1. şanlıurfa güzide şehirlerimizdendir.
    youreads'de yazıp da urfa'da yaşayan varsa bana mesaj atsın bir birleşme toplantısı yapalım
  2. cehennemin obur adıdır.termometreler cildirmis efendim durduramiyoruz.
  3. 5 gün geçirdiğim güneydoğu anadolu şehri. baştan söylemem gerek; şimdi yazacaklarım büyükşehir kent merkeziyle ilgili olup yapacağım tespitler tamamen gözlemlerime dayanmaktadır. olumlu ve olumsuz bulduğum yönlerini kendimce anlatmaya çalışacağım. sürç-i lisan ettimse affola.

    yolculuğun başı önemli değilse de 6 saatlik şoförlükten sonra urfa'ya vardık. insan şehrin tarihi dokusunun etkisiyle birçok güzellik göreceğini sanarak gidiyor. fakat daha şehir girişinde otobandan şehre giden sapağın kapatılması bir yana herhangi bir açıklayıcı tabela bile koyulmadığından diyarbakır yolundan geri dönerek şehre girmeyi başarmamız bizim gibi uzun yoldan gelenlerin gerilmesine neden oldu. yolculuk baştan sona karla karışık yağmur altında geçti. karayoluyla ulaşacaklar müsterih olsunlar, otoban da nizip ve suruç üzerinden giden çevreyolu da gayet iyi durumda, lakin gaziantep'ten sonra benzinimizin azalacağını hesap etmediğimizden kısa süreliğine yolda kalma korkusu yaşadık, otoban üzerinde 70 km yolumuz kaldığında bizim 50 km gidecek kadar benzinimiz vardı, neyse ki benzin istasyonu bulabildik.

    neyse efendim, şehre girmemizle beraber bir büyükşehire göre gördüğüm en kötü yol yapım çalışmalarıyla karşılaşmamız bir oldu. şehri yıkmışlar matmazel, her yer çukur, ana arterlerden birinin tali girişleri tamamen kapalı. ve yine ülkede gördüğüm en nobran şoför güruhuyla muhattap oldum. üzerinize kıranı mı ararsınız, sağ 3. şeritten sola u dönüşü yapmaya kalkanı mı, ne ararsanız vardı. ve yerel halk arasında doğal karşılanıyor. tipik akp belediyelerinde görülen geniş döner kavşaklar burada da var fakat trafik ışıkları oldukça az. güvensiz sürüyorsunuz. yol ortasında insanlar, özellikle çocuklar.

    misafirliğim başlıyor. haliliye'de en lüks kebapçılarda takılıyoruz. bana kalsa sokaktan da yerim ama şikayetçi değilim tabi. şu an işsiz olduğum için her şeyimi konuğu olduğum arkadaşım ödüyor, oralara kadar götürüp gezdirdiği için minnettarım. ilk gözlemim en lüks kebapçıda bile bıçak kültürü yok, siz istemezseniz gelmiyor. yemeğiniz servis tabağında değil kağıda sarılı tek kat lavaşın içinde geliyor. siz onu keyfinizce meze ile doldurup dürüm yapıyorsunuz. yarım porsiyon moda gibi, yarım şundan yarım şundan diyorsunuz, biri bitince diğeri geliyor. her şeyde yemeklik isot ve sumak kullanılıyor. yemek yerken sürekli terlemem alay konusu oluyor. (*:swh)

    ilk 3 gün aralıksız yağmur yağıyor, yükseklerde öyle bir sis var ki sise elinizi uzatıp çektiğinizde eliniz su içinde kalıyor. hani kuraktı lan buralar? arkadaşım taşınıyor, valizleri almaya gittiğimizde tarihin en cahil ama en zengin ev sahibelerinden biriyle karşılaşıyoruz. öyle ki kapıyı canım cicimle açan teyze konuşmanın sonunda gülümseyen suratlarımıza kapıyı çarparak kapatıyor. sinirlerimiz bozuluyor tabi. arkadaşımın aldığı kumanda pillerini bile yanımıza alarak çıkıyoruz evden. orospu seni, nah kiralarsın orayı 1200 liraya. evet yanlış duymadınız, memur mecburen kalacak, o zaman koparabildiğimizi koparalım anlayışıyla 1200 lira kira istenmiş. anadolu lan burası. avrupa'da bunun yarısına ev kiralanan başkentler var. neyse, orospuyla vaktinizi daha fazla almayayım.

