• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.36)
tembellik hakkı - paul lafargue
paul lafargue, ne çalışmanın yadsınması ne de kendi içinde boş zamanın kutsanması olarak kaleme aldığı tembellik hakkı'nda, yaşamın bir tür kutsanmasını gerçekleştiriyor. sadece "sermaye dinini" ifşa etmekle kalmıyor, teker teker bireylerin üzerinde karar kıldıkları bir toplumsal değer olarak çalışmaya dayalı tüm toplumsal sistemlerin geçersizliğini savunuyor. aynı zamanda hem gülünç hem ciddi, hem esprili hem de derinlikli bir metin olarak 19. yy'ın klasikleri arasındaki yerini almış tembellik hakkı, sekiz saatlik iş günü ve cinsiyet ayrımcılığı olmadan eşit işe eşit ücret gibi taleplerin de sistematik bir biçimde ilk defa dile getirmiş olmasıyla önem kazanıyor."ah tembellik! merhamet et bizim bu bitmek bilmeyen sefaletimize! ah tembellik! sanatın, soylu erdemlerin anası, insanoğlunun sıkıntılarına bir teselli ol!" (tanıtım bülteninden) (kitap bilgileri idefix'den alınmıştır.)
  1. dört bölüm ve bir de ek bölüm olmak üzere beş bölümden oluşan yaklaşık 50 sayfalık bir manifesto. kitap 74 sayfa ama bunun üçte biri yazarın hayatı, önsöz, sonsöz(çevirmenin yazdığı), sonnot(dipnot yerine sonnot tercih edilmiş çevirmen tarafından), lenin' in söyleviyle oluşmuş. kitabın kapağı, bu zamana kadarki baskılar içerisinde gördüğüm en iyi iki kapaktan biri. diğeri de modern times filminin kullanıldığı kapaktı. şekile ilişkin diyeceklerim bunlardan ibaret.

    kitabın adından ne anlattığı belli sanırım. ancak ben okumadan önce yazarı da tanımadığımdan -ki kendisi karl marx' ın damadıymış- daha basit, daha minimal, daha kişisel bir meselenin mizahi bir anlatımla deşileceğini bekliyordum. ama sosyal ve iktisadi içerikli son derece ciddi bir kitapla karşılaştım. kişisel bir sorunun isyanı sonucu bir boşalma değil de toplumsal bir sorunun çözümü üzerine bir değerlendirme var kitapta. ilk iki bölümü okumak çok keyifliydi. o iki bölümde çok çalışmanın zararlarından bahsediliyordu. üçüncü bölümden itibaren ise insanların az çalışmaya nasıl ikna edilebileceğine ilişkin düşüncelere yer verilmiş. evet günümüzde de hala devam eden hatta büyüyerek devam eden sorunlara değiniyor kitap ama ben bunu bir yazar başarısı olarak değil de bir sistem başarısı olarak görüyorum. kapitalizm üstelik daha da güçlenerek sürdürüyor varlığını ve kitapta anlatılanların varlığını koruması yazarın ileri görüşlülüğünün bir sonucu değil, zira zaten yazarın böyle bir öngörüsü yok gelecekle ilgili, varsa da bu gerçekleşmiyor zaten çünkü her şey daha kötüye gidiyor.

    dediğim gibi ilk iki bölüm enfesti, okuması çok keyifliydi. din(kilise) dahil olmak üzere pek çok şeyin insanları köleleştirmek ve sisteme hizmet etmek üzerine nasıl kullanıldığını, 15-20 sayfanın içerisinde bazen tek bir cümle ile son derece ikna edici bir şekilde anlatıyor yazar. ama 3. bölümle birlikte anlatılanlar fazla zorlama ve kuramsal geldi bana. bir arkadaşımın yazdığı ve yazarken bu kitaba da değindiği bir tembellik övgüsünün linkini de paylaşıyorum;

