1. ayrılık ne biliyor musun?
    ne araya yolların girmesi,
    ne kapanan kapılar,
    ne yıldız kayması gecede,
    ne ceplerde tren tarifesi,
    ne de turna katarı gökte.

    insanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

    ipi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
    birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
    ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
    duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
    türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık.

    ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde
    kendi sesiyle silinmek.
    birdenbire büyümesi
    gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun.
    insanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi
    bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde.

    saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin.
    parmaklarını sözüne pınar edememek
    uzaklarda bir adamın üşümesi bir kadın dağlara daldıkça.
    işıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan
    çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
    evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması
    ayrılık yağmurdan vazgeçiş, sudan üşüme
    yalnızca gölge vermesi ağaçların
    iyiliğin küfre dönmesi ayrılık.
    güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya
    başını alıp gitmek gibi bir geri dönüş
    iki adımından birisi insanın, sevincin kundakçısı,
    hüznün arması, süreğen korkusu inceliğin.

    ayrılık, o küçük ölüm!

    usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.

    şimdi anlıyor musun gidişinin neden ayrılık olmadığını,
    bir yaprak düşmesi kadar ancak, acısı ve ağırlığı olduğunu.
    bir toplama işleminin sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını.
    boşluğa bir boşluk katmadığını, kar yağdırmadığını yaz ortasında....

    ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından kalkıp ağzını yıkadığında başlamıştı.
    ben bulutları gösterirken,
    “bulmacanın beş harfli bir yemek sorusuna” yanıt aramanla halkalanmış,
    “aşkın şarabının ağzını açtım, yar yüzünden içti murt bende kaldı”
    türküsü tenimde düğümlenirken, odadan çıkışınla yolunu tutmuş,
    dağlarda öldürülen çocukların fotoğraflarını kenara itip,
    “bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı?”
    dediğinde varacağı yere varmıştı çoktan.

    ne mi yapacağım bundan sonra?

    ayak izlerimi silmek için sana gelen yolları tersinden yürüyeceğim önce.
    şiir okumayacağım bir süre,
    hediyelik eşya satan dükkanların önünden geçmeyeceğim.
    senin için biriktirdiğim yağmur suyunu, bir gül ağacının dibine dökeceğim.
    yeni bir yanlışlık yapmamak için telefonlara çıkmayacağım
    ardı kuş resimli aynalar arayacağım mahalle pazarlarında
    gençliğimi anımsamak için.
    emekli kahvehanelerinde yaşlılarla konuşarak,
    sonumu görmeye çalışacağım.
    fotoğraflarını güneşe koyacağım, bir an önce solsun diye.
    içinde ay ışığı, iğde kokusu ve begonvil bulunan
    tüm resimleri duvarlardan indireceğim
    mican türküsünü asacağım yerlerine.
    falcı kadınlara inanmayacağım artık
    trafik polislerine adres sormayacağım.
    geleceğe ışık düşüren bir gülüşle gülmeyeceğim kimseye.
    fesleğenden başka bir çiçek
    koymayacağım penceremin önüne.
    büyük kentlerin varoşlarında çırpınan
    üç milyon yurtsuza evimi açacağım.
    nerde bir kayıp, bir faili meçhul varsa
    bıraktığı acının yanına resmini asacağım.
    şaşırma! yetimi korumak için
    yeni aşklar bulacağım kendime.

    ne yapacağımı sanıyorsun ki?

    tenin tenime bu kadar sinmişken,
    ömrüm azala azala akarken önümde,
    gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
    senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime,
    bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım.

    şükrü erbaş