tevfik fikret

Kimdir?

(24 aralık 1867 - 19 ağustos 1915) şair. istanbul'da doğdu. asıl adı mehmed tevfik'tir. pertevniyal valide sultan'ın kahyası hüseyin efendinin oğludur. baba tarafı çankırı'nın çerkes kazasındandır. annesi sonradan müslüman olmuş sakız adasından rum bir ailenin kızı hadice refia hanımdır. tevfik fikret 12 yaşındayken, annesi hac yolculuğu sırasında koleradan vefat etmiştir. ilk öğrenimine aksaray'da valide cemi bitişiğindeki mahmudiye valide rüşdiyesinde başladı. mektep 1877-1878 osmanlı rus savaşında rumeli'den gelen göçmenlere tahsis edilince galatasaray sultanîsine geçti. burayı 1888'de birincilikle bitirdi. aynı yıl hariciye nezareti istişare odasında memuriyete başladı. sadaret mektubî kalemi mühimme odasında iken aylığının azlığı yüzünden ayrıldı (1889). geçim sıkıntısı içine düşünce vazifesine dönmek zorunda kaldı (1890). ek olarak gedikpaşa ticaret mekteb-i âlisinde hüsnühat ve fransızca dersleri verdi. dayısı trabzon valisi mustafa beyin kızı nâzime hanımla 1890'da evlendi. daha sonra galatasaray lisesine türkçe öğretmeni oldu (1892). bu vazifede de çok kalmadı; kasım 1897'de istifa etti. robert kolej'de ders vermeye başladı. koleje yakın olduğu için dayısının rumelhisarı'daki yalısına taşındılar. 1903'te de robert kolej'in hemen altıda âşiyan adını verdiği bir konak yaptırdı.
ikinci meşrutiyetten sonra 1909'da galatasaray sultanîsine müdür oldu. darulfünûn ve darulmuallimînde de ders verdi. ancak 16 ay sonra maarif nazırı emrullah efendiyle arası açılınca müdürlükten ve diğer görevlerinden istifa etti (nisan 1910). bundan sonra teklif edilen hiçbir vazifeyi kabul etmedi. sadece robert kolej'deki hocalığını sürdürdü. sinir ve beden rahatsızlıkları geçirdi. şeker hastalığından âşiyan'da öldü. eyüp'teki aile kabristanına gömüldü. 1961 yılında kemikleri âşiyan'a taşındı.

tevfik fikret yenileşme döneminin en önemli şairlerindendir. şiire 15-16 yaşlarında başladı. kalabalıktan kaçan ve yalnızlığı seven bir insandır. alıngan ve kırılgandır. resme hevesi ve küçüklüğünden beri resim yapması onu aynı zamanda şekilci kılmıştır. servet-i fünûn'un başındayken derginin her şeyi ile ilgilenmesini şekilciliğine bağlayabiliriz.
ilk şiiri henüz 16 yışındayken tercüman-ı hakikat'te çıktı (31 aralık 1883). bu şirini nazmî mahlâsıyla gazel tarzında yazmıştır. o yıllarda hocaları muallim naci ve muallim feyzi'nin tesirindedir. galasaray sultanîsinden mezun olduktan sonra bir süre suskun kaldı. suskunluğun ardından 7 mayıs 1891'de mirsad'da 'bahar' şiirini yayınladı. aynı yıl mirsad'da 18 şiiri çıkacaktır. yine mirsad dergisinin açtığı "tevhid" ve "sitayiş-i hazret-i padişahî" konulu iki yarışmada birincilik alması ününü arttırmıştır.
yeni şiirlerinde abdülhak hâmid ve recâîzâde ekrem'i örnek almış, aşk ve tabiat temalarını işlemiştir. mirsad o yılın ağustosunda kapanınca tevfik fikret yeni bir suskunluk devresine girer. 1894'ün başlarında arkadaşları ali ekrem (bolayır) ve hüseyin kâzım kadri'nın ısrarı neticesi yeni çıkacak olan malûmat dergisinin baş yazarlığını kabul eder. bu dergide, derginin kapandığı 1895 mayısına kadar 25 şiiri yayınlanır.

