• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (9.00)
tehlikeli ilişkiler - pierre choderlos de laclos
tehlikeli ilişkiler bir entrika’nın öyküsüdür. entrika çevirmek her zaman birini bir şeye “inandırmaktır”; her entrika yalanlardan oluşan bir yapıdır; entrikaya inanmak öncelikle insanların etkilenebileceğine inanmaktır.
tehlikeli ilişkiler’in anekdotik bölümü çoğu zaman bu yapıtın çağdaşı ya da ardılı olduğu erotik küçükleri düşündürür; bu entrika crébillon, nerciat, sade’da gördüğümüz entrikalara benzer; özgünlük baskı aracının artık güç değil ikna olmasında yatar. yalan baskının sadece en ince aracıdır: ayartılacak insanın zihninin bir parçasını etkilemek ve bu parçanın da kişiliğin bütününe baskı yapması. ve okuyucu gizem içinde kaldıkça daha bir hisseder bu baskıyı (...)

tehlikeli ilişkiler bir irade mitolojisidir; ve burada irade ve cinselliğin sürekli karışması en güçlü eylem araçlarıdır.

irade ve cinsellik birbirine karışır, çoğalır, tek bir alan oluşturur çünkü laclos cinselliği bir baskıya bağlı olmanın çok daha ötesinde, çok daha şiddetli bir biçimde hisseder, ona göre irade cinsellikten ayrılmaz, tersine kitabın erotik alanının temellerinden birini oluşturur.

kitabı küçük çapta ve neredeyse gizli bir başyapıt özelliği kazandığında laclos şöyle demiştir: “bu dünyada ben öldükten sonra bile yankılanacak bir yapıt yaratmak istedim.”
andré malraux, 1939
kaynak: http://www.dr.com.tr/Kitap/Tehlikeli-Iliskiler/Choderlos-De-Laclos/Edebiyat/Roman/Dunya-Klasik/urunno=0000000368550

***

"mösyö de merteuil'in koynuna girdiğimde bakireydim. bana bir şey öğretecek anı güven içinde bekliyordum. çekingen, ürkek bir tavır içinde olmak gerektiğini düşündüm. kimine çok tatlı, kimine çok acı gelen o ilk geceiy ben ancak bir deneyim fırsatı olarak karşıladım. acısına, zevkine, herşeyine iyice dikkat ettim.

(...) kendisine karşı böyle ince ve kibar davranmam karşılık buldu ve bizim dindar hanıma mektup yazarken masa işlevi gördü bana. ona böyle bir kızın yatağında, daha doğrusu kollarında ve vefasızlık da ederek yazılmış, halimi, yaptıklarımı da olduğu gibi anlatan bir mektup göndermek keyiflendirdi beni doğrusu. emile mektubumu okurken kahkalarla gülüyordu.

(...) daha ne söyleyeyim size ben? seviyorum, evet, çılgınca seviyorum. bende bu aşkı uyandıran, bu sözü söylememi kaç kez istedi de bir kere bile duymadı ağzımdan. ona bunu bir kez olsun duyurabilmek zevkini tadabilmek için canımı bile verebilirim ama olmaz, söyleyemem, söylemem doğru olmaz! (...) bana karşı direnebilme cesaretini göstereceğini sanan o şahane kadın yenildi sonunda işte sevgili dostum! evet sevgili dostum, benim oldu o artık, tamamen benim oldu. dünden beri bana vermediği bir şey kalmadı artık. (...) kendine geldiğinde artık boyun eğmiş, mutlu fatihine teslim olmuş bir kadındı... (...) tam ve karşılıklı bir esrime oldu bizimkisi. hayatımda ilk kez zevkten sonra da geçmedi sarhoşluğum.
  1. eğer yanılmıyorsam (şayet yanılıyorsam bütün yunan tanrılarının affına sığınırım) de laclosun tabulara savaş ilan ettiği tek ve biricik romanı, (bkz: mektup roman) tarzını yaratmıştı.
    bünyesinde muhteşem ötesi barokesk yazı dili barındırır. insan, yaratılış tarihinde yazılan ilk mektupu hayal eder, o mektupun içine hapsolmuş sözcükleri düşler.
    bu romanın dönem itibariyle bir ilginç tekniği de, hikayeyi belirlenmiş sıfır noktasından başlatmak değil, belirsiz bir zaman ve olay diliminden özgür kılarak devam ettirmesidir.
    bu tombul ve asilzade romanın şiir gibi karakterleri vardır. valmont, madam merteuil, cecile, danceny, madam de volanges ve daha niceleri böylesine eşsiz şehvet şenliğine hizmet ederler. özellikle de madam merteuil. ne tehlikeli ve eşsiz, kibirin en çıplak halidir o kadın...

    epilogda ise romanın ilk mektupuna kısaca göz atarak, konuyu kapatalım.

