1. !---- alıntı ----!

    satranç hayat gibidir. her parçanın kendi işlevi vardır. bazıları zayıftır, bazıları ise güçlü. bazıları oyunun başında işine yarar, bazılarıysa sonunda. ama kazanmak için hepsini kullanmak zorundasın. aynen hayatta olduğu gibi, satrançta da skor tutulmaz. on parçanı kaybedip, yine de kazanabilirsin oyunu. satrancın güzelliği budur işte. işler her an tersine dönebilir. kazanmak için yapman gereken tek şey tahtanın üzerindeki olası hamleleri ve anlamlarını iyi bilmek ve karşındakinin ne yapacağını kestirebilmek

    !---- alıntı ----!
    (bkz: olasılıksız - adam fawer)
  2. lisede öğrenip hastası olduğum spordur. turnuvaların havası maçların değerlendirilmesi ayrı bir tat veriyordu. spor olarak görmemin şahsımca savunması klişe yargı olan fiziksel yorgunluğa neden olmuyor kısmını sonuna kadar yaşamış olmamdır. federasyon olarak da türkiye'de en çok lisanslı sporcusu olan dallardan biridir.

    not: oynamak isteyen youserlarla online ya da gerçek hayatta seve seve oynarım.
  3. tanıştığım bütün iyi oyuncularının oldukça zeki ve farklı düşünebilen insanlar olduğunu şaşırarak fark ettiğim strateji oyunudur. hoşlandığım insanlara sorduğum kontrol sorusu da genellikle satranç oynayıp oynamadıkları şeklinde oluyor.

    kimin yazdığını bilmiyorum, ama internette gezinen şu keyifli hikaye epey ufuk açıcı:

    !---- alıntı ----!

    satrançta şah niçin o kadar pasiftir?

    satranç oyununda şah koruma altındadır. o sanki bir köşede korkudan sinmiş bir şekilde olanlara bakan, titrek adımlarla birer birer ilerleyen, arada sırada 'hadi ne zaman rok yapacaksanız, yapın' diye inleyen bir insan görünüşü verir. halbuki vezir, satranç tahtasını oradan oraya dolaşarak, atlayarak, zıplayarak, rakibi yıpratarak, son derecede etkin bir şekilde hareket etmektedir.

    bu taşın bizdeki adı vezir (bakan gibi bir şey) olduğu için bu hareketlilik normal görülebilir ama batı ülkelerinin bu taşa kraliçe anlamında 'queen' adını verdiklerini düşünürseniz ortaya tuhaf bir durum çıkar. hele satrancın tarihinin 7. yüzyıldan öncesine gittiği göz önüne alınırsa, o zamanlar daima ordularının başında savaşa giden krallara, şahlara satrançta niçin böyle pasif bir rol verilmiştir, anlaşılmaz.

    satrancın ilk olarak 6. yüzyıl içinde hindular tarafından oynanmaya başlanıldığı, daha doğrusu hinduların 'chaturunga' (şaturanga) isimlioyunundan geliştiği ileri sürülüyor. 'chaturunga' sözcüğü sanskritce'de 'dört kol', 'dört kollu ordu' veya 'dört silah' anlamına gelmektedir. o zamanki hint ordusu dört bölümden oluşuyordu. filler, savaş arabaları, süvariler ve piyade. bugün bu dört kola, fil, kale, at ve piyon diyoruz.

    avrupa savaşlarında fil kullanılmadığı için bu taşa piskopos (bishop) adı verilmiştir. bizdeki at arapçada süvari, avrupa'da ise şövalye olarak adlandırılmıştır. yani medeniyetler satranç terimlerinde kendilerine göre bazı değişiklikler yapmışlardır. şaturanga hindistan'dan önce iran'a geçti ve geçerken ismi 'şatrang' oldu.

    arap orduları onu 1000 yıl kadar önce, fethettikleri ispanya üzerinden avrupa'ya getirdiler. araplar oyuna 'şatranj' veya 'al-şah-mat' (şah ölü) ismini verdiler. ancak şah oyunda hiçbir zaman ölmez, diğer taşlar gibi oyun tahtasının dışına çıkartılamaz. vatanı olan karelerde kımıldayamaz hale gelince esir düşer.

