    sana indim alaca dağlarımdan yabanıl, ilkel
    ağzında bir ceylan götüren aslan inceliği içinde
    öyle tadlar dolup dilime
    öyle şiirler
    esritici binbir düşün birikimiyle
    sana indim seninle hem ölüme hem dirilişe
    sana senden kurtuluş diye
    ve gözlerimde kızıl çakıntılar, kor çizintiler
    ulaştım işte
    bal kuyuna senin. açıl! açıl ey gizem!

    ------------------------------

    boşlukta

    köklerini yitirmiş yüzler,
    bir boşlukta savrulan yüzler.

    yüzler, gecemizden içeri
    günümüzden içeri yüzler.

    bir çığlığa açılmış, uzun
    bir suskuya açılmış yüzler.

    kapısı yok, penceresi yok
    o yıkık saraylar, o yüzler.

    yüzümüzde bilmediğimiz
    bir tırnağın yırttığı yüzler.

    bütün köklerini yitirmiş
    aramızda savrulan yüzler...

    ------------------------------

    diriliş

    gölgesi bir gülüş gibi
    dolanıyor gecemizde,
    sarıca bir yaprak gibi
    gölgesi dingin, rüzgarlı.
    gecemizde bir doyulmaz
    tütsü gibi ta derinden,
    kanadıyla yüzümüzü
    okşayan bir melekçe dost,
    alnımıza düşüp sık sık
    iri düş damlalarınca
    yokluğu bir gülüş gibi
    dolanıyor gecemizde
    yarı aralık bir kapı
    gerisindeki bir çift göz
    ürkekliğiyle, yağmura
    açılmış bir el ayası
    gibi evecen, kuşkulu,
    düşen yaş gibi kirpikten
    bir bakışma arasında,
    koyu kıvamlı bir şarap
    akışıyla sürahiden,
    alev alev, kızılca kor
    baskınıyla bir sevdanın
    uyanıyor ağzımızda
    ruhu, bal renginde ruhu.

    ------------------------------

    kimlik

    ben de var oldum bütün bu nesneler arasında
    su gibi, ağaç gibi, ot gibi gerçek.

    kimi kanatlar öptü, kimi ayaklar alnımdan,
    ya sevinçten içerim pır pır; ya korkudan benzim uçuk.

    titredim karşısında dünyanın gün gün, saat saat
    taşlar arasında ben yüce, düşler arasında ben küçük

    bütün değişimlerin durdum eşiğinde uykusuz
    bir yüzüm gecelerden içeri, bir yüzüm tanlara açık.

    ve tenle can arasında mevsimler boyu
    bir elim çöl, bir elim çiçek.

    her şeyle, her şeyle, her şeyle kardeşliğim var:
    denizle kum, yaprakla çiğ, balıkla kılçık.

    dağın arka yamacında kalanlara kör
    götüren kervan oldum bulut ve burçak

    uçsuz bucaksız evrene oğullar, oğullar saldım,
    atlar ki zor karanlığı yırtıp geçecek

    tattım denizlerin tuzunu, bal sızdırdım güneşlerden,
    yaşayanlarla öldüm, ölülerle dirildim; ne kaldı çok çok?

    ------------------------------

    söz! dışarı çıkma saati

    söz! dışarı çıkma saati. giyin üstünü.

    söz! dışarı çıkma saati. işte gong.
    uçtu güneş - karga. ateşte
    ve taşta gong. tutuşmuş çizmelerini
    sıyırdı bir gölge ve bulutlara
    astı kılıcını. bu saat
    dışarı çıkma saati. giyin üstünü.

    söz! öfkeni giy bacağına. al çividen
    kırbacını. işte her günkü
    biçimleri gizemli bir el
    sildi göz önünden parıltısıyla. artık
    dışarı çıkma saati. işte yollarda
    aynı kalıba dökülmüş yüz ayak, aynı
    ipe geçirilmiş yüz kol koşmada
    günlük sofrasına zırvanın. artık
    dışarı çıkma saati. işte yollarda
    birbirini çiğneyip çığrışır sesler
    çekirgeler gibi sıçrayıp... işte
    kızıl bir ipliğe gelişigüzel dizilmiş
    gözler sallanıyor havada, amaçsız bir el

    evden ev kor gezdirirken
    ve yıkıntı ve çığlık ve kül... alçalan kuyu
    ve yükselen baca üstüne şimdi
    kapanıyor büyük bir çene
    ve çıplak ağacından günlük edimlerin, kimbilir,
    kopup savruluyor kimlerin yüzü.

