• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (4.50)
seher - selahattin demirtaş
"seher’deki hikâyeler, heveskâr işi değil insana ve yaşama duyulan derin sevginin ince bir mizahla harmanladığı has yazar işi metinler. karşımızda, tutsaklık günlerinde vakit doldurmak için yazan biri değil, bugüne kadar ortaya çıkmamış, okura ulaşmamış bir edebiyatçı var.

demirtaş’ın hikâyelerini okuyunca, keşke halkına, ülkesine, dünyaya karşı duyduğu sorumluluk ağır basmasaydı da yazar olsaydı diye hayıflandım. sonra, edebiyat-sanat damarımın bencilliğinden utandım: o zaman, edebiyat bir yazar kazanacak ama türkiye demirtaş kalibresinde bir siyasetçiden, geleceğin önemli bir liderinden, barış ve özgürlük umudundan yoksun kalacaktı." oya baydar

"siyaset ve sanat disiplinleri birbirine benzemez. siyaset; doğru zamanda siyasi açıdan doğru olanı söylemek ve gerçek düşünceleri saklamak ilkesine sahipken, sanatçı deyim yerindeyse yüreğini kazıyarak en gizli duygularını, en büyük kitleyle paylaşmaya koşullanmıştır. bu açıdan selahattin demirtaş’ın değerli öykülerini özel bir yere koymamız gerekir diye düşünüyorum. acılar karşısında duyarlı bir yüreğin çığlığını yansıtan bu öyküler, siyasetten çok daha derin bir insani damara dokunuyor.

kitabın özenli ve akıcı bir türkçeyle yazılmış olması, hem estetik hem de toplumsal açıdan ayrıca övgüye değer. bu ülkedeki herkesi birleştirecek olan ortak payda sanatın büyülü yaratıcılığında gizli. çünkü sanat, vicdanın dilidir. selahattin demirtaş da bu dili konuşuyor." zülfü livaneli
  1. seher, hdp eş genel başkanı selahattin demirtaş'ın geçtiğimiz 2016 kasım ayından beri bulunduğu zorunlu ikametgâhı cezaevinde yazdığı 12 öyküden oluşan bir kitap. birkaç öyküsü internette yayımlanmış ve okuma şansım olmuştu. çok sevmiştim, kitabın basılmasına da çok sevindim. kitabın yanında selahattin demirtaş’ın yine cezaevinde yaptığı resimlerinin basıldığı iki kitap ayracı da hediye ediliyor.

    kitapta yer alan öyküler: içimizdeki erkek, seher, temizlikçi nazo, bildiğiniz gibi değil, kara gözlere selam olsun, cezaevi mektup okuma komisyonuna mektup, denizkızı, halep ezmesi, ah, asuman!, annemle hesaplaşmalar, tarih kadar yalnız, sonu muhteşem olacak.

    selahattin demirtaş iyi bir siyasetçi ve avukat olmasının yanında aynı zamanda iyi saz çaldığını biliyordum. ama resim yaptığını, şiir ve öykü yazdığını bilmiyordum doğrusu. siyaset başka bir şey yapmaya zaman bırakmıyordu sanırım. bu zorunlu mola (ki aktif siyasete cezaevi koşullarına rağmen katkıda bulunmayı asla bırakmadı her şeye rağmen) sanatçı yönünü de bizimle paylaşmasına vesile oldu. 'her şer'de bir hayır varmış' derler ya. keşke hep olağanüstü koşulları olmayan bir ülke olsaydık da içeride değil dışarıda bu becerilerine tanıklık edebilseydik.

    yorumu denizkızı öyküsünden bir bölümle bitireyim:

    "benim adım mina. iki ay önce suriye’den, hama’dan yola çıktık. annem bana sıkı sıkı sarıldı. yol boyunca hiç bırakmadı beni. bazen yürüdük, bazen çok kalabalık otobüslere, tozlu kamyonlara bindik. yollar hep çukurdu. zıplaya zıplaya gidiyorduk. ama annem beni hiç bırakmadı. kalabalık insanlar hep bir şeyler konuştular. otobüste, bazıları çok ağladı. aslında ben de ağladım. benim babamı öldürdüler hama’da. niye öldürdüler ben bilmiyorum, o zaman annem çok ağladı, ben de ağladım."
  2. kitabın içeriğinin özeti:
    "tecö foşik, höwal. biz sevgi ve barış kelebeği olduğumuz halde bizi hapse attılar."
  3. 'kitabın içeriğinin özeti' şeklinde daha ana dilini dahi eli yüzü düzgün şekilde konuşamayan insan görünümlü asalak bakteri parçacıkları tarafından eleştirilmesine hiç de şaşırılmaması gereken kitaptır.