    satranç ismi türkçeye arapçadan girmiştir. ilk oynanış şeklinde bugünkü hareket kabiliyetindeki bir vezir veya kraliçe yoktu. gerçi şahın yanında araplar tarafından akıllı adam diye isimlendirilen bir taş vardı ama hareket imkanı çok kısıtlıydı. sadece bir kere o da çapraz olmak koşuluyla ilerleyebiliyordu.

    asırdan aşıra, ülkeden ülkeye satranç oyunu gittikçe gelişti ve bazı değişikliklere uğradı. avrupa'ya ulaştığında vezirin ismi kraliçe oldu ama hareket imkanı hala kısıtlıydı. bununla belki o yıllarda avrupa'da yaşayan güçlü kraliçelerin, krallarının daima yanında olup onları kollamaları şeklinde sosyal bir bağlantı kurulabilir.

    bu şekli ile satranç oyunu çok yavaş oynanabildiğinden oyunu süratlendirmek için kraliçe (vezir) ve filin güçleri, yani hareket imkanları arttırıldı, etkinlik sahaları genişletildi. bir başka kural değişikliği ile satranç tahtasının karşı kenarına varabilen bir piyonun kraliçe (vezir) olabilmesi imkanı tanındı.

    bu, çok çağdaş ve demokratik bir değişimdi. taşların en güçsüzü ve alçak gönüllüsü piyade, işlerinde sebat eder ve başarı ile ilerlerse en güçlü taş olabiliyor, hatta karşı tarafın şahını mat ederek en son sözü söyleyebiliyordu.

    avrupa'da gün geçtikçe gelişen demokrasi, yıkılan krallıklar satranca da yansıyordu. şah artık örneği çok az kalmış, güçsüz monarşik hükümdarlar gibi köşesinden pek çıkamıyordu. gerçeği oyunda iken ikinci bir kraliçenin ortaya çıkması ise başlangıçta oyuncuların kafasını karıştırdı ama hangi şah bir yerine iki kraliçesinin olmasını istemez ki!

    !---- alıntı ----!

    ayrıca çok kıymetli dizim person of interest'te carl elias'ın satranç sahneleri oldukça keyifli. yine aynı diziden harold finch'in bir konuşması şu şekilde:

    satrançta ikinci hamleyle birlikte 72.084 olası oyun vardır. üçüncüden sonra 9 milyon, dördüncüde 318 milyar. yani dünyada bulunan atom sayısından daha fazla olası satranç oyunu var. hiç kimse hepsinin sonucunu tespit edemez. başlangıç en korkuncudur. ama iyi olan yanı da bu, hata yapsanız bile sonsuz çözüm yolu var.
  4. kendisine karşı büyük bir tutku beslediğim zeka oyunu. bu oyunda kazanmak için gereken tek şey düşünmek. işte bu yüzden asla eskimeyecek bir oyun. takım arkadaşın yok. rakibinle eşitliğini bozacak bir durum yok. sen de rakibin de bir insansın. sadece bu, daha fazlası değil.

    dördüncü sınıfa gittiğim zamanlar. okulumuzda bir satranç turnuvası olacağını öğrendiğim gün, " gireyim ya, hem ders de kaynar." diyip turnuvaya katılmıştım. turnuvadan önceki gün bir arkadaşım bana oyunu öğretti. turnuvaya girdiğimde bir şekilde ilk iki maçı kazanıp ilk elemeyi geçtim. (şu şekil ki benim gibi satranç bilmeyen bir sürü kişi katılmıştı turnuvaya.)

    ikinci tur bir sonraki gündü ve gaza gelmiştim. kendimi kasparov zannediyordum. yarın olduğunda ilk maçta yenilmiştim. üstelik beni yenen kişi satranç öğretmenimin oğluydu ve acımasızca yenip dalga geçti çocuk benle. gurur yaptım. ondan sonraki sene yine turnuva olacağını bildiğim için içimden yemin ettim, "gelecek sene kazanıcam bu turnuvayı "

    bütün yaz internet üzerinden satranç oynadım. tek yaptığım satranç oynamaktı. azcık da zekalı olunca sonraki sene turnuvaya girip birinci oldum. tabii benim ego tavan yaptı. öğretmen beni okulun satranç takımına soktu. her gün 1-2 saat okul çıkışı satranç oynadık. girdiğim ilk turnuva hariç diğer turnuvaların hepsinde dereceye girdim o sene. hayatım satranç olmuştu artık.