    söz! dışarı çıkma saati. giyin üstünü.

    söz! giyin üstünü. koy cebine
    çıplak çeliğini hıncının.
    çiğne eski biçimleri bir bir ökçenle.
    resmini duvardan al aşağı tanrının. indir
    çağdaş yalvaçları çivilerinden. at
    başını bir yana, gövdesini bir yana
    bütün edebiyatın. saat
    dışarı çıkma saati. fırla öfkenle
    ölü yüzlerinden yapılma serin çarşaflar
    üzerinde geviş getiren kente!

    söz! dışarı çıkma saati. giyin üstünü.

    bir sarnıça sonsuz hunilerden akıyor akşam.
    akıyor akşam... akıyor akşam ve alarm.
    kızıl dilleri dışarda lambalar koşuşuyor
    alanlarda. savuruyor ölü göğün kağıtlarını
    minareler. ve rıhtımlara
    ağır sandıklarla boşaltıyor karanlığı
    vinçler, ağır çatırdılarla... alarm!
    ve süzülüp indi çatılara son peygamberi
    felaketin bir büyük karga.

    söz! dışarı çıkma saati. giyin üstünü.

    ------------------------------

    uçurtma şiiri

    göğün ipini tutmuş koşuyor çocuk
    savura savura denizi, al yeşil mor, kıyı boyunca.
    kapılardan içeri yaz doluyor döne döne
    keskin bir adaçayı, reçine, kekik
    kokusuyla, baş döndürücü
    bir çingene çergisi çığrışmasıyla, gün günden uzun,
    gün günden deli.
    dilimizde zaman av etleri tadında.

    akşamları kıyıda, demlenirken altında salkımsöğütün,
    başı dizimizde uyuyor deniz, yorgun, güler yüzlü, güvenli

    ------------------------------

    yük

    arasında bir düşün
    ne ileri ne geri,
    adım atsan uçurum
    ya da gök perdeleri,
    görünürde ne bir dam
    ne bir deniz feneri
    bu saran karanlıkta
    surlarıyla her yeri;
    ayağında yol tozu,
    yüzünde ecel teri,
    diz boyu bata çıka
    ve bir kemik bir deri
    nereye bu yolculuk
    nerden ne günden beri,
    kendi ölün sırtında
    ağır bir kuş benzeri?

    etinde pençeleri?...

    ------------------------------

    yük ii

    her yiteni giyindim her solanı her eksileni
    her kopan kırıntıyı geçmişten ve gelecekten
    dikenini her gülüşün her iç çekişin
    acıların incecik bürümcüğünü
    ya da kalın kıl çulunu mutlulukların. şimdi
    kabuklar kabuklar kabuklar altındayım
    kımıldamaz oldu kolum yüzüm seğrimez
    ve sesim çıkmaz oldu bunca ağırlıktan. soy beni
    soy beni soy beni ulaşıncaya dek
    kuru kemiğine yokluğun.

    ------------------------------

    ne kalabilir senden

    ne kalabilir senden, yüzünün çizgileri mi
    kurumuş bir yaprağın okunmaz çizgilerinde;
    ne kalabilir senden, sesin mi, bir bilinmedik
    ırmaktaki sazlar arasından yükselen, kuytu
    kurbağa sesinde; suyun gelip gelip döğdüğü
    ıssız bir kıyıdaki yosunlar, çakıl taşları
    ne saklayabilir gölgenden senin; her saniye
    milyonlarca doğuşun, ölümün,yenilenişin
    arasında var mı yer sana, gök mü umursadı
    yer mi seni şimdiye dek; eline geçirdiğin
    bütün uçlar, görünmez iplerin bütün uçları
    seni çıkarmadıysa bir yerlere, dönüp dönüp
    sende düğümleniyorsa hepsi ne bu çırpınma,
    çektiğin gibi üstüne gecenin yorganını
    saklan olup bitecek her şeyden sonsuza değin,
    gör, düş mü girer koynuna artık yıldız mı girer,
    hayvansı bir uykuyla dal gitsin, ne var kalacak
    senden bu ıpıssız çölde, rüzgâr dakikada bir
    yeni haritalar çizdikçe şu uçsuz bucaksız
    kum yığınlarına, söyle, ne var kalacak senden
    belleğinde kuşun ağacın suyun, kör bir sfenks
    umursamazlığıyla kendi iç uzayına dalmış
    zamanın çevresinde eserken milyonlarca toz,
    toz benzeri bütün geçmişler, bütün gelecekler?....