tevfik fikret hocası recâîzâde mahmud ekrem'in teşviki ile servet-i fünûn mecmuasının yönetimini 25 şubat 1896 tarihli 256. sayısından itibaren üzerine alır. tevfik fikret'in bu mecmuanın başına gelmesinden sonra, o ana kadar ansiklopedik bilgiler veren bir fen mecmuası mahiyetinde olan dergi edebî bir hüviyet kazanmıştır. tevfik fikret, ali ekrem'in bir yazısı üzerine çıkan münakaşayı bahane ederek dergiden ayrılır ve rumelihisarı'ndaki âşiyan'ına çekilir (1901). kızkardeşinin ve antep'te sürgünde babasının ölümleri onu daha da sarsar; karamsarlaştırır. 'millet', 'din', 'tarih', 'kahramanlık' gibi duyguları onun için anlamsızlaşmaya başlar. 'tarih-i kadîm' şiirini din ve tarihe karşı, 'lahza-i teahhur'u ermenilerin 1905'te abdülhamid'e düzenledikleri suikastin başarısızlığına duyduğu üzüntü üzerine yazmış ancak o zaman yayınlamamıştır. inanmak ihtiyacını hissettiği şiirleri de vardır. ancak daha sonra mehmed âkif'e cevap olarak yazdığı 'tarih-i kadîm'e zeyl'le dine ve tarihî değerlere tamamen savaş açmıştır.
fikret'in, şiirlerinde ilim ve fen öğrenmesini öğütlediği oğlu halûk hristiyanlığı tercih etti ve bir papaz olarak yaşadı.
servet-i fünûn döneminde "sanat sanat içindir" ilkesine bağlı iken, 1901'den sonra sanat anlayışını şahsî olmaktan çıkarıp sosyal hayata yöneltmiştir.
tevfik fikret şiir tekniğini, aslı kendi yönetiminde çıkarmaya başladıktan sonra servet-i fünûn mecmuasında geliştirdi. nazım cümlesini nesir cümlesine yaklaştırdı. cümlenin bir mısra ya da beyitle sona erme esasını kaldırıp birkaç mısra devam eden şiir cümleleri kurdu. cümle mısranın ortasında bitip başlayabilirdi. aruz veznini başarı ile kullandı. sone ve serbest müstezat en çok kullandığı nazım şekilleridir. şiirlerinde kötümserlik daima ağır basar. bunun dışında tabiat temi, hayalî konular, merhamet, sosyal konular en çok ele aldığı temlerdir. oldukça ağır, yabancı kelime ve terkiplerle dolu bir dili vardır.
  1. küçük, muttarid, muhteriz darbeler
    kafeslerde, camlarda pür-ihtizaz
    olur dem-be-dem nevha-ger, nağme-saz
    kafeslerde, camlarda pür ihtizaz
    küçük, muttarid, muhteriz darbeler...

    dizeleriyle benim gönlümde taht kurmuş şairimizdir. kimse yağmuru onun kadar güzel anlatamaz zannımca.
    istanbul hakkındaki sis şiiriyle de tüm şairlerden farklı olduğunu karşı çıkmaktan korkmadığını göstermiş yüce fikirli insandır. yahya kemal "bir devri lanetiyle boğan şairin sis'i / vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi" diyerek çok hata etmiştir.
  2. bir dönem galatasaray futbol takımında top koşturmuş zat.
  3. han -ı yağma şiirinden, günümüz türkçe'siyle birkaç satır:
    .
    .
    bu sofracık efendiler ki bekler yutulmayı
    huzurunuzda titriyor - şu ulusun hayatıdır
    ulusun ki acılı, ulusun ki eşiğinde ölümün
    ama sakın çekinmeyin yiyin hapır hupur
    .
    .
    yiyin efendiler yiyin, bu doyumsuz sofra sizin
    doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin
    .
    .
    verir zavallı memleket, verir ne varsa; malını
    varlığını, hayatını, umudunu hayalini
    tüm olanca hayatını; gönül balını
    hemen yutun, düşünmeyin, helalini, haramını
    .
    .
    bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak
    yarın bakarsınız söner, bugün çatırdayan ocak
    bugünkü mideler sağlam bugünkü çorbalar sıcak;
    atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak
    .
    .
  4. atatürk'ü etkileyen en önemli üç isimden biridir denilebilir.
    tevfik fikret: fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir şairim.
    atatürk: öğretmenler, cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.
    tevfik fikret: kızlarını okutmayan millet oğullarını manevi öksüzlüğe mahkûm etmiş demektir; hüsranına
    ağlasın.
    atatürk: kadınlarımız erkeklerden daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar.
    tevfik fikret: gençler vatanın bütün ümidi şimdi sizdedir.
    atatürk: gençler! vatanın ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.
  5. tevfik fikret gerçekten devrine göre marjinal bir sanatçı.aruzu türkçe'ye gayet iyi uyarlayan şiirlerinden sadece biri olan "sis" şiiriyle istanbul'u yerden yere vurmayı ihmal etmezken "rücu"da "hayır, hayır, bu lanet etmeler sana değil." diyerek sözlerini geri almıştır.

    hakkında detaylı bilgiye sahip olmasam da zamanında baskıcı her rejime muhalefet eden, muhafazakar çevreden eleştiri yağmuruna tutulan ve osmanlı döneminde bile dinlerin kötülüğünden bahseden bu şaire saygı duymamak elde değil.

    "yeryüzü vatanım, insansoyu milletimdir benim,
    ancak böyle düşünenin insan olacağına inandım." - haluk'un inancı.
  6. şair

    ------------------------------

    "elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer."

