• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (7.76)
titanic - james cameron
insan elinden çıkmış en büyük ve en gösterişli yüzen araç olan titanic yola koyuldu. batmaz, sarsılmaz denilen bu büyük lüks yolcu gemisinde yolculuk yapmak, 20. yüzyılın muhteşem bir rüyasıydı. ancak bu büyük rüya sadece 4.5 gün serecek ve anısını bir sonraki yüzyıla bile taşıyacak büyüklükte bir kabusa dönüşecekti. işte bugün bile heyecan uyandıran bu acı ancak bir o kadar da sinematografik felaket hikayesini bu kez james cameron'un yönetiminde ve sinema tarihinin gördüğü en büyük bütçeyle gerçekleştirilmiş son versiyonuyla izliyoruz. geminin ilk ve son yolculuğuyla örtüşen, kısa soluklu ama ölümsüz bir aşk öyküsüne yer veren cameron, titanic kadar büyük bir aşk öyküsü merkez alarak, bu bildik felaketi farklı bir tarzda anlatmak istemiş. aşıklar ise son dönemde yükselen yetenekli genç oyuncular kuşağının öne çıkan isimlerinden kate winslet ve leonardo di caprio. 1998'de 14 dalda oscar adayı olan titanic, 11 dalda heykelcik kazandı dünyaca büyük bir felaket olan titanic sinemadada felaket etkisi yaratmıştır.
  1. çıktığı dönemde olay yaratmış bir film. harcanan parayla, görsel efektleriyle, leo'suyla, winslet'iyle türk televizyonlarında bile haftalarca konuşulmuştu. sinemalarda aylarca kaldı, sonra yetmedi tekrar gösterime sokuldu filan.

    gelin itiraf edelim, şu pozu hangimiz vermedik?
  2. james cameron'a sorsak, ustalık eseri nedir acaba diye, bence vereceği cevap avatar olacaktır. zira avatar kendisinin çocukluk rüyasıdır, o evren, karakterler, na'vi halkıyla birlikte bir çocuğun rüyalarını süslemiştir. ama bana sorarsanız onu james cameron yapan film titanic'tir.

    titanic. 11 dalda oscar kazanmış, 1997 yılında 200 milyon dolarlık bir bütçe ile çekilmiş ve tüm dünyada 2 milyar dolardan fazla hasılat elde etmiş dev bir prodüksiyon. çıktığı yılda, ve devamında bence cameron'ı bile şaşırtacak derecede popüler oldu, popüler kültürü etkiledi, titanic kazasını tekrar gündeme getirdi, o efsaneyi yaşattı.

    bugün üzerine düşündüğümüzde, titanic'i sevenler artık sevmiyor gibi görünüyor. 1997 yılında salonlardan heyecanlı bir şekilde çıkanlar, artık filmin adını duyduğunda gülmeye başlıyor. trajik aslında. filmin kaderi de bir nevi gerçek titanic'e benzedi. bir zamanlar dünyanın en pahalı gemisi, batmaz denilen gemi ilk kazasında battı ve tarihin sularına gömüldü. film ise dev bir prodüksiyon eseri olarak çekildi, dönemine göre inanılmaz paralar harcandı, 11 oscar kazanan "batmaz" denilen film, bugün basit bir aşk hikayesi olarak görülüyor. hatta o dönem hayran kalanlar bugün, "nasıl hayran kaldım bu basit filme?" diye düşünüyor olabilirler.

    şimdi, titanic filmini şöyle inceleyebiliriz. birincisi, bir gemi kazasını konu alıyor film. hikaye 1 diyelim buna. ikinci hikaye, kazanın ardından 90'lı yıllarda bir araştırma gemisinin titanic enkazını araştırması, ve gemide olduğu sanılan ünlü bir mücevherin peşine düşmesi. üçüncü hikaye ise rose ve jack'in gemideki aşkı.

    birinci hikaye dediğimiz gibi titanic kazası. daha filmin başında geminin enkazını görüyoruz. hani filmle ilgili güzel ama bayat bir espri vardır ya, "izlemeyin, filmin sonunda gemi batıyor." diye, daha filmin başında enkazı görüyoruz. peki, işin seyirciye heyecanlandırması gereken, gerilmesi gereken, sürpriz olan kaza kısmı daha başta seyirciye veriliyorsa, film geri kalanında seyirciyi nasıl şaşırtacak? bu soruyu ben sordum açıkçası filmin başında. ancak film yine de gerilimi verebiliyor.