    güzel ülkemin bir dolu aydın geçinen vasıfsızı ne idüğü belirsiz konularda yazıp dururken, siyasi suçlardan dolayı hapse düşmüş bir parti genel başkanının çıkıp da suriye meselesi gibi çağlar sonra bile akıllarda yer edecek bir insanlık trajedisine el atması, ülkede neler olup bittiğini tüm dünyaya ve özellikle de batıya aktarmaya çalışması; ne türden bir ironidir? bizim asalaklar üzerinde herhangi bir etki yapar da yüzlerinin kızarmasına yol açar mı? ya bu ülke için en çok uğraşanın, 'vatan haini' deyip hapse attıkları olmasına ne demeli?

    inanın, ya da inanmayın, artık akıl almıyor. artık herhangi bir söz, kelime bu durumu karşılamaya yetmiyor. bir zamanlar hayvan çiftliği romanını canlı yaşıyoruz işte, derdik de; orwell'ın hayal edebileceği seviyeyi dahi çoktan aştık.

    saygı duyulacak bir yüzünüz olsa, önce 19. yüzyıl fransız aydınları; sonra da suriyenin çocuk yaştaki cesetleri yüzünüze tükürürdü.
    ama sevinin, yok.
  4. barış güvercini rolü yapıp bebek katili bir şahsın heykelini dikmek isteyen bir kişinin kitabı. mesele bu kadar basit.
    eale
  5. "'kitabın içeriğinin özeti' şeklinde daha ana dilini dahi eli yüzü düzgün şekilde konuşamayan insan görünümlü asalak bakteri parçacıkları tarafından eleştirilmesine hiç de şaşırılmaması gereken kitaptır. "cebiresim

    demirtaş'ı hapse atan zihniyet, ülkeyi ele geçirmiş yasal mafyanın zihniyeti değildir. barışın kıymetini anlamayacak, savaşın dokunmadığı, egemenin kendisine dokunan ana kadar zalim olduğunu anlamayan, güçlünün borazanı, vatan sayesinde ceplerini dolduranların vatan haini ilan ettiğine vatan haini diyen, dini kullanıp dine dair ne kadar ulvi değer varsa yerle bir edenlere ses çıkarmayan, tecavüzcüleri salıveren, eğitimi "depremin sebebi sex"e indirenlerin yetiştirdiği nesil olarak yaşayanlardır.

    dünya tarihine ucundan vakıf olanlar bilir ki bu istibdat dönemi bitecek, ve bittiğinde demirtaş için bu saçma cümleleri yazanlar çocuklarının suratına bakamayacaklar.
  6. siyasette okumak-yazmak bir kistas degil ama birilerinin okumadigi kitap kadar adamlarin yazili kitabi var. savunulan dusuncenin arkasinin dolu oldugunu, saglam bir dayanaklarinin oldugunu hissetmeme sebep oluyor bu donanimlilik. karsilarinda ise iki lafi bir araya getiremeyen, danismanlarinin okuyup ozetledigi kitaplarla ovunen kitleyi gorunce uzuluyorum. kimin icin uzuldugum bana kalsin.

    edit: bu ne hiz gondere basip yeni ekran gelene kadar zulfiyare dokunmusum.
  7. selim temo'nun bir yazısı var seher'e dair bugün gazete duvar'da. oldukça sert bir yazı. muhtemelen muhataplarından yanıt gelecektir. kitaba ve bağlantılı meselelere başka bir gözle bakmam gerektiğini hatırlattığı için paylaşmak istiyorum:

    "Arka kapakta Zülfü Livaneli’nin başöğretmen edalı yazısı var. Selahattin Demirtaş’ı özenli ve akıcı Türkçesi için “ayrıca” övmüş ama kendi Türkçesi kan ağlıyor. Diyor ki Livaneli, “siyaset ve sanat disiplinleri birbirine benzemez.” Nasıl yani, sanat ve siyaset birer disiplin mi? “Sanatçı deyim yerindeyse yüreğini kazıyarak en gizli duygularını en büyük kitleyle paylaşmaya koşullanmıştır” diye devam ediyor. TDK iktidara gelse Livaneli ağırlaştırılmış müebbetle yargılanır! Hemen sonrasında ise “Bu açıdan” diye başlıyor ama çıkarım olarak söylediği şeyin “neden” ile ilgisi yok.