    ------------------------------

    "vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır..."

    ------------------------------

    "vatanım bütün yeryüzü, milletim insanlıktır."

    ------------------------------

    "hak bildiğin yolda yalnız gideceksin...."

    ------------------------------

    "her şeref yapma, her saadet piç! her şeyin ibtidası, âhiri hiç."

    ------------------------------

    yağma sofrası

    "bu memleket, efendiler, satılmak üzre tam hazır;
    huzurunuzda titreyen şu milletin sapır sapır,
    şu ıstıraplı milletin -ki ölmede ağır ağır-
    bütün hayatıdır, satın çekinmeden şakır şakır.

    satın efendiler satın, bütün bu memleket sizin,
    haraç mezat satın hemen, gerekmiyor izin mizin.

    evet bütün sizin ne varsa ortalıkta, vay ki vay:
    hasep, nesep, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray,
    bütün sizin efendiler, bu gök, deniz, bu yıldız, ay,
    bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay.

    bu milletin malı deniz, yemezseniz domuzsunuz
    kalın bir ense, şiş göbek, ne muhteşem olursunuz!

    büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar,
    tıkınmanın övüncü var, iç etmenin kıvancı var;
    bu memleket, bu sofra hep sizinle etti iftihar;
    sizin bütün tekel mekel, sizin bütün dolar molar.

    satın efendiler satın, vatan ilelebet sizin
    apar topar satın hemen, gerekmiyor izin mizin.

    verir zavallı memleket, verir bütün hayâlini,
    vücûdunu, hayâtını, ümidini, ayalini,
    zeminini, semâsını, cenubunu, şimalini;
    hemen satın, düşünmeyin haramını, helâlini.

    bu milletin malı deniz, yemezseniz domuzsunuz
    kalın bir ense, şiş göbek, ne muhteşem olursunuz!

    bu hortumun gelir sonu, kapıştırın gider ayak,
    yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak,
    bugün söğüşlemek kolay, hazır bütün köşe bucak,
    alıp satın, çalıp satın avuç avuç, bucak bucak!

    satın efendiler satın, bütün bu memleket sizin,
    haraç mezat satın hemen, gerekmiyor izin mizin

    günümüz türkçesine çeviri (bkz: sait maden)

    ------------------------------

    tarih-i kadim

    işte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
    ve başlar bize maval okumaya.
    ninniler uydurup uyutur bizi
    dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
    zifiri karanlık hayatından.
    gösterir bize evvel zamanı,
    tek doğru, en güzel örnek, der.
    bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
    senin tarih dediğin işte budur,
    alnında altı bin yıllık buruşuklar
    ve bir o kadar da kuşku.
    başı geçmişe bir düşe değer,
    sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
    bir deri bir kemik,
    ayakta zorla durur.

    ben hiç tiksinmem ondan,
    karşıma alırım onu arada bir,
    anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
    bir parça feylesofa benzer o,
    bir parça sırtlana benzer,
    berbat suratıyla da bir hortlağa.
    yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
    başlar paslı, boğuk bir sesle
    bir bir bana anlatmaya,
    sırasıyla, ne olmuş ne bitmişse:
    hep yıkım üstüne yıkım,
    acı üstüne acı!
    ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
    çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
    kanlar yağar dört bir yana.
    en başta bir kanlı bayrak.
    kanlı bir taç gelir arkasından.
    sonra araçlar sökün eder kan içinde:
    balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
    mancınık, top, tüfek, sapan.
    arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
    en son alay alay esirler geçer.
    yenen bir kişiye yenilen on kişi,
    çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.
    yıkımlara, acılara alkış tut,
    yüksekten bakanlar önünde eğil,
    insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,
    doğruluk lafta, yürekte değil,
    iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
    bir gerçek var, tek bir gerçek:
    eli kolu bağlayan zincir.
    bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
    hak güçlünün, kötünün yanı.
    uzun lafın kısası:
    ezmeyen ezilir!
    nerde bir şeref var, iğreti.
    nerde bir mutluluk var, yama.
    bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
    din şehit ister, gökyüzü kurban.
    her yanda durmadan kan akacak,
    durmadan her yanda kan!

