1. "bana kürtlerden nefret etmem gerektiğini söylerdi babam. kürtler bölücüydü, teröristti, biz türklerden nefret edendi ve bu yüzden onlardan nefret etmem gerekirdi.

    nefret etmediğim gibi, kürt arkadaşlar, kürt kardeşler edindim kendime. diyarbakır`a, mardin`e, bingöl`e ve batman`a gittim. kürt canlar konuştu, ben dinledim, kürt kadınlar anlattı ben kederlendim, kürt müzikleri, ağıtları dinledim kürtçe bilmeden ve öğretmen olarak ilk tayinim tunceli`ye çıkınca çok ama çok sevindim…

    annem, “tunceliler alevi, yemeklerinden yeme” dedi ve ben çağrıldığım, buyur edildiğim her sofrada yemeklerini yedim tuncelilerin. birçok tuncelili komşum oldu kahvaltıya çağırdığım, hafta sonları çarşıda dolaştığım, kahve içtiğim.

    abim, ermenilere kinlenirdi. onlardan “ermeni dölü” diye bahsederdi. bir ermeni dostum oldu. ben onu türk sanıyordum ve o da kendini türk sanıyordu! bir gün dedi ki bana, -ama öyle tedirgindi ki bunu derken-, “sana bir sır vereceğim… “ şaşırdım, “elbette” dedim. “otuz üç yaşındayım, yeni öğrendim, ben türk değilmişim” dedi. “ne var ki bunda, cansın” dedim gülümseyerek. “ben ermeniymişim” dedi. “sen benim dostumsun” dedim… “biz erzurumluyuz biliyorsun; bizim ailede ne cumaya gidilir, ne namaz kılınır, ne de oruç tutulur” dedi. “nasıl anlayamadım” dedi… “babam, ölmeye yakınken açıkladı bu sırrı” dedi… sarıldık birbirimize sımsıkı. babasını affetmeyeceğini söylerken, bir çırpıda affediverdi…

    ayvalık`ta, rum bir yaşlı amcanın işlettiği pansiyonda kaldım geçen yaz. sevgilimle o pansiyonda tanıştık. aktivistti sevgilim, doğa aktivisti. kah kaz dağları`nda, kah karadeniz`de, kah mersin`de… nerede ormanlara kıyılıyorsa, nerede dereler kurutuluyorsa, nerede hes`ler yapılıyorsa benim bir tanem oradaydı. ben çok sevdim onu. onun gibi bütünleşemedim doğayla belki. ama o da benim gibi masallar anlatamadı çocuklara… biz çok sevdik birbirimizi; doğayla ve çocuklarla geçecek bir ömür düşledik…

    hakkari`ye çıktı askerliği birkaç ay önce. “hakkari`ye gidemedim hiç, doğası harikaymış” derken kederini duyumsamak içimi acıttı… hakkari dağlarındaki ters lalelerin fotoğraflarına baktık beraber. korkuyordu, biliyordum. hakkari değildi korktuğu, kürtler değildi. devletin ne olduğunu, varlığını nasıl sürdürdüğünü ikimiz de farkındaydık. halklarını sevmeyen, emekçilerini sevmeyen, sularını, ormanlarını, hayvanlarını sevmeyen bir yapıdan bahsediyoruz !

    nice ormanlara kıyıldı hes`ler için; nice derelere, ırmaklara kıyıldı…

    nice canlara, halklara kıyıldı saltanat için; nice çocuklara, genceciklere, güzelliklere…

    sevgilim ölü asker… duyuyor musunuz beni saraylılar, biat edenler, can olduğunun, emekçi olduğunun, halk olduğunun ayrımına varmadan her boku biliyormuş gibi ahkâm kesenler!

    “bana patates soymayı öğretsene” demişti canım benim. “umarım, kışlada bütün gün patates soyarım” demişti…

    ne kürtler düşman, ne aleviler, ne de ermeniler ve rumlar; biz halklar, biz çoğulluklar öyle güzeliz ki, düşmanı halklarda değil, inandığınız, hatta kutsadığınız rezil rüsvalıklarda arayın siz. inandığınız, kutsadığınız ne varsa, bizi bölen de o, sersefil eden de o, öldüren de…

    babam, can parçamın öldüğünü öğrendiğinde, “kürtlerden nefret etmiyor musun hâlâ” dedi… sustum… yine sordu aynı soruyu, yine sustum. bana bir tokat attı ve bağırarak sordu bu sefer, “kürtlerden nefret etmiyor musun hâlâ! “ baktım babamın yüzüne öylece. ”canımın mezarı belli ama cumartesi anneleri`ni daha iyi anlıyorum” dedim… sonra ne mi oldu? canımın yarısını da değil, tamamını yitiren ben hain oldum ve kan revan içinde kaldım…

    son günlerde dağ bayır geziyorum. sularla, ormanlarla kuşlarla söyleşiyorum; sevgilim ona kavuşamayacağım bir yerde…

    sevgilim ölü asker…"

    kaynak: http://dunyalilar.org/sevgilim-olu-asker.html/