1. umut sarıkaya'nın tarihini hatırlayamadığım bir zamanda uykusuz dergisinde yayımlanan içerisinde mizah ve hüzün barındıran çok sevdiğim güzel yazısı.

    "basarsan alırsınlı, koşu yoluma atlı klasik bir maçtı. terden saçlarım birbirine yapışmış, boynumda kir çizgileri, güneşin altında başım zonklaya zonklaya oynuyordum. takım olarak ise gerçekten rezil durumdaydık ki kalecimiz kendini bilmez bir şekilde sanki bir sol açık gibi topu alıp karşı takımın kalesine doğru artistik çalımlar eşliğinde ilerlediği bir anda topu kaptırmıştı ve onların ceza alanına doluşmuş tam kadro olarak o bittiğimizi resmileştiren golü izlemiştik.

    karşı takımın oyuncusu bizim bomboş ceza alanımızı geçip boş kalemizin önünde topu yavaşca sürdü kalemize doğru. böyle bir gol, siz sevgili okurlarımın da bildiği gibi normal bir mahalle takımının dağılmasına, golü yiyen takımın kaptanının topu tutup havaya rastgele degaj çekip uzaylamasına sebebiyet vermesine, ardından dikilen topun sahibinin aşağıdaki bayırda topun peşinden küfür ederek koşmasına ve maçın bitmesini sağlamasına rağmen biz maçı bitirmedik. kaleye doğru gidip’’ver lan eldivenleri ben geçicem kaleye. sen bas!kıran kırana oynuycaz diyerek ittim denyo kalecimizi. tecrübeli bir file bekçisi gibi direğe yaslanarak taktikler veriyordum takımıma. ama kimse beni dinlemiyordu. umursamadım bağırmaya devam ettim. yavaş gelen bir aşırtmayı çift yumrukla bertaraf etmek isterken yanlışlıkla içeri aldım. eski kalecimizle göz göze geldik. çabuk hareket edip topu alıp sanki daha deminki salak ben değilmişim gibi millete ileri gitmesi için bağırarak degaj çektim ama ileri gitmesi gereken top, ayağımın dışına gelerek gelerek sağ ayağıma doğru düştü. zalim top rakip takımın santrforunun önce göğsünde yumuşamış sonra da ayağının içinde yerini bulmuştu. üzerime doğru şut çekmek için geliyordur.her şey boka sarmıştı.belli ki bir mermi kıvamında gelecek şut.

    tırstım...top resmen tusubasanın yamuk topu gibi geliyordu üzerime zıplayarak kaçılmaya çalışırken. g.tümün yanı ile baldırım arasına çarparak zıbarttı beni. sanki topu tutmuş gibi oldum. ama refleksel olarak hareket ettiğim için biraz da benden başka kimse olmadığı için topu ayağıma alarak şık hareketlerle ilerledim. orta sahayı geçince oluyo lan diye düşünüp iyiden iyiye gaza geldim. diziyordum resmen lavukları ama birden iki kişi gelince dengemi kaybettim yan taraftaki tellere tutunup çalıma öyle devam ettim.

    mücadele uzayınca yere düştüm yerde oturarak çalıma giriştim.yine siz sevgili okurlarımın bildiği üzre yere oturarak yapılan mücadele mücadelelerin en rezilidir, futbol tarihinin yüz karasıdır. tam o sırada çocukluk arkadaşım, can yoldaşım, hemşerim, biricik dostum namık'ı gördüm. ben ağzım açık oturduğum yerden bakarken top ayağımdan alındı ve yine golü yedik.

    gol tanıdık, rezillik tanıdık ama namık farklıydı. adam çıkarıp hemen oyuna dahil olması ve takımı kurtarması gerekirdi normal şartlarda ama öyle yapmadı. elleri cebinde öylece bizi büyük bir ciddiyetle izledi. oyun en sonunda havaya dikilen degajla bitti, top bayıra doğru gitti. top sahibi bayıra ben namık'ın yanına koştum. yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. ne güzel kir pas içinde itişe kakışa oynuyorduk, neydi bu temizlik neydi bu mesafe tam anlayamamıştım. garip bir şeyler oluyordu. bana cebindeki kutudan bir sakız verdi. karşılıklı konuşmadan çiğnedik bir müddet.

    'biz bugün köye gidiyoruz üç ay yokuz.' dedi. sevgili dostlarım şimdi anlatabilir miyim bilemiyorum ama o gün ilk defa bir şeylerin değişmesinin beni ne kadar korkuttuğunu anladım. sen hep öyle devam edecek sanırken insanların birtakım kararlar alması birden ciddi bir mesafe takınması çok koydu bana. en yakın arkadaşım çok yabancı geliyordu. ’lan iyiydik lan, nereden çıktı bu köy?’ demek istedim.

    sonra anne baba ve kardeşi geldi. bavulun bir ucundan tutup bayırdan aşağı doğru yürüdü gitti tertemiz yeni yıkanmış namık. arkasından bakakaldım. boğazımda bir şeyler düğümlendi. ağzımdaki sakızı biraz önüme tükürüp sakıza bir şut çektim. sonra geriye doğru koşarak topa vurup düşürüp elime aldım, uzayladım top bayıra doğru gitsin istedim ama namıkların terkedilmiş balkonuna düştü. bayıra son bir kez baktım, arkasına bakmadan gidiyordu. s.keyim böyle hayatı dedim..

    çok sonraları dört yıl önce, yine böyle bir yaz, mühendisliği anlamsız bir şekilde, ortada hiçbir neden yokken bırakıp zağar gibi sokaklarda gezdiğim sıralarda aynı duyguyu gene hissettim. kız arkadaşımla beşiktaş’ta çay bahçesinde oturuyoduk, namık ciddiyeti vardı suratında. ben bir çay daha içer misin diye soracakken söze girdi 'ben geleceğimi düşünmek zorundayım umut kusura bakma' dedi. 'iyiydik lan' demek istedim diyemedim. gidişini izledim.

    artık kaşar oldum hissetmem derken bu sefer de asker ocağında sigarayı bırakmaya çalışırken yakaladı beni bu duygu. telefondaki sesi çok ciddiydi bu sefer. 'iyiydik lan' diyebildim ama bu sefer. telefonu kapattım. ağladım, çok ağladım. ağlarken sakızım ağzımdan düştü. ben hiç çok ciddi kararlar alamadım, karar alanlara arkadan baktım."

    umut sarıkaya

    not : kopyala-yapıştır değildir, fark edemediğim yazım yanlışları varsa affola.
    ozee
  2. umut sarıkaya insan ruhunu en iyi anlayan ve anlatan yazarlardan :m
    (bkz: namık ciddiyeti)