    işte böyle inler, sayıklar o,
    anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
    ne yolda, nasıl sürdüğünü.
    bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
    duyarım sesinin titreyen kuyusunda
    yankısını korkunç bir iniltinin,
    ben de başlarım birdenbire titremeye,
    toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
    savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık
    indir bu acıklı sahnenin perdesini!
    dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!
    sen de, gelenekçi iskelet,
    yazdığın kara yazılara bir son ver,
    aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
    uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
    bizden iyi geceler onlara,
    bizden onlara iyi uykular!
    kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
    koşuyorsun karanlıklara doğru?
    kanla oynamış gibisin,
    kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
    sen buna kahramanlık mı dedin?
    onun kökü kan ve hayvanlık be?
    şehirler çiğne, ordular dağıt,
    kes, kopar, kır, sürükle,
    ez, vur, yak ve yık.
    yalvarmalara yakarmalara boş ver,
    gözyaşlarına iniltilere aldırma.
    ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
    ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
    sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
    kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
    mezar taşına dönsün her ocak,
    damlar çöksün yetimlerin başına.
    bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!
    hey bana bak, başbuğ musun ne?
    yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
    her başarı bir yıkım bir mezarlık,
    işte bir yavrucak yatıyor şurda,
    ey cihangir, onu gör de utan!
    devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
    nice acılar verdin bütün insanlara,
    inim inim inlettin bütün insanları.
    parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,
    hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
    göz yaşından incilerin nerde hani?
    nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen!
    eski çağlar nasıl kanmış size?
    ey kan içen kargalar,
    bütün karanlıklar sizinle dolu!
    artık yeter fikri susturduğunuz,
    yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
    zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
    hadi gidin tarih korusun sizi,
    -haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
    gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
    işte müjdelerin en güzeli,
    işte en gerçek özgürlük
    düşümüzdeki gelecek çağlarda:
    ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
    ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
    ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
    ne tapılan, ne tapan,
    ben benim, sen de sen!

    ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,
    kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
    savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
    belki duyulmadık bir öykü,
    belki korkunç bir masal.
    çok sürmez köhne kitap,
    fikri gömen sayfaların
    bugün olmazsa yarın yırtılacak.
    ama kim yapacak dersin bu işi?
    bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
    hangi güç kalkar, ben yaparım der?
    yerlerin ve göklerin sahibi mi?
    tamam, işte oldu şimdi!
    yeri göğü elinde tutan o kibirli,
    o somurtkan ve dokunulmaz.
    bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
    gökyüzü, sen söyle,
    yüzyıllarca sel gibi akan su,
    - şimdi esrik bir ağzın türküsü,
    kuru sesi zindandaki bir adamın,
    iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
    bir geniş "oh! ", bir derin "eyvah! ",
    bir yakarış, bir övgü,
    şimdi tüy gibi bir rüzgar,
    şimdi ağzın bir kasırga.
    dokunaklı bir yakınma şimdi,
    sabredemeyen bir başa kakma,
    bir titreme, bir çan sesi,
    bir savaş davulunun gümbürtüsü,
    için için ağlaması çaresizliğin,
    kahrın iyilikbilir kişnemesi,
    bir söylev, apaçık, gürül gürül,
    şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
    bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
    şimdi korkunç bir haykırma -
    bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
    inleyen boş kubbe, sen söyle!
    sen ki her sesi yankılayansın,
    söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
    daha yukarlardaki şu tanrı katına
    hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
    hangi dua kabul olmuş bugüne dek?
    binlerim seni, göklerin tanrısı,
    din ulularından dinlerim seni:
    "ne benzer var, ne noksanı,
    canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
    odur veren yiyeceği içeceği,
    düşleri gerçek yapan o,
    bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
    açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
    el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
    her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..."
    seni böyle övüp duruyorlar işte.
    oysa senin en üstün özelliğin ne,
    "ortaksız" oluşun değil mi?
    kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
    topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
    ve topu ortaksız ve tek.
    ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
    ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
    bütün ordan gelir yüreğe doğan.
    topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
    ve topunun görünmez bir tanrısı.
    topunun adanan bir cenneti var,
    ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
    ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
    ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
    ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
    tanrılar ne derse onu yapacak halk,
    sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
    ama tanrılar ne derse onu yapacak.

    inanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
    "ne bileyim? " diyor kime sorsam.
    hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
    belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
    belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
    belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
    karıştırmaktayım "yok" la "var" ı.
    kusurum ne? kuşkuda olmak mı?
    kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
    insan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
    belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
    kim bilir, öbür dünya belki de var.
    madem bu beden o ölümsüzün işi,
    ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
    hadi diyelim aslımız toprak bizim,
    sen gel onu kederden bir çamur yap.
    - her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
    insaf be, bu kadarı da olur mu?
    sen gel hem yoktan var et,
    sonra da ettiğini boz, kötüle.
    hiç bir yaradandan ummam bunu:
    yaradan yok eder, ama perişan etmez!

    en zorlu düşmanın işte, tanrı,
    boğmak ister seni ulu katında,
    çok iyi tanırsın sen o yılanı,
    onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
    bir tadımlık vermiştin hani.
    kuşku! en zalim en güçlü düşman.
    bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
    ya da bilemedin işin nereye varacağını.
    "şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya,
    bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
    tapınağında ışıklarını söndürüyor,
    elleriyle parçalıyor heykelini.
    sense, iler tutar yerin kalmamış,
    göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
    burçlarında yıkılmalar falan hani?
    nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
    o kızgın soluğun hani nerde?
    ne cehennemlerinde bir kaynama var?
    ne büyük acını gören bir göz.
    ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
    oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
    bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
    sen yeryüzü ve gökyüzü'nle göç gir de,
    bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
    tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
    zaten yalana ağlasa ağlasa,
    bir ikiyüzlüler ağlar,
    bir de ahmaklar.

