1. tevfik fikret'in bir şiiri. şairin zulme, savaşa, yoksulluğa, dinlere, tanrılara olan kızgınlığı insanı sarsıyor. her okuyuşumda tüylerim diken diken oluyor.
  2. aruz ölçüsü ile yazılmıştır. tevfik fikret'in sanat toplum içindir, görüşünü benimsediği dönemde yazdığı çağları aşmış şiiridir.
    içinde din ve tarih üzerine çok doğru tespitler barındırır.

    şurda güzel bir incelemesi mevcut.

    ...
    yıkımlara, acılara alkış tut,
    yüksekten bakanlar önünde eğil,
    insafla birdir aşağılık ve namussuzluk,
    doğruluk lafta, yürekte değil,
    iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
    bir gerçek var, tek bir gerçek:
    eli kolu bağlayan zincir.
    bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
    hak güçlünün, kötünün yanı.
    uzun lafın kısası:
    ezmeyen ezilir!
    nerde bir şeref var, iğreti.
    nerde bir mutluluk var, yama.
    bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
    din şehit ister, gökyüzü kurban.
    her yanda durmadan kan akacak,
    durmadan her yanda kan!
    ...

    bu ülkede insaf (mütevazilik,iyilik, hoşgörü) zayıflık ile bir tutulur. taa ne zaman söylemiş tevfik fikret. değişen hiçbir şey yok.
  3. mehmet akif ersoy ile olan edebi münasebetinin ürünü şiirdir. ciddi oranda umutsuzluk ve öfke aşılar.
  4. çok farklı çeviriler mevcut olduğu için orijinal olanı yazmak istedim.
    orijinal metin:

    beşerin köhne sergüzeştinden
    bize efsâneler terennüm eden;
    bizi, âbâ-i bîvücûdumuzun
    cevf-i mâzîde bir siyah ve uzun
    gece teşkil eden hayâtından
    ninniler ihtirağ edip uyutan;
    bize en doğru, en güzel örnek,
    diye geçmiş zemânı göstererek:
    gelecek günlerin geçen geceden
    farkı yok, hükmü yok zehâbı veren;
    ve cebininde altı bin yılık
    buruşuklarla şüpheler karışık.
    seri, mâzîye yağni rûyâye,
    pâyı, âtî deen heyûlâye
    sürünen heykel-i kadîd…onu gâh
    durdurub manzarımda bîikrah
    sorarım eski hâtırâtından.
    o bir feylesof, biraz sırtlan,
    ve bütün gılzatiyle bir hortlak;
    ley-i nisyân-ı yoklıyarak
    muhtenik, paslı bir talâkatle
    bana başlar birer birernakle
    mütevâlî şüûn-i edvârı:
    hep felâket, elem yığıntıları!
    ne zaman geçse bir ketîbe-i şân,
    dâimâ rehgüzâra hunefşan
    bir bulut sâyebâr olur; mutlak
    başda, en başda kanlı bir bayrak;
    onu bir kanlı tâc eder tağkıyb,
    sonra hûnîn vesâil-i tahrîb:
    mızrak, yay, kılıç, topuz, balta,
    mancınık, top, tüfek, sapan…arada
    kanlı âmirleriyle cünd-i vegâ;
    sonra artık alay alay üserâ…
    mutlakâ bir muzaffer, on mağlûb;
    çiğniyen haklı, çiğnenen mağyûb.
    kahra alkış, gurûra secde: kerem
    zağf u zilletle daimâ tev’em.
    doğruluk dilde yok, dudaklarda;
    hayr ayaklarda, şerr kucaklarda.
    bir hakıykat: hakıykat-ı zencir;
    bir belâgat: belâgat-i şemsîr.
    hakk kavînin demek şerîrindir;
    en celî hikmet: ezmiyen ezilir!
    her şeref yapma, her se’âdet piç;
    her şeyin ibtidâsı, âhırı hiç.
    din şehîd ister, âsüman kurban;
    her zaman her tarafda kan, kan, kan!..