    ikinci hikaye ise, kazanın ardından araştırma gemisinin mücevheri arayışı. buradaki hikaye ile james cameron'ın filmi çekme hikayesiyle paralellikler gösteriyor. james cameron titanic filmini çekmeden önce bu kazaya epey ilgi gösteriyor. filmi çekerken de, aynı ikinci hikayedeki gibi, bir araştırma gemisiyle titanic'in battığı yere demirleyip, su altı yolculuklarıyla gemiyi inceliyor, sürekli ziyaret ediyor. hatta şöyle ilginç bir şey var, cameron'ın titanic enkazında geçirdiği süre, titanic yolcularının gemide geçirdiği süreden daha uzun. cameron, bu saplantısını filmde de yansıtmaya çalışmış. başarılı olmuş mudur? bilmiyorum. açıkçası araştırma gemisinin bu mücevher arayışı bende ve sanırım seyircide pek ilgi çekemedi. böyle bir konu yerine bir yönetmen veya kitap yazarının falan titanic saplantısını konu alsalar(cameron'ın yaşadıklarını aktarsalar bir bakıma), daha ilginç olurdu bence. tabii böyle bir hikayeye rose nasıl dahil edilir onu bilmiyorum.

    üçüncü hikaye ise filmi bugün ergen aşkıyla dolu filmlerle kıyaslama seviyesine indiren hikaye. rose ve jack'in titanic'teki aşkı. filmin tagline'ının dediği gibi "nothing on earth could come between them." yani "dünya üzerindeki hiçbir şey onların(aşklarının) arasına giremedi." ben bu üçüncü hikayenin bugün filmi bir titanic'mişçesine batıran hikaye olduğunu düşünüyorum. ama aynı zamanda da düşündüğümüzde gerekli bir hikayeydi bu.

    şöyle düşünün. bir gemi kazası anlatmak zorundasınız. bunu belgesel olarak çekebilirsiniz. güzel. belirli bir bütçeniz ve seyirciniz olur, titanic'i ölü bir insan olarak görürsek, ona suni teneffüs uygulamış olursunuz. ama bunu film olarak çekmek istiyorsanız, filme bir altyapı, dayanak sunmak zorundasınız. eğer başarılı olursanız(ki oldu) o ölü adamı, yani o gemi enkazına defibrilator ile müdahale etmiş olursunuz, onu belgeselin yapabileceğinden daha güçlü canlandırırsınız. çünkü bu bir sinema filmi, herkes izleyecek. peki herkesi nasıl sinemaya çağıracaksınız? evrensel bir takım temalar üzerine kurulmuş olmalı ki bu gemi kazasının hikayesi, izleyiciniz bol olsun. james cameron bunu "aşk" olarak gördü. ve böyle kurguladı. bence başka yolu yoktu. bugün film şapşal aşıkların filmi diye kötüleniyor, ama o kaza başka türlü kurgulanamazdı bence.

    şimdi birinci hikayeye, yani geminin batması hikayesine geri dönelim. 200 milyon dolar bu kısma harcandı sonuçta. rms titanic, 1912 yılında ingiltere southampton'dan yola çıkıyor. varış noktası new york, abd. ilk yolculuğunda batmaz denilen bu dev gemi, insanoğlunun gururu, insanın deniz üzerindeki hakimiyetini bir nevi perçinleyen bu eser, trajikomik bir şekilde doğaya karşı koyamıyor, bir buzdağına çarpıp batıyor. titanic öncesi de kazalar oldu, titanic sonrası da. ama bu kaza, insanların unutamadığı, cameron'ın takıntısı haline gelen, sinemada milyar dolar kar etmesine sebep olan bir kaza halini aldı.

    joseph stalin'in dediği gibi, "the death of one man is a tragedy. the death of millions is a statistic."(bir kişinin ölümü trajedidir. milyonların ölümü ise istatistik.) bu sözden yola çıkarsak, titanic kazasında ölen 1500'den fazla yolcuyu bir istatistik olarak mı görmeliyiz? rose ve jack'in aşk hikayelerinin ölümle son bulmasına, jack'in ölümüne bir trajedi olarak mı bakmalıyız?

    filmin sonlarına doğru gidelim. rose ve jack o kadar süre aşklarını üstü kapalı yaşadıktan sonra, en sonunda kargo bölümündeki bir arabada yaptıkları seks ile birbirlerine bağlılıklarını perçinliyorlar. ve hemen sonra, titanic buz kütlesine çarpıyor. bu tarafta aşk var.

    diğer tarafa bakalım: kaza. filmin başlarında titanic'in "yaratıcısı" bruce ismay, kaptan john smith'in aklını çeliyor, varışı beklenen tarihten önce tamamlarlarsa, geminin ve kaptanının ve tabii yaratıcısının kazanacağı ünü düşünmesini istiyor. açgözlülük, kaptanın gemiye tam hız vermesine neden oluyor. buz kütlesiyle karşılaştıkları zaman gemiyi kütleden kurtaracak manevrayı yapamayacaklar, çünkü gemi çok hızlı olacak. eğer normal hızlarında olsalar, kütleyi hasarsız atlatabilirlerdi.