    ------------------------------

    molla sırat'a

    paraya hiç dayanmayan bir şairmişim
    zangoçluk edermişim protestanlara gider
    size edebi saygılarımı sunarım efendim
    yani yıldızlı bir kursunun üstadına
    bilgin şairine yani islam dininin
    molla sırat hazretlerine yani
    lütfen bize ne güzel
    zangoçluğu yakıştırıvermişler
    ama aldanmış olmayasın sakin üstadım
    müslüman oğluyum ne de olsa
    sen o güzel dini anlatma bana
    o dinden senin kadar ben de anlarım
    ben de okudum o tanrı kitabını
    yüreğe doğan o sözleri ben de dinledim
    ben de dolaştım sizin gibi cami cami
    tanrı önünde ben de oldum iki kat
    açılırdı hayalimde cennet yolu
    dolardı yüreğime cehennem korkusu
    ulu tuba'ya ben de tırmandım
    ben de çıktım melekler katına
    ezani duydum mu bayılırdım
    nasıl koşardım o 'tanrı' sesine!
    ben de tesbih çektim, dua ettim
    ben de namaz kıldım oruç tuttum,
    hepsini yaptım halt ettim!
    çünkü ne dendiyse inanmıştım
    kanmıştım senin kandıklarına
    bağlanmıştım körü körüne
    canımı adamıştım dinime canımı.
    tanrıyı da sevmiştim peygamberi de.
    ama onlar bu gün çok uzaklarda
    anladım ben asıl gerçek nerde
    anladım hanya’yı konya'yı
    bizi hakka götüren yol başka
    senin su saydıkların var ya hani
    şu şaşılacak şeyler hani doğaüstü
    onlar hep masal hep kafadan atma
    bugün hiç durmadan arıyor insan
    gitgide görüyor isin iç yüzünü de
    senin hokkabazlar unutmuşlar geleceği
    isa ile musa, aldatılan ve aldatan
    o büyülü değnek, bir koca kuyruklu yalan
    işte insanoğlu bir yerde böyle sapık
    beşerin böyle delaletleri var
    putunu kendi yapar kendi tapar
    git ara kiliseyi, dolaş kabeci
    can sesini duy, tekbiri dinle
    umduğun, beklediğin şeyler nerde hani
    ortada bir tek şey göreme
    şeytani da düzme, allah’ı gibi
    buda’sı düzme, ehrimen'i düzme, yezdan’ı düzmece
    bir korkak kuşku yaratmış bunların topunu
    gölgeler baktım, gölgeler, gölgeler...
    sonra baktım bir karanlık uçurum
    haydi don geri, don geri, don, oğlum!
    ve beynimden vurulmuş gibi devrildim.
    şimdi benim ne cennet, ne cehennem umurumda
    bakarım evrene, şaşar şaşar kalırım.
    ne tapılan tanırım, ne taptıran tanırım
    yaradılışın kuluyum ben artık
    ben yaradılışın kulu
    pıtrak gibi işte gökyüzünde mescitler
    işte onlara orda vicdanım secde eder
    işte benim bundan böyle tapınmam bu
    işte bundan böyle benim vaktim böyle geçer
    artık öyle rahat, öyle rahat ki içim
    ayırt edemem kendimi bir kayadan
    tapınmakta biraz minnacık bir kuşla
    bir ishal kuşu da, la il ilahe illallah der
    ben de la ilahe illallah derim
    ve doğruluk ve alçak gönüllülük ve sıkı dostluk
    ve el uzatma ve koruma ve insaf ve acıma
    ve sonra bir şaire zangoç dememek
    işte buyuran bunlar benim vicdanıma
    benim ayinim düşünüp yapmaktır
    benim dinim insan gibi yaşamaktır
    inanmışım: taparım ben varlığa
    her kanat bana bir melek sesi getirir
    ne isim var peygamberle benim
    beni hakka bir örümcek oturur
    kitabım iste yeryüzü kitabi
    bendedir iyilik, kötülük tohumu
    varırım hep böyle ta mezara dek
    yeniden dirilmek bizim nemize gerek
    taşır insanların hem aşkını, hem acısını
    bağrımdaki su deli, su ince yürek
    insan gibi yaşamaktır buğun gerçek din
    insan gibi yaşamak

    ------------------------------

    haluk'un amentüsü

    bir yaratıcı güç var, ulu ve akpak,
    kutsal ve yüce, ona vicdanla inandım.

    yeryüzü vatanım, insansoyu milletimdir benim,
    ancak böyle düşünenin insan olacağına inandım.