    http://www.fenayazarim.com/2014/04/tembellik-hakki/
  2. kitabın temelini şu sözlerle açıklayabiliriz: "çalışın işçiler, çalışın. toplumsal serveti ve kendi yoksulluğunuzu arttırmak için çalışın. çalışın ki daha da yoksullaşıp daha çok çalışmak ve tekrar yoksullaşmak için bazı nedenleriniz olsun." öyle ki 1831'deki lyon işçilerinin "ya bizi kurşuna dizin ya da bize iş verin" diye ayaklanması, yaratılan bağımlılığın en önemli örneği olmuştur. çünkü "kırsal toplulukların yaşadığı yere fabrika kurmaktansa oraya veba tohumları ekmek, kaynakları zehirlemek daha iyidir."

    kapitalizmin aah pardon! serbest piyasa ekonomisinin halini ise " ürettiğimiz tüm mallar, sürümleri kolay olsun ve az ömürlü olsun diye bilerek gelişigüzel yapılıyor. bizim çağımıza sahtecilik çağı denilecektir" diyerek göze göz diyor.

    dernek, vakıf, yardım kuruluşu gibi "yüce" emellere hizmet eden, sadaka dağıtıcıların halini bir paragrafta bir çırpıda özetliyor. gözünüze hemen magazinlerde, dizilerde, haberlerde karşılaştıklarınız aklınıza gelecek.

    "sosyete kadınları acınacak bir hayat sürüyorlar. terzi kadıncağızların çırpınarak diktikleri o perilere yakışır tuvaletleri görüp denemek için sabah akşam oradan oraya gidip geliyorlar; o boş kafalarındaki saçlarını, enselerinde topuz yaptırma tutkularını her şee rağmen doyurmaya çalışan kuaförlere, kendilerini saatlerce teslim ediyorlar. korselerinin içine sıkışıp kalmış bedenleriyle, ayakkabılarının içinde çarpılmış ayaklarıyla, bir kazmacının yüzünü kızartacak kadar derin göğüs dekolteleriyle, yoksullar için birkaç kuruş toplama amacıyla geceler boyu balolara gidip geliyorlar. ne kadar da yücesiniz!"

    bu kitaptan sonra işsizlik hakkı'nı okuyarak kombo yapmanız tavsiye edilmez*. sakin bir koyda kitapçı veya kafe açma hayaliniz depreşebilir ki sonra bir bakmışınız işe gitmek için servis bekliyorsunuz.
  3. lafargue'nin, içerisinde büyük iktisadi açmazlarının ve yanılgılarının da bulunuyor olmasına rağmen vermiş olduğu somut örneklerle de, kapitalizm ve emek sömürüsüne karşı kaleme almış olduğu bir manifestodur.
    bu konuda öylesine sert bir bakış açısı vardır ki, 1789 fransız devrimini sadece bir burjuva devrimi olarak görür ve halkın güle oynaya büyük hayallerle feodalizme ve aristokrasiye karşı yaptıkları ihtilalin bayrağını feodalizmin elinden alıp kapitalist burjuvazinin eline teslim etmiş olduklarını savunur.
    haksız da sayılmaz, çünkü ihtilal öncesi bildiğimiz fransız halkı olan "jacquesler", jacqueslikten (o zaman bu ifade halk arasında avamlığa, köylülüğe, efendiciliğe atfen "doğal" bir hitap şekli, lakap olarak kullanılırdı.) çıkıp bir üretim aracı olan modern kölelere dönüşmüşlerdi.
    bu sosyolojik durumu en basitinden, ihtilal öncesi iki şehrin hikayesi, kaderci jacques ve efendisi, kırmızı ile siyah gibi romanlardan, ihtilal sonrası de emile zola'nın neredeyse tüm romanlarından anlayabiliyoruz.
    fransız ihtilali sonrası işçilerin sosyal haklarının henüz tam olarak şekillenmediği dönemdeden sonra 20. yüzyıla kadar tüm avrupada çocuk işçilerin kadınların ve erkeklerin tekstil fabrikalarında, madenlerde, hafif sanayi sektörlerinde köleler gibi üzerleri kilitlenerek fabrika ve işliklerde çalıştırıldığını, bir çoğunun ağır çalışma şartlarına dayamayıp bedenlerinin iflas ettiğin, ağır yükler altında anatomilerinin bozulduğu, yaşam sürelerinin ve yaşam kalitelerinin düştüğünü, üzerleri kilitli vaziyette olmasına rağmen fabrikalarda çıkan yangınlarda çoluk çocuk toplu şekilde yanarak can verdikleri bir dönem gerçekten yaşanmıştır. ilgilenenler bu haberlere biraz web taraması yaparsa çok kolay ulaşabilirler.