    söyler, inler, sayıklar; elhâsıl
    beşerin anlatır ne yolda, nasıl
    bu sakâmetli ömrü sürdüğünü;
    görürüm kanların köpürdüğünü,
    o kadîdin o dişlek ağzında.
    sesinin kağr-ı ihtizâzında
    öyle mûhiş bir in’ikâs-ı enîn
    işitir, öyle titrerim ki, zemîn
    sanırım lerzegir-i nefrîndir…
    indir, ey mahşer-i cidâl indir
    perdeler, sahne-i fecâ’atine!
    sönsün artık bu daîmî fitne.
    hele sen, ey kâdîd-i an’anehâh,
    yetişir çizdiğin hutût-ı siyah!..
    biz sabah isteriz sabah; o uzun
    geceler nâ’imîne hayr olsun!
    kimsin ey gölge, sen ki, mest-i harâb
    ediyorsun zalâme doğru şitâb!..
    kanlı bir şeyle oynamış gibisin;
    belli, hemnev’imin muharribisin.
    kahramanlık…esâsı kan, vahşet;
    beldeler çiğne, ordular mahvet;
    kes, kopar, kır, sürükle, ez, yak, yık;
    ne, aman! bil, ne, ah! işit, ne, yazık!
    geçdiğin yer ölüm, elem dolsun;
    ne ekinden eser, ne ot, ne yosun;
    sönsün evler, sürünsün âileler;
    kalmasın hırpalanmadık bir yer;
    her ocak benzesin mezar taşına;
    damlar insin yetimlerin başına…
    bu ne vicdângüdaz şenî’a, ne âr?
    yere geç satvetinle ey serdâr!
    her zafer bir harâbe, bir medfen;
    ey cihangir, utan şu makbereden!
    yıkıl ey köhne taht-ı istiklâl;
    zîr-i kahrında inliyor ensâl!
    parçalan, ey şikestefer iklîl,
    şu yığınlarla ihtiyâc-ı sefil
    hep senin, işte hep senin eserin!
    göz yaşından yapılma incilerin
    görsen artık nasıl yosunlanmış…
    size mâzî ne hisle aldanmış?
    bilsem, ey kargalar ki, âkil-i hûn,
    her karanlık sizinledir meşhûn.
    fikre artık yeter tahakkümünüz;
    yaşanır pek güzel tegallübsüz,
    sizi târih eder himâye, gidin,
    gece hemrâzıdır hayâdîdin.
    ve o matmûre-i tebâhîde
    boğulun…işte en güzel müjde
    mutasavver dühûr-i âtiyeye;
    işte hürriyet-i hakıykıyye:
    ne muhârib, ne harb ü istîlâ;
    ne tasallut, ne saltanat, ne şekâ;
    ne şikâyet, ne kahr-ı istibdâd;
    ben benim, sen de sen, ne rabb, ne ibâd!

    o zaman ey kadîd-i nahnahakâr,
    şimdi “ceng, ihtilâl, uhûd, uhûd, ızfâr…”
    diye saydıkların kalır meçhûl;
    birer uğcûbe, yâ hikâye-i gûl.
    yırtılır ey kitâb-ı köhne yarın
    medfen-i fikr olan sahîfaların!
    bunu kimden fakat ümid edelim;
    bu azıym inkılâb-ı hilkati kim,
    hangi kuvvet te’ahhüd eyliyecek
    sâhib-i kâ’inat… evet gerçek (!).
    sâhib-i kâ’inât olan ceberût,
    o tekarrübşiken lîkâ-yı samût;
    o fakat aslı hep bu kargaların!...
    ey semâ, ey süyûl-i ağsarın:
    -şimdi mestâne bir sürûd-i heves,
    şimdi zindangirifte bir kuru ses;
    şimdi muhrik, ya şûh bir nakarât,
    bir geniş “oh!”, bir derin “heyhât!”;
    bir du’a bir kaside; şimdi halîm,
    şimdi serkeş bir ihtizâz-ı nesîm;
    şimdi bir şevke-i garîbâne,
    şimdi bir levm-i nâşikîbâne,
    şimdi bir lerze, nagme-i nâkûs,
    şimdi bir sayha-i nakare vü kûs,
    şimdi aczin sükût-i giryânı;
    şimdi kahrın sahîl-i şükrânı;
    şimdi bir hutbe-i cezîl ü vecîz,
    şimdi şermende bir niyâz-ı marîz;
    şimdi bir hande, şimdi bir hafakan,
    şimdi dehşetli bir gurîniş olan-
    mütelâtım tevelvülâtiyle
    inliyen kubbe-i tehî söyle!..
    söyle sen her sadâye mağkessin,
    şu hayâhay içine hangi sesin
    aksi- fevkında iğtilâfermûd
    olan- eyvân-ı kibriyâya su’ûd ´
    edebilmiş, ve söyle hangi du’â
    müstecâb olmuş?... ey ilâh-i semâ!
    seni âbâ-i dîn olanlardan
    dinledim: “bîşebîh ü bînoksan,
    “hayy ü kayyûm ü kadir ü müte’âl,
    “bâsıturrızk, vâhibülâmâl,
    “kâhir ü müntakim, alîm ü habîr,
    "zahir ü bâtın ü semi'ü basıyr,
    “müstmendâne sahib-i nâsır,
    “zâtı her yerde hâzır u nâzır…”
    diye vasf eyliyorlar. en parlak
    sıfatın “lâşerîkeleh!” ken bak,
    şu bataklıkda kaç şerikin var?
    hepsi kayyûm ü kâdir ü kahhâr,
    hepsinin “ lâşerîkeleh!” sıfatı,
    hepsinin emr ü nehyi, saltanatı;
    hepsinin bir sipihr-i ilhâmı,
    hepsinin mihri, mâhı, ecrâmı;
    hepsinin bir hafâ-yi mescûdu;
    hepsinin bir behişt-i mev’ûdu;
    hepsinin bir vücûdu, bir ademi,
    hepsinin bir nebî-yi muhteremi;
    hepsinin cennetinde hûriler,
    hepsinin tuğme-i cahîmi beşer;
    hepsi halkından istiyor, makhûr
    iki büklüm bir inkıyâd-ı sabûr…