    şeytan da biziz cin de, ne şeytan ne melek var;
    dünya dönecek cennete insanla, inandım.

    yaradılışta evrim hep var, hep olmuş, hep olacak,
    ben buna tevrat'la, incil'le, kuran'la inandım.

    tekmil insanlar kardeşi birbirinin... bir hayâl bu!
    olsun, ben o hayâle de bin canla inandım.

    insan eti yenmez; oh, dedim içimden, ne iyi,
    bir an için dedelerimi unuttum da, inandım.

    kan şiddeti besler, şiddet kanı; bu düşmanlık
    kan ateşidir, sönmeyecek kanla, inandım.

    elbet şu mezar hayatı zifiri karanlığın ardından
    aydınlık bir kıyamet günü gelecek, buna imanla inandım.

    aklın, o büyük sihirbazın hüneri önünde
    yok olacak, gerçek dışı ne varsa, inandım.

    karanlıklar sönecek, yanacak hakkın ışığı,
    patlayan bir volkan gibi bir anda, inandım.

    kollar ve boyunlar çözülüp, bağlanacak bir bir
    yumruklar şangırdayan zincirlerle, inandım.

    bir gün yapacak fen şu kara toprağı altın,
    bilim gücüyle olacak ne olacaksa... inandım.

    ------------------------------

    ferdâ

    ferdâ senin: senin bu yenilik, bu inkılap.
    her şey senin değil mi ki zâten? sen, ey gençlik
    ey umudun güzel yüzü, işte aynan
    karşında: sabahın saf ve bulutsuz semâsı,
    titreyen kucağını açmış, bekliyor. koş!
    ey hayatın neş'eyle gülen tanyeri, işte herkesin
    gözü sende; sen ki hayâtın ümidisin,
    alnında bir yeni yıldız, yok, bir güneş,
    doğ ufuklara; önünde şu çileli mâzi sönsün müebbeden.
    sönsün müebbeden o cehennem; senin bugün
    cennet kadar güzel vatanın var: şu gördüğün
    zümrüt bakışlı, inci gülüşlü kızcağız
    kimdir, bilir misin? vatanın! şimdi saygısız
    bir göz bu nazlı çehreye -allah esirgesin-
    kem bir nazarla baksa tahammül eder misin?
    ister misin, şu ak sakalın pâk ve muhteşem
    vakûr alnına bir kirli el demem,
    hatta yabancı bir el uzansın? şu makberi
    razı olur musun taşa tutsun şu serseri?
    elbet hayır; o makber, o vakûr alın
    kudsî birer vatan misâlidir. vatan çalışkan
    insanların omuzları üstünde yükselir.
    gençler, vatanın bütün ümidi şimdi sizdedir.
    her şey sizin, vatan da sizin, her şeref sizin;
    lâkin unutmayın ki zaman sert ve kendinden emin
    sessiz adımlarla tâkip eder bizi.
    önden koşan, fakat yine dikkatle her izi
    incelemeye yol bulan bu yanılmaz izleyicinin
    azarıyla utanıp kalırsak, yazık! demin
    'ferdâ senin' dedim, beni alkışladın; hayır,
    bir şey senin değil, sana ferdâ emanettir;
    her şey emanettir sana, ey genç, unutma ki
    senden de bir hesap arar şikâyetçi gelecek!
    mâziye şimdi sen bakıyorsun, uyanmış,
    âti de sana kuşkuyla bakacak.
    her uzvu ihtiyaç fırtınasıyla sarsılan
    bir neslin oğlusun; bunu hatırla zaman zaman.
    asrın, unutma, şimşeklerle aydınlanan ilerleme asrıdır:
    her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir.
    bir yükseliş ufku açılır, yükselir hayat;
    yükselmeyen düşer: ya terakki, ya çöküş!
    yüksemeli, dokunmalı alnın semâlara;
    doymaz, insan denilen kuş yükselmeye.
    uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;
    durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!

    ------------------------------

    millet şarkısı

    çiğnendi, yeter, varlığımız cehl ile kahre;
    doğrandı mübarek vatanın bağrı sebepsiz.
    birlikte bugün bulmalıyız derdine çare.
    can kardeşi, kan kardeşi, şan kardeşiyiz biz.

    millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;
    ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa... var ol!
    gel kardeşim, annen sana muhtâc, ona koşmak.
    koşmak ona, kurtarmak o bî-bahtı vazîfen.

    karşında göğüs bağr açık ölgün, yatıyor bak;
    onsuz yaşamaktansa beraber ölüş ehven!
    her an o güzel sineyi hançerliyor eller;
    imdâdına koşmazsak eğer mahvı mukarrer.

    zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,
    hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;
    göz yumma güneşten, ne kadar nûru kararsa
    sönmez ebedî, her gecenin gündüzü vardır.

    millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol!
    ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa... var ol!
    vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi?
    yok, kalmadı, hâşâ sana zillet pederinden

    dünyâda şereftir yaşatan milleti, ferdi;
    silkin, şu mezellet tozu uçsun üzerinden.
    insanlığı pâ-mâl eden alçaklığı yık, ez;
    billâh yaşamak yerde sürüklenmeye değmez.

    haksızlığın envâını gördük... bu mu kaanun?
    en gamlı sefâletlere düştük... bu mu devlet?
    devletse de, kanunsa da, artık yeter olsun;
    artık yeter olsun bu denî zulm-ü cehâlet.

    millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol,
    ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa... var ol!