    sene sonu geldi, bizim öğretmen satranç bulmacaları koyuyordu panoya biz de çözüp puan alıyorduk. karşılığında hoca da sene sonu ilk üçe satranç seti hediye edicekti. ben bir buçuk yıl bütün gün satranç oynuyodum ama satranç tahtam yoktu. hep internetten oynuyordum. dedim bunu kazanayım evdekilere de öğretirim satrancı. sene sonu bütün bulmacaları çözüp fatality attım. hoca seti hediye edince dedim ben artık satrançcıyım. yeni kasparov geliyor hazır olun ulen !

    sene bitti ve ebeveynlerim ayrılınca okulumu değiştirmek zorunda kaldım. yeni gittiğim okulda satranç namına bişey yoktu ve bütün hevesim kursağımda kalmıştı. yine internetten oynuyordum ama artık o zevki vermiyordu. yine de o sene bir turnuvaya katıldım. turnuvada önceki turnuvalarda yendiğim bir çocuk geldi karşıma. oynadık ve bir yerde bir hata yaptım. hani böyle bariz bir şeyi yanlış yapınca oluşun his var ya, işte o bende hiç oluşmamıştı o güne kadar. bir anda titremeye başladım. deli gibi titriyordum, çocuk iyi misin felan dedi ama cevap veremedim. aptal aptal kekeledim. birkaç hamle sonra maç biticekti yenilcektim, belliydi. o çocuğa yenilince öyle üzülmüştüm ki, uzun bir süre satranç oynamadım. daha doğrusu oynayamadım. heyecanlanınca titremeye başlıyordum. düşünemiyordum.

    bu sene tekrar başladım oynamaya. başlarda yine bir titreme oluyordu fakat oynaya oynaya eski sakin halime döndüm. bu sakinliğin gerçek hayatta da faydasını gördüğümü söyleyebilirim. daha net, daha akılcı kararlar alıyorum artık. tamam kasparov olamadım ama satranç sayesinde zor durumlarla başa çıkmayı öğrendim. heyecana kapılmanın, telaşın zararını gördüm.

    birkaç özlü sözle de bitireyim yazıyı:
    "iyi bir hamle gördüğünde, daha iyisini ara."*
    "satranç, zihnin işkencesi"*
    "iyi bir oyuncu her zaman şanslıdır"*
    "rakibinizin taşını feda etmek her zaman daha iyidir"*
  5. beyni çalıştırarak rahatlatan ve üstelik geliştiren bir oyun.
    ciddiye alıp . uzun süre düşünerek oynayınca hayatta hiç almadığınız hazzı bu oyun yaşatabilir.

    "tıpkı aşk gibi,müzik gibi,satrançta insanoğlunu mutlu edecek güçtedir"
  6. oynamaktan en çok "lezzet" aldığım oyun. çocuk yaşta oynamaya başlamanın çok çok faydası vardır. bu demek değil ileri yaşta öğrenirseniz faydası olmaz ancak küçük yaşta öğrenilirse karakteri , davranışları çok olumlu etkiliyor. en önemli katkısının başınıza gelen herhangi bir olayda hızlı bir şekilde en doğru kararları vermenizi sağlaması ve olaylara çok farklı açılardan bakabilmenizi sağlamasıdır. ayrıca daha planlı hareket etmenizi sağlıyor ve sezgilerinizi güçlendiriyor. faydası sayılarak bitirilemez diye bir tabir vardır ya , hah işte bu duruma tam da uyuyor bu kalıp. eklemek gerekirse : gittikçe daha az düşünen bir insanlık olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda ; daha mantıklı ve daha çok düşünmemizi sağlayan bu oyundan daha faydalı ne olabilir ki ?
    rosky
  7. bu oyunu oynamak zevklidir,ama üzerine düşünmek,en azından benim için,çok daha zevkli ve doyurucudur.üzerine düşünmekten kastım,matematiksel bir çözümleme yapmaya çalışmak,oyunu mükemmel oynamak diye bir şeyin var olup olmadığını,varsa oyunu mükemmel oynayan bir yapay zekanın gelistirilip gelistirilemeyecegini düşünmek.oyunun "teknik" kısmı sadece bunlar,bir de binlerce yıldır oynanan,ciddiye alınan bir oyunun romantik,felsefi bir tarafı var.sanırım bu yüzdendir ki,tanıdığım çoğu kişi satrancı elektronik bir ortamda oynamaktansa gerçek bir tahtada,taşlara dokunarak,rakibi görerek oynamayı tercih ediyor.
  8. zekayı geliştiren bir tür tahta oyunu. bu oyunda çok başarılı olanlarla karşılaştığınızda, sizin anlam veremediğiniz saçma hamlelerin, ileride nasıl da kabusa dönüştüğünü görüyorsunuz. her hamlenin size katkı sağlaması gerek. tabi bunun anlamı taş yemek değil. derece yapmış, avrupa, dünya turnuvalarına katılmış kişiler, hep bizim "saçma" dediğimiz hareketleri yapıyorlar. saldırabilecekken taş geri çekiyorlar. bunun amacı oyunda savunmayı güçlü kurmak. çünkü siz savunmanızı yaptığınızda, karşı taraf delmek için açık verecek, düşünmeden oynayacak.