    lafargue, devrim ile birlikte gelen uzun çalışma sürelerini kürek mahkumları ve kölelerle mukayse eder ve bu çalışma sürelerinin daha acımasız olduğunu, " yoksul ulusların halkının daha rahatken zengin ulusların halkının genelde daha yoksul olduğu"nu söyler.

    yazarın tezi;
    daha çok çalışmanın işçiyi daha da yoksul kılacağı üzerinedir. bunu da fabrikarda çalışarak daha rahat bir yaşam sürmek ve gelirini yükseltmek isteyen insanların kırsaldaki topraklarından ayrılarak büyük fabrikalarda çalışmak üzere kentlere taşınması, büyük kentlerde birikmeleri sonucu yüksek kira bedellerine ve ürün ve hizmetleri aşırı pahalıya maledecek olmaları, fabrikalarda üretim kapasitesini arttırmaları sonucunda, çok fazla işçiye doğal olarak çok fazla işçi rekabetine dönüşeceği, bu da yarış atı gibi sürekli daha fazlası beklenilen işçinin emeğin değerisizleştireceği, çok fazla üretim yapılması sonucunda doygunluk nedeni ile ürün fiyatlarının düşeceği için kapital patronların ucuzlayan ürünlerin doğurdu kar marjı düşüşünün maliyetini işçilerin ücretlerinden kesinti yaparak karşılayacağı ve bu sayede işçinin daha da fakirleşeceği ve bu fakirliği gidermek için daha uzun mesai saatlerine mahkum olacağı ve bu sürecin işçinin sefaletine kadar bir kısır döndü gibi devineceği üzerinedir.
    kitapta kapitalizmin gerçek sorunu üretim yapmak değil, üretilen maller için tüketici bulmak, sahte ihtiyaçlar yaratarak, tüketicinin sahip olma isteğini körüklemektir.

    lafargue'ın bahsettiği dönemin, sendikalaşma, insan hakları, sosyal devlet, bireycilik düşüncesinin yaygınlaşmamış olması, liberalizm fikrinin tam olarak olgunlaşmamış olması gibi nedenlerle bir geçiş dönemi olmasının sonucu olarak tezinin kısmen doğru olduğunu söyleyebiliriz.