    ------------------------------

    ömr-i muhayyel

    bir ömr-i muhayyel... hani gülbünler içinde
    bir kuşcağızın ömr-i bahârîsî kadar hoş;
    bir ömr-i muhayyel...hani göllerde,yeşil,boş
    göllerde,o sâfiyet-i vecd-âver içinde
    bir dalgacığın ömrü kadar zaîl ü muğfel
    bir ömr-i muhayyel!

    yalnız ikimiz,bir de o: ma'bûde-i şi'rim;
    yalnız ikimiz,bir de onun zıll-ı cenâhı;
    hâkîlere bahş eyleyerek hâk-i siyâhı
    dûşunda beyaz bir bulutun göklere âzim.
    her sahn-ı hakîkatten uzak,herkese mechûl;
    bir safvet-i masûmenin âgûş-ı terinde,
    bir leyle-i aşkın müteennî seherinde
    yalnız ikimiz sayd-ı hayâlât ile meşgul.

    savtındaki eş'ar-ı pür-âhenk ile mâlî,
    şiirimdeki elhan-ı muhabbetle nagam-saz,
    ah istiyorum,göklere âmâde-i pervâz
    bir lâne-i âvârede bir ömr-i hayâlî...

    bir ömr-i hayâlî... hani gülbünler içinde
    bir kuşcağızın ömr-i bahârîsî kadar hoş;
    bir ömr-i hayâlî...hani göllerde,yeşil,boş
    göllerde,o sâfiyet-i vecd-âver içinde
    bir dalgacığın ömrü kadar zaîl ü hâlî
    bir ömr-i hayâlî!

    ------------------------------

    bir lahza-i teahhur

    bir patlama... bir duman... ve bütün bir şenlik alayı,
    sahnelediği oyunu seyreden kalabalık; haşin, azgın
    tırnaklarıyla bir kahredici elin, didik didik,
    yükseldi havaya bacak, kelle, kan, kemik...

    ey yüce patlama, ey öc alıcı duman,
    kimsin? nesin? bu saldırıya iten ne, sebep ne? kim?
    arkanda bin meraklı bakış ve sen yoksun,
    görünmeyen bir eli andırıyorsun, kurtarıcı.

    sesinde o öfkenin o korkunç yıldırımı var ki
    her yerde hak ve kurtuluş duygusunu tetikler.
    vuruşunla kahredici ayağı titrer zorbalığın,
    en gururlu, görkemli tâcı sarsar yaklaşışın.

    silkip yüzyılların boyunlarındaki ilmiklerini, en çetin
    bir uykudan uyandırır milleti dehşetin.
    ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın!
    attın...ama yazık ki, yazıklar ki vuramadın!

    dursaydı bir dakikacık (bu hep) geçen zaman,
    ya da o durmasaydı o tâlihsiz* taç,
    kanlarla bir cinâyete pek benzeyen bu iş
    bir iyilik olurdu, benzeri yüzyıllarca geçmemiş.

    ancak, rastlantı... âh o güçlülerin dostu,
    güçsüzlerin, zavallıların değişmez düşmanı,
    birden yetişti etkisiz kılmaya, bu yakıcı planı,
    söndürdü bir nefeste bu parlak umudu;

    yazdı, alay etmek için bilinçsiz yazgı,
    zulüm tarihine bir övünme önsözünü.
    kurtuldu; hakkıdır, alacak şimdi öcünü;
    ancak; unutmasın şunu (ki) alçaklığın tarihi:

    bir milleti çiğnemekle bu gün eğlenen (alçak)
    bir anlık gecikmeye borçlu bu keyfini

    ------------------------------

    mai deniz

    sâf ü râkid, hani akşamki tagayyür, heyecan?
    bir çocuk rûhu kadar pür-nisyan,
    bir çocuk ruhu kadar şimdi münevver, lekesiz
    uyuyor mâi deniz.
    ben bütün bir gecelik cûşiş-i ahzânımla,
    o hayâlât-ı perişanımla
    müteşekki, lâim,
    karşıdan safvet-i mahmurunu seyretmedeyim.
    yok bulandırmasın âlûde-i zulmet bu nazar
    rûh-i ma’sûmunu ey mâi deniz,
    ah, lâkin ne zarar,
    ben bu gözlerle mükedder, âciz,
    sana baktıkça tesellî bulurum, aldanırım
    mâi bir göz elemi kalbime ağlar sanırım.