    iki gün taşınmakla geçtikten sonra artık gezebiliriz. arkadaşımın mesaisi de başladığından merkezden ayrılamıyoruz, olsun urfa'nın her yeri tarih. balıklı göl. rivayet odur ki, ibrahim peygamber nemrut tarafından ateşe atıldığında tanrısal bir müdahaleyle ateş suya, odunlar da balığa dönüşmüş. eyyübiye'deki balıklı göl'ü meydana getiren hadiseye yerel halkın büyük saygısı var. o balıkların odun değil sazan olduğuna 5 yaşında rehberliğe soyunup yakamı bırakmayan çocuğu bile inandıramadım. dedim "rakı balık yapalım bunlarla.", "abi kör olursun, burası peygamberler şehri." dedi. gölün yanındaki halil-ür rahman cami 800 yılı aşkın ömrüyle mimari bir şaheser, hakkını teslim edelim. hemen yakında osmanlı'dan hatıra rızvaniye camii ve surlardan arta kalanlar mevcut. ayn-ı zeliha. nemrut'un kızı, ibrahim'e ağlar, ardından atlar ve bu gölcük oluşur. çevre belediye tarafından çay bahçeleri ve kebapçılar ile süslense de bana yaz aylarında çimlerde adım atacak yer olmadığı, piknikçi ve turistlerle dolduğu söylendi. çınar ağaçları ve salkımsöğütler, her bölge dilinden tabelalar, her dilden konuşmalar , dükkanları ışıl ışıl. hakkını vereyim, her şey güzel.

    hep merak edilen sıra gecesine gidiyoruz. uzun yıllardır bu gecelerde özel organizasyonlar dışında içki verilmiyormuş, biz organizasyon yapacak kadar kalabalık değiliz, iki kişiyiz. kişi başı 50 lira gibi bana göre uygun bir rakama ayakkabılarımızı kapıda bırakıp içeriye giriyoruz. yemek yoğurtlu hedik diye tarif edebileceğim, başka bir ismi varsa da bilmediğim bir kase bulgurla başlıyor. sonra fındık lahmacun, içli köfte, karışık kebap ile bitiyor. tam yemek bitmeye yakın sıra gecesi grubu başlıyor çalmaya. nemrut'un kızına sövüyoruz hep beraber, ezelden urfalı solistimizin ibrahim tatlıses'ten neyi eksik ki? sis solisti haklı çıkarıyor, hakikaten urfa'nın etrafı dumanlı dağlar. vokalde yaşlı bir amca var ki türkü söylerken acı çekiyor, kızarıyor. koduklarım adet çıkarmışlar, koysanıza lan şu amcaya bir duble rakı, hepimiz rahatlayalım. grup ara verince urfa şampiyonu dedikleri çiğ köfte yoğuran dayı çıkıyor sahneye, bin kişilik çiğ köfteyi 15 dakikada yoğuruyor ki neden şampiyon dedikleri de böylece anlaşılmış oluyor. dağıtım faslında program tekrar başlıyor, halayda istemsiz kahkaha atıyorum, çünkü geçenlerde bir arkadaşıma 3 saat boyunca halay çektiği için kolu çıkan bir hasta başvurmuştu. memurlar bilmediklerinden oturuyorlar, yerliler halayda. gecenin son ikramı şıllık tatlısı. fıstık, ceviz, hamur ve şerbet içeren bir tatlı, çok numarası yok.