    kurslarda size savunmayı ve fırsat bulduğunuzda en kısa yoldan kritik darbe vurmayı öğretirler. veya yenilecek durumdayken çok güzel açıklar bulup karşı darbe atmayı.

    satrançta türkiye başarılı sayılır. diğer sporlarda başarılı olamayıp bunda başarılı olmamızın tahmin ettiğiniz gibi sebebi antrenman kolaylığı. basketbol, futbol gibi sporlarda antrenör ve uygun ortam sağlanması gerekirken, satrançta evde oturan adam, sadece internetten öğrenmesiyle bile derece yapabilir. ama bu oyunda tek önemli şey zeka, ve bunun gelişmesi de pek mümkün değil. zaten 10-15 yaşlarında bir çocuk, koskoca adamları yenecek kadar potansiyele ulaşıyor. ülkemizde ise şaşılacak düzeyde zeki çocuklar var. her konuda olduğu gibi disipsizlinlik, tembellik ve umursamama olmasa, dünya çapında çok başarılı olacağımız bir spordur satranç.
  9. rivayete göre ortaya çıkışı şöyledir:

    hindu bir adam leclac, satranç oyununu keşfeder. oyun hindistan'da çok tutulur. günün birinde hindistan2ı kuraklık vurur, insanlar açlıktan ölmektedir. aynı dönemde iran ise bereketli zamanlar yaşamaktaydı.

    leclac satranç tahtasını alıp iran'ın yolunu tuttu. hükümdarın huzuruna çıkıp oyunu anlattı. hükümdar oyunu çok sevdi. birkaç kez oynadıktan sonra leclac'a ödül vermek istediğini söyledi. leclac önce "aman efendim ne gerek var, biz insaniyetlik vazifemizi yaptık!" dediyse de sonunda hediyeyi kabul etti.

    hükümdardan, satranç tahtasının ilk karesine 2 buğday tanesi koyup, diğer her kareye de ikişer katı kadar buğday koyulmasını çıkan miktar kadar buğdayın kendisine verilmesini istemiş. hükümdar gülüp, "oğlum isteye isteye bunu mu istedin lan?verelim sana bir çuval buğday uğraştırma bizi allah'ın açı hahaha!" demiş. leclac hesap yapılıp verilmesinde ısrar etmiş. hükümdar adamlarına emir verip istenilen buğdayın verilmesini istemiş.

    satranç tahtasının ortasına gelindiğinde iran'ın tüm ambarları boşalmıştı. leclac aldığı buğdayı ülkesine götürüp halkını kıtlıktan kurtarmış

    kıssadan hisse: üslü sayılar bilmeyen yönetici ülkeyi ne hale sokuyor...

    (bkz: 2*64)
  10. yanlışı düzelteyim:
    satranç oynayan zekileşmez,zeki insan satranç oynar.
    satranç oyuncuları, ne yazık ki (özellikle de türkiye'de)
    emeklerinin karşılığını alamamakta.
    yani satrançcılar hayatını satrançtan kazanamıyorlar.
    siz hiç doktor olup,geceleri ekmek parası için ringe çıkan birini tanıyormusunuz?

    bunda sovyet rusya bir istisnadır.
    satrancı yani bu büyük zeka oyununu nato ya karşı bir silah olarak kullandılar.
    bunun için de satrançcılarına ayrı maaş bağlamışlardı,
    amerika'da bobby fischer yiyecek ekmek bile bulamıyorken,sovyet rusya'daki satrançcılar refah içinde yaşıyordu,hayat onlara güzeldi.