    ------------------------------

    sis

    sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
    beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
    ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,
    bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
    tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
    onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!
    ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
    lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!
    ey zulümler sâhası... evet, ey parlak alan,
    ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha!
    ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan,
    doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi!
    ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
    sefahate susamış bağrında yaşatan.
    ey marmara’nın mavi kucaklayışı içinde
    sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın.
    ey köhne bizans, ey koca büyüleyici bunak,
    ey bin kocadan artakalan dul kız;
    güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli,
    sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.
    dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün
    iki lâcivert gözünle ne kadar cana yakın görünüyorsun!
    cana yakın, hem de en kirli kadınlar gibi;
    içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden.
    sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken,
    lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi!
    zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır,
    içerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın.
    hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri;
    yalnız işte bu... ve sanki hep bunlarla yükselinecek.
    milyonla barındırdığın insan kılıklarından
    parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?

    örtün, evet ey felâket sahnesi... örtün artık ey şehir;
    örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!
    ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
    kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar.
    ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler;
    ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki,
    geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur;
    ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi.
    ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri;
    ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler.
    ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler;
    ey servilerin kara gölgelerinde birer yer
    edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu;
    “geçmişlere rahmet! ” diye yazılı kabir taşları.
    ey türbeler, ey her biri velvele koparan bir hâtıra
    canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler!
    ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar;
    ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan
    vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer.
    ey kapkara damlarıyla ayağa kalkmış birer mâtemi
    sembole eden harap ve sessiz evler;
    ey her biri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan
    kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş,
    ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş!
    ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü
    her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar!
    ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu
    bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp
    her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini
    gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir!
    ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş
    olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât!
    ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler;
    ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar!
    ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: nâmus;
    ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: ayak öpme yolu.
    ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki
    her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür!
    ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için
    yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
    ey tutulmayan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan,
    ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”!
    ey en şiddetli kuşkularla duygusu körleşerek
    vicdanlara uzatılan gizli kulaklar;
    ey işitilmek korkusuyla kilitlenmiş ağızlar.
    ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret!
    ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;
    ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre!
    ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış
    zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet!
    ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç;
    ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç!
    ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca;
    ey kimsesiz; âvâre çocuklar... hele sizler,
    hele sizler...

    örtün, evet, ey felâket sahnesi... örtün artık ey şehir;
    örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!

    ------------------------------

    yağmur

    küçük, tekdüze, ürkek vuruşlar
    kafeslerde, camlarda titreşerek
    durmadan türkü söyler, ağıt yakar
    kafeslerde, camlarda titreşerek
    küçük, tekdüze, ürkek vuruşlar

    sokaklarda seller ağlaşır
    ufuk yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır;

    bulutlar karardıkca zerrelere bir
    ağır, olgun dalgalanma gelir;

    bir soğuk gölge çevreyi bürür,
    gündüzden gece yarısı görünür.

    söner şimdi, görünürken demin
    maddesi karşımda bir alemin

    açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere;
    bakıldıkça vahşet çöker yerlere.

    geçer boş sokaktan, hayalet gibi
    koşarak bir çocuk, başı örtülü

    o sıra, andığım gece, solgun ve bitkin,
    sürür bir kara çarşafı bir kadın

    saçaklarda kuşlar - acıdır bu pek! -
    susarlar, uzaktan ulur bir köpek.

    öter ruhumun kulağında boş bir inilti,
    boğuk bir sessizlikle tınlamanın çelişkisi

    küçük, istek dolu, inci gibi damlalar
    sokaklarda, damlarda hep titreşir
    ezgi söyler durmadan, ağıt yakar
    sokaklarda, damlarda hep titreşir
    küçük, istek dolu, inci gibi damlalar...

    ------------------------------

    kimseden bir fayda ummam ben, dilenmem kol kanat,
    kendi boşluk, kendi gökkubbemde kendim gezginim.
    bir eğik baş bir boyunduruktan ağırdır boynuma;
    fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.

    ------------------------------

    "tevfik fikret'in tarih-i kadim'i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır." atatürk
  7. adının ve soyadının (soyad demek de çok doğru değil aslında) ilk heceleri birleştiğinde "tevfik", ikinci heceleri birleştiğinde "fikret" sözcükleri ortaya çıkan büyük şair.

    ******

    tev - fik
    fik - ret
  8. üstteki tespit iyiymiş...
    bir de hatırladığım bu şairimiz oğlu haluk'a takıktı; ona şiirler yazmıştı vs. (bkz: haluk'un bayramı)
    yanlış hatırlıyorsam düzeltirsiniz...
  9. nefret ettiğim kokona velilerinin concon çocuklarının okuduğu fransız okulu, malesef benim de eski okulum ama çok şükür concon olmadık ^^