1. teknenin ölümü

    kara yakındı önce, hem çok yakın,
    elimi uzatsam tutardı.
    yıldızsız teknemdi inip çıkan gece,
    kurumuş gece, kum, kömür, arduvaz...
    kara yakındı önce, hem çok yakın,
    denizleyin inip çıkan önümde
    bir tanrının atardamarı.

    açtım, yorgundum ama uykum yoktu.
    günlerce yekesiz yelkensiz
    ne de çok kuş takılmıştı ardımıza,
    ne çok harman gördüm köpükten beyaz...
    açtım, yorgundum ama uykum yoktu.
    güneşler hala sağımda solumda,
    sürer gibiydi açık deniz.

    deniz en ince hayvanı belleğin
    nerden kalktım, o rıhtım, o çan...
    bilmiyorum o gök kıyı nereye gitti!
    bir masal şebboyu çarmıhtaki yaz.
    deniz en ince hayvanı belleğin
    bir kuşluk vakti tanrının sevdiği
    görünür zaman yaratan.

    canlı mıydım? o uğursuz kıyıda
    öldüğüm gün de bilemedim.
    hep o sallantı, o devinim, o avcıl
    bayrak, bir aş tenceresi, bir az
    küfür, karı kız öyküleri, sonra
    dipteki ölülerin fısıl fısıl
    konuşmalarını dinledim.

    doğdum mu? nasıl? belki bir tezlik
    yeli kımıldadı, kan gibi.
    ağaç ve kızak, demir, yağ, halat, katran,
    boya kutuları, sünger, tel ve gaz...
    derken gün kokulu yüreğimdi ilk
    yapının boş gömütünde dikili
    sabırsız kaburgama çarpan.

    ruh, şarabı gördü üzümden önce
    süt, kan olmak için devinir
    tohum bildi herkesten önce ekmeği
    gün, denizi salıvermeden batmaz.
    ruh, şarabı gördü üzümden önce
    ağaç ne diye kalktı çiçeklendi,
    denize inmesi nedendir?

    ah yalnızlığın gömük kapıları,
    aysız ayışığı gibiydim,
    geceleyin gece, gündüzleyin gün
    gibi suyun altınavuran yalaz.
    ah yalnızlığın gömük kapıları
    bir yağmuru dinlercesine bütün
    anları iç içe bilirim.

    bir tekne her zaman düşüncelidir.
    bizimle demirledi gece.
    karaya çıktı tayfalarım uykulu.
    pruvamda çok acayip bir yıldız
    konmak istercesine gider gelir,
    suları budanmış bir yolculuğu
    sürdürmek isterdi kendince.

    kara yakındı önce, ödağacı
    kokusu sarmıştı geceyi.
    ve bir kuş bağırdı çağırdı tepemde,
    fosforlu sesi kabarık ve ıssız.
    lale rengindeydi şimşeğin dalı,
    ve güneydoğunun yangını pembe
    nakışlı bir çanak gibiydi.

    unutmak istemiyorum bunları,
    göğün damarlarını gördüm,
    fırtına kırının yaban keçisini,
    koşar küpeşteme saçsız sakalsız...
    ağaç gibi yırtılan karanlığı,
    koca kulaklı lodosu, o fili,
    ah yay biçimdeydi ölüm.

    yalnızlıktır denizin tek yasası,
    aşkın altın yasasıdır o.
    bir gün kum uaynır, ay gıcırdarsa
    çalınırsa bir gün gömük kapımız
    kalamazsın sabaha inen suda,
    kalk kürek, yola düşmenin sırası
    aşkın altın yasasıdır o.

    kükürt rengindeki ağzı gecenin
    üfürdü huysuz karanlıkta
    sintineme düşçül bir ateşböceği
    kömürdüm, tahtaydım, kurumuş anız,
    o böcek oldu yangımı teknemin,
    anladım kuşun, yıldızın gizini,
    başladım usuldan yanmaya.

    söndüremezdi kimse bu ateşi,
    kıyıdan kesilmiş sularda,
    kara hem yakındı şimdi, hem çok uzak
    bir yanyanaydım onunla, bir yalnız.
    devirdim bütün yüklediklerimi
    ve demiri uykuda bırakarak
    bindirdim eskil kayalara.

    parçalanıyordum kimse bilmeden,
    ateştim cevizin içinde,
    ve bir gece içinde bilmeden öldüm.
    ey gece, nereden yol bulacağız,
    ey yaralı göğsüme düşen yelken,
    ya sen kürek, solmuş rüzgar gülüm,
    ya sen ne diyeceksin, söyle!

    deniz durdu, mumyası yıldızların
    erir gün görmüş kayalıkta,
    ve yürüdü sabah, denizin ineği.
    ölünce ne yapsak sabah oluruz...
    ah kara yakındı ve darmadağın
    kuşları durmuş zaman kadar eski,
    taşları hüzün olan kara.

    kopmuş uykunun iskeletiyim ben,
    artık yelin göğsü olamam.
    gördün mü ölümün gözündeki mor rengi,
    söyle, ölüp dirilen tanrı, temmuz,
    ay yapraklarının indiği bu dam,
    eski düşleri taşır mı yeniden,
    koca karınlı kuşlar gibi.

    bir yanda parçalanmış teknem durur,
    sert tütünüyle gün bir yanda.
    kara yakındı önce, hem çok yakındı,
    elimi uzatsam tutardı ama
    yalnızlıktır denizin tek yasası,
    bütün ölüler unutulur,
    yaşayanlar kalır tek başlarına.

    akşamleyin kaptan, birkaç gemici
    gelip dizildiler kıyıya.
    tutunacak bir tekne arar gibiydi
    ayağı kayan meltem ve cigara
    içerek konuştular gizli gizli,
    bense dalgın bakıyordum, boşuna
    koparılmış süsendim sanki.

    çalıştılar bir hafta, ağustosun
    altısında bütün iş bitti.
    kesik baş çapa, iplerim, küreklerim
    kumsalda şaşkın bir yığındır şimdi.
    tüter el ayak, tüter ıslak odun,
    denizin uzaklardan getirdiği
    yabancı, anlamsız bir şeyim.

    melih cevdet anday