    şans. mürettebat buz kütlesiyle ilk karşılaştığında hemen gemiyi sola kırma kararı alıyorlar. ancak buz kütlesi gemiye yandan sürtüyor ve geminin su alması engellenemiyor. geminin 5 kompartımanı su alıyor. şans faktörü nerede peki? şurada: eğer geminin 4 kompartımanı su alsa,gemi batmayacaktı aslında. hatta, kaza sonrası araştırmacıların tahminine göre, eğer gemi önden buz kütlesine toslamış olsa, geminin su alacağı kompartıman sayısı beşten az olacak ve gemi batmayacaktı.

    kazaya çok sebep var, yazı uzar ama bence son etken, kader. buz kütlesi kazadan bir kaç gün önce bağlı bulunduğu buz kütlelerin arasından kopuyor, güneye doğru iniyor. tam titanic'in önüne geçiyor. kazadan sonra bir şey olmamış gibi, güneye inmeye devam ediyor ve eriyip gidiyor. bu kader miydi acaba? şans mıydı?

    ve tüm bunları yan yana koyalım. bir tarafta kazanın hemen öncesi seks yapıp, aşklarını kutsayan jack ve rose var. diğer tarafta kazaya sebep olan kader, şans, açgözlülük var. film bir bakıma aşkın bu kavramlara yenildiğini gösteriyor olabilir. ama böyle bakınca şunu da düşünmek gerek: kaza olmasaydı, titanic sağ salim new york'a varsaydı, jack ve rose'un geleceği nasıl olacaktı? rose, jack'e onunla kaçmak istediğini söylüyor. bunu yapabilirler miydi? veya böyle bir gelecek onlara mutluluk getirir miydi? böyle düşününce, onların aşkını sonlandıran şans,kader, açgözlülük gibi kavramların bir bakıma onların aşkını ölümsüzleştirdiğini de düşünebiliriz.

    filmin beni en çok etkileyen kısmı ise kaza anı oldu. jack ve rose değil, ölen fakir yolcular. milyonların ölümü istatistiktir sözüne karşı çıkarak, 1500 den fazla yolcunun ölümü trajedidir bence. kaza anına bakarsak, kurtarma botlarının alabileceği yolcu sayısı, binen yolcuların yarısı kadar. bunun üzerine, bir de en önce zenginler o botlara bindirildi. fakir yolcular geminin alt kısımlarında kendilerine sıra gelmesini beklediler. ve birçoğuna o sıra hiç gelmedi.

    bence filmin üzerine düşünülmesi gereken kısımları buralar. gemiye umutlarla binen insanların yaşadığı trajik ölümler. jack ve rose, yaşadıklarıyla toplumun bir kısmını oluşturuyor sadece. ölen 1500 kişiyi bir puzzle olarak düşünürsek, jack ve rose o puzzle'ın iki parçası.

    filmin sonunda rose, artık öldüğü için mi yoksa rüyada mı bilemiyorum, titanic'e gidiyor. büyük salonunda jack ve diğer ölenlerle karşılaşıyor. açıkçası tüylerim diken diken oldu bu sahnede. jack ve rose'u bir kenara bırakırsak, salondaki o diğer insanlar, titanic'in bir parçası olan insanlar, ölüm anlarında cehennemi gördülerse de, o an cennettelerdi bence. klasik müzik eşliğinde, titanic'in içinde sonsuz bir yolculuk içindeler. cenneti illa çayırlar, çimenler, dereler olarak mı hayal etmeliyiz? titanic'te cehennemi yaşayan o yolcular, cenneti de aynı titanic'te keyifli ve sonu gelmez bir yolculuk olarak yaşayamazlar mı?

    sonuç olarak, jack ve rose'un aşkı, araştırma gemisinin mücevher arayışı gibi hikayeler bence verilmek istenen duyguların, düşüncelerin, mesajların, zengin-fakir eleştirisinin önüne geçmemeli.
  3. yıllar önce fırat tv'de orijinal altyazısız izlediğim, anadolu lisesi ingilizcesiyle yalnızca başındaki "the woman in the picture is me" kısmını anladığım film.
  4. o dönemde çıkan kaliteli filmlerden birisi olmakla beraber özellikle (bkz: celine dion) 'un seslendirdiği parçasıyla gönüllerde taht kuran yapıttır.
    aynı adla çıkan kasetinde de (o