    1. mektup

    cécile volanges’dan, ursulines’de
    … rahibeler manastırı’ndaki sophie carnay’ye

    gördün ya, kardeşim, sözümde duruyorum; bütün vaktimi öyle hotozlarla, süs püslerle falan geçirmiyorum. senin için zamanım hiç olmaz mı?.. doğruyu söylemek gerekirse şu tek bir günde gördüğüm süsü, mücevheri, birlikte geçirdiğimiz dört yıl içinde görmedim. o havalı tanville bizi ne zaman görmeye gelse, giyinir kuşanır bizim kendisini kıskandığımızı sanırdı, manastıra bir gelsem, onu da yanıma çağırtacağım, kıskanmak nasıl olurmuş anlasın. annem benimle ilgili her konuda bana danışıyor; eskiden beni okul çocuğu gibi görürdü, ama şimdi öyle değil. özel hizmetçim ve yattığım odadan başka bir odam daha var; bu mektubu, güzel mi güzel bir masada yazıyorum, anahtarı bende, çekmecelerine ne istesem koyup saklayabilirim. annem bana, “her sabah kalktığım zaman gelir beni görürsün; öğle yemeklerinde biz bizeyiz, yalnızca saçlarını toparlaman yeter; öğleden sonra kaçta yanıma geleceğini ben sana her gün yemekte söylerim,” dedi. kalan zamanı keyfimce geçiriyorum: manastırdaki gibi arp çalıyor, resim yapıyor, kitap okuyorum; nasılsa burada beni azarlayacak mère perpétue yok, canım isterse hiçbir şey yapmadan otururum… sophie’ciğim yanımda değil ki sohbet edip, gülelim, bu durumda bir şeylerle uğraşmak daha iyi.

    saat daha beş olmadı ve annemi yedide göreceğim: bol bol vaktim var, ama sana ne anlatabilirim? bana hâlâ bir şey açmadılar! birtakım hazırlıklar olduğunu, benim için çalışacak işçi kızlar tutulduğunu görmesem, “beni evlendirmeyi falan düşündükleri yok, bizim joséphine’cik gene sayıklamış!” diyeceğim. ama annemin ağzından kaç kez duydum: “kibar kızlar evleninceye kadar manastırda kalmalı,” der; mademki beni manastırdan aldı, demek ki joséphine doğru söylemiş.

    şu anda kapının önünde bir araba durdu ve annem de, “hemen gelsin,” diye haber yolladı. gelen kişi, ya beni verecekleri adamsa!.. hâlâ giyinmedim; elim ayağım titriyor, yüreğim çarpıyor. hizmetçiye, “annemi görmeye gelen kimmiş, biliyor musunuz?” diye sordum. “biliyorum, mösyö c…” dedi. bu arada da gülüyordu. o, kesinlikle o. olan biteni sana anlatırım. şimdilik adını verdim. gecikmemeliyim, birazdan gelirim.

    zavallı cécile’le kim bilir ne kadar alay edeceksin! öyle utandım ki! ama, sen de olsan yanılabilirdin. annemin yanına girdiğimde, siyahlar giymiş, ayakta duran bir bey vardı. elimden geldiği kadar doğru dürüst selam verdim ve olduğum yerde öylece kalakaldım, adım atacak halim kalmamıştı. adama nasıl baktığımı sanırım tahmin edersin! o da bana selam verdikten sonra anneme, “çok şirin bir küçükhanım! size bir kat daha minnettarım, madam!” dedi. bu sözlerin anlamı bence çok açıktı; bedenimi öyle bir titreme sardı ki, yüzüm kıpkırmızı olmuş, alıklaşmış bir halde ilk bulduğum koltuğa yığılıverdim. ben koltuğa oturur oturmaz adam da gelip önümde diz çöktü. zavallı cécile’ciğin işte o anda aklını kaybetti; annemin de dediği gibi, çok korkmuştum. çığlık atarak ayağa fırladım; hani bir gün gök gürlerken bağırmıştım ya, işte öyle. annem kahkahayı koparıp, “ne oluyorsun? otur da ayağının ölçüsünü alsın,” dedi. meğer o gelen kişi ayakkabıcıymış. ne kadar utandım, anlatamam: iyi ki, annemden başka kimse yoktu. evlendikten sonra ayakkabılarımı o adama yaptıracağımı hiç sanmıyorum.

    doğrusu çok şey öğrenmişiz!.. hoşça kal. saat altıya geliyor, hizmetçim de artık giyinmemi söylüyor. hoşça kal, sophie’ciğim. gene manastırdaymışım gibi aynı duyguyla seni seviyorum.

    not: mektubumu kiminle yollasam, bilmiyorum? en iyisi joséphine’in gelmesini beklemek.

    paris, 3 ağustos 17..