    ertesi gün mırra içmeden ayrılmam diyorum. mırra, uzun süre demlenerek hazırlanan acı bir kahve. kulpsuz bir fincanla, çok az miktarda ikram ediliyor ve her şeyiyle özel. genelde bekar çocuklara sundurulan bu kahveyi içtikten sonra yanılıp da fincanı sunan kişiye vermek yerine herhangi bir yere koyarsanız şunlardan birini yapmak zorunda kalırsınız; 1) fincana para koymak, 2) sunum yapan bekar dostumuzla evlenmek, 3) yahut kendisini evlendirmek, 4) sevdiği varsa çeyizini düzmek. misafirler genellikle adeti bilmediklerinden 5-10 lirayla paçayı kurtarıyorlar, ben yer miyim, yemedim tabi ki.

    mırra içtiğimiz yer harika. gümrük hanı denilen şahsen kızlarağası hanı'na benzettiğim, avlusundan balıklı göl'ün suyu geçen, ilk katında kahvehaneler, kebapçı, çay bahçeleri bulunan, ikinci katında ise urfalı kadınlara rengarenk yöresel kıyafetlerini diken eski terzihaneler mevcut olan hana sipahi pazarı ve bedesten çarşısı denilen iki tarihi mekanı ve daracık eski urfa sokaklarını geze geze ulaştık. içeride yöresel kıyafetler içinde sivil polis gibi gözüken amcayı sorduğumda işinin turistlerle parası karşılığında fotoğraf çektirmek olduğunu öğrendim.

    gerçekten her yanı tarih kokan kentten olumlu izlenimlerimin bir kısmını yazıya dökebildim. şimdi eleştirilere geleyim.

    belirtmek isterim ki bu şehirde çocukların hayatları çöpten değersiz. anne babalık çocuk yapıp sokağa atmak olmuş. hani neredeyse çalışan erişkinden çok çalışan çocuk var. suriyeli çocuklar, kürt çocuklar, arap çocuklar, gece 11'de mendil almadığım için tekme atmaya çalışan en fazla 5 yaşında yataklarında olması gereken kız çocukları. acil servisinde sürekli araçların çarptığı çocuklar. annelik yapmayan anneler, babalık yapmayan babalar.

    bir diğer gözlemim şu; şehirde yerli kadın görmek çok zor. amaçsızca oradan oraya yürüyen erkek yığınları var. tıklım tıklım gümrük hanı'nda arkadaşımdan başka iki kadın daha vardı ki onlar da muhtemelen memurlardı. kadının adı yok. kadına evleneceği zaman fiyat biçiyorlarmış sadece, öyle denildi.

    diğer bölgelerdeki kadına şiddetten görebildiğim tek nüans yemek konusunda. erkekler çarşıdan et, patates, domates gibi yiyeceklerle dönüyorlar. kadınlar bunları tepsiye koyup geri veriyor. erkekler fırında pişirtip eve getiriyorlar ve kadınlar yemek yapmış oluyorlar. bunun dışında şiddet, istismar, taciz, kadına yiyecekmiş gibi bakmak olguları tam gaz devam ediyor.

    insanların yüzleri çok sert. herkes sinirli gibi bakıyor ama konuşunca ve yabancı olduğunuzu anlayınca gülümsüyorlar.

    görebildiğim tek tekel bayi haliliye'de. alkol üzerine yoğun baskı kültürü oluşmuş. ben gidip 30 bira isteyince satıcının gözleri ışıldadı. krallar gibi ağırladı beni.

    aklım almıyor, harika bir tarihi, göbeklitepe, yılmaz güney (baba tarafı urfalı), müslüm gürses, kazancı bedih gibi değerleri olan bir şehrin insanları ibrahim tatlıses gibi yaşamaya çalışıyorlar.

    benim için artılarıyla, eksileriyle güzel geziydi. gidin, yerinde görün. en kısa zamanda mardin ve diyarbakır'a ama bu kez sokaklarını arşınlamaya gideceğim. görülmedik güzellik bırakmayıncaya dek. sevgiler.