    ancak! yazar sahip olduğu ideolojik duruşun da etkisinde kalarak kapitalizmi tam manasıyla bir şeytana , günah keçisine benzetmiştir. oysa kapitalizmin insan gelişimi için önemi yadsınamaz. insanoğlu kapitalizm ve burjuvazi ile birlikte daha öncesinde hiç sahip olamadığı sağlık koşullarına, uzun yaşam sürelerine, bilim, sanat ve teknolojide hayal bile edemeyeceği noktalara ulaşmıştır.
    bahsetmiş olduğu çalışma ve fakirlik kolerasyonu tam olarak gerçeği yansıtmaz. gayri safili hasılaları çok az olmasına rağmen kişi başına gelirleri kendinden çok daha büyük kapasiteli ülkelere göre daha yüksek olan ülkeler vardır. burada insanların yaşam standartlarına etkileyen faktörler, nüfus yoğunluğu, gelir dağılımındaki adalet, üretimde teknoloji kullanımı, sosyal devlet, demokrası ve adaletin işlerliği gibi daha bir çok gerekçeye dayalıdır.
    toplumun ekonomik refahı için ülkenin ne kadar zengin olduğundan ziyade halkının ne kadar rahat yaşadığı bir göstergedir.
    gelir dağılımındaki adalet ve gelirin paylaşılması en az gelirin nasıl temin edildiği kadar önemlidir.
    geçenlerde discovery'de baktığım bir belgeselde, almanyada bir dev gıda fabrikası yüksek teknoloji ve düşük çalışan ile günde 800.000 birim (yazıyla da yazayım da daha iyi anlaşılsın sekizyüzbin birim) paket gıda üretmektedir. çalışan işçi sayılı yaklaşık 30 kişi kadardır. hal böyle iken lafargue tezine göre alman halkının işsizlik ve sefalet ile boğuşması gerekecektir. oysa almanyadaki kapital bu fabrikada çalışana dünya standartlarına göre yüksek ücretler ödemektedir. ayrıca işletme sahibi üretimden elde ettiği geliri mars'a falan da götürmemektedir. daha büyük yatırımlar ve fonlamalar için kullanmakta alman devletine yük miktarlarda vergi ödemektedir. bu sayede 30 işçinin ürettiği malın getirisi, alman halkına, çalışmayı gerektirmeyecek ölçüde işsizlik maaşı, kira yardımı, çocuk yardımı, tertemiz sokaklar, milli eğitim ve öğrenime akıl almaz derecede destek, sağlıklı ve ucuz gıda temini gibi hizmetler olarak dönmektedir.
    aslolan uygulanan ekonomik sistemin ne olduğu ya da insanların kaç saat çalıştıklarından ziyade, gelir dağılımındaki adalettir ve ahlaklı yönetimdir.
  4. kitap kadar yazarın hayatı da oldukça etkileyicidir, bende şu köşede paul lafargue'ın intihar mektubunu paylaşmak isterim; "bedence ve ruhça sapasağlamken, yaşama zevk ve sevinçlerini birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparıp götüren acımasız yaşlılık, enerjimi felce uğratıp istemimi söndürmeden ve beni gerek kendime gerek başkalarına yük olacak duruma düşürmeden, canıma kıyıyorum. yıllardır, 70 yaşımı aşmamaya söz verdim kendime. yaşamdan ayrılmanın yılı olarak bu dönemi seçtim ve kararımı uygulama yolunu tasarladım: deri altına siyanür enjekte etmek. 45 yıldan beri kendimi adadığım davanın yakın bir gelecekte başarıya ulaşacağından emin olmanın büyük sevinciyle ölüyorum." paul lafargue
  5. "---> " ile belirttiğim yerde insanoğlu hüznü vardır.

    "iyi bir kadin isçi, igle dakikada ancak bes ilmek atar, oysa kimi dönüsümlü dokuma tezgâhlari ayni süre içinde 30 bin ilmek atiyorlar. buna göre, makinedeki her dakika, kadin isçinin 100 saat çalismasina esittir; ya da, makine her dakikada kadin isçiye on günlük bir dinlenme zamani saglamaktadir.

    dokuma sanayisi için dogru olan, modern mekanikle yenilenen tüm sanayiler için de az çok dogrudur. ama, ne görüyoruz? ---> makine gelistikçe ve insan çalismasini durmadan artan bir hiz ve kesinlikle yendikçe, isçi, dinlenme süresini ayni oranda uzatacak yerde, makineyle yarisircasina çabasini iki kat artiriyor. <---

    saçma ve öldürücü bir yarisma bu! insan ve makine yarismasinin alabildigine serbest kalmasi için, isçiler, zanaatçilarin çalismasini sinirlayan eski loncalarin akla uygun yasalarini ve tatil günlerini ortadan kaldirmislardi. çünkü o dönemin üreticileri, yedi günün yalnizca besinde çalistiklari için, palavraci ekonomicilerin anlattiklari gibi, yalnizca hava ve suyla yasadiklarina mi inaniyorlardi?"