    ben ki, hepsinden iştibâh ederim;
    kime sorsam diyor ki: “yok haberim”.
    kim bilir, belki hepsi vehmiyyât;
    belki aldanmak ihtiyâc-ı hayât?
    kim bilir, belki hepsi doğru da ben
    bîhaber kendi sehv-i hissimden
    varı “yok” bilmek istedim, yoku “var”.
    iştibâh… işte töhmetim, ne zarar?
    şüphe, bir nûra doğru koşmakdır;
    hakkı tenvîr ukûl için hakdır.
    kim bilir belki, bir adem mevcûd;
    belki ukbâ da var…fakat bu vücûd,
    sun’u olmakla sâni-i edebin
    neye olsun esiri bin derdin?
    kim bilir belki aslımız toprak,
    onu bir muztarip çamur yapmak
    ki, mesâmâtı kanla, yaşla dolu,
    hangi hain tesadüfün işi bu?
    hem niçin yokdan eyleyib iycâd
    sonra vermek zevâle istiğdâd?
    bunu bir hâlik irtikâb etmez!...
    halkeden mahveder, harâb etmez!...

    işte en zorlu hasmın ey hallâk,
    seni arş’inde eyliyen ihnâk,
    bize vaktiyle zehr-i gayzından
    verdiğin cür’adır, odur bu yılan;
    bileceksin bu hasmı elbet sen:
    şüphe!... en zâlim, en kavî düşmen.
    bize en mugfilâne teslîtın,
    yâhut en gafilâne taglîtın.
    bak bugün “hud’a, şeytanet, igvâ”,
    seni mülkünden eyliyor iclâ;
    üflüyor mağbedinde meş’alini,
    kırıyor elleriyle heykelini.
    ve bütün kudretinle sen, meflûc
    çöküyorsun…ne in’idâm-ı bürûc,
    ne savâ’ik, ne bir hübûb-i jiyan,
    ne cehennemlerinde bir galeyân;
    ne nazarlar habîri mâteminin,
    en kulaklarda bir tanîn-i hazîn…
    kopsa bir zerre cism-i hilkatten,
    duyulur bir tazallüm olsun. sen
    göçüyorsun da arş ü ferş’inle
    yok tabî”atda bir inilti bile.
    bilakis her tarafda kahkahalar,
    kizbe ancak riyâ ve humk ağlar!
  5. beşeriyet hususunda her bir mısrası ziyadesiyle nafidir. hele ki diğerlerine oranla içlerinde öyle güzel birkaç mısrası vardır ki; refah ve huzur içinde yaşamak isteyen toplulukların, insanların o mısralardaki düşlere ortak olup o muazzamlığı zihninde hissetmesi gerekir.

    özgün hali:

    işte en güzel müjde
    mutasavver dühûr-i âtiyeye;
    işte hürriyet-i hakıykıyye:
    ne muhârib, ne harb ü istîlâ;
    ne tasallut, ne saltanat, ne şekâ;
    ne şikâyet, ne kahr-ı istibdâd;
    ben benim, sen de sen,
    ne rabb, ne ibâd!


    güncel hali:

    işte müjdelerin en güzeli,
    işte en gerçek özgürlük
    düşümüzdeki gelecek çağlarda:
    ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
    ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
    ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
    ne tapılan, ne tapan,
    ben benim, sen de sen!