    Asıl fecaat ikinci paragrafın başında. Livaneli şöyle buyuruyor: “Kitabın özenli ve akıcı bir Türkçeyle yazılmış olması, hem estetik hem de toplumsal açıdan ayrıca övgüye değer.” Burada “estetik ilmi”ne dair bir şey yok tabii, “güzel” demek istemiş. Ama bu övgünün iki sıfatlı bir nedeni var: Türkçe. Bu “dil”in bir tercih değil, bir “zorunluluk” olduğunu bilen bir yazar ya akıcı filan demeye utanır ya da bahsetse bile asimilasyonun bir göstergesi olarak anardı. Ancak Livaneli asimilasyonu övüyor, ona coşkuyla selam çakıyor. Bu selam, kıymetlimiz Demirtaş’ın kitabının arka kapağından yansıyor. Gençliğimizin billur yankısı Şivan Perwer’in bizi değil efendiyi seçerek Amed’de çınlamasını hatırlatıyor. Efendiyi bu kadar sevmeseniz."

    yazının tamamı için: 'seher'in dış görünüşü
  8. yıllar önce beyaz show'da kendisini "aynı zamanda bir çikolata gurmesi" olarak tanıttığını işittiğimden beri zülfü livaneli ismine mesafeli yaklaşırım. bakmayın şimdi kendisini ezilenlerin, kürtlerin yanında konumlandırdığına. 90'larda ahmet kaya'yı tepelerlerken kendisi muhtemelen isviçre çikolataları tadıyordu.

    yine de bu konuda kendime tam bir güvenim yok (neredeyse hiçbir şeyde olmadığı gibi). bakıyorum seveni çok, sevdiğim insanlar arasında da seveni çok. popülaritesi iyice artınca artık dayanamayıp huzursuzluk kitabını okudum. film senaryosu gibi geldi. ticari kaygılarla kıvamında dramatize edilmiş bir havası vardı sanki. tabi muhtemelen önyargılıyım.

    seher'in arkasında tanıtım yazısını görünce önyargılı olduğuma biraz daha ikna oldum. demek ki, dedim, lafına epey değer verilen bir entelektüel. ama yazdığını okuyunca "bu hakikaten normal mi yahu" diye içimden geçirdim. siyasetçi hakkında yazdığı "yalan söyler" imasına hadi patavatsızlık diyelim. demirtaş'ı "özenli ve akıcı bir türkçe" kullanması sebebiyle tebrik ederek onun özünde "içimizden biri" olmadığını akademik dürüstlük kisvesi altında gizliden gizliye hatırlatmasına ne demeli? öykülere yazdığı temkinli övgünün nedeni, sanatçı livaneli olarak kendisinin fecaat bir siyasi kariyerinin olduğunu hatırlarsak, hasedinden mi yoksa?

    memleketteki entelektüel birikim seviyesi göz önüne alındığında livaneli gibi birinin parlıyor olmasına şaşmamak gerek belki.

    seher se güzel kitap, çok güzel kitap. kitabı okumadannburaya saçma sapan yorumlar yazan arkadaşlar eminim ki bir gün utanıp silecekler yazdıklarını.
  9. seher'i muhtemelen edebi açıdan beğenmeyeceğim ancak başarılı olduğu bir taraf vardır o da youreads'te bile anasından babasından ne öğrendiyse üstüne gram bir şey koymadan bu yaşa gelmiş, çevresinden ezberlediği klişeleri karikatür gibi tekrar eden faşist kafaların olduğunu ortaya çıkarması.

    karanlık adam nickli arkadaş livaenli'nin kalemi besteciliğine göre çok kötüdür. yalnız yanlışın var adam şimdi yediği solcu servetini 70'li yıllarda oluşturmuştur, bugün değil. zamanında konserleri adeta siyasi mitingti. bugün o serveti çarçur ediyor. bir kuşağın şarkısı olan eluard'ın ey özgürlük şiirinin bestesini vodafone'a sattı vs. iyi şiir besteleri vardır. edebiyata hiç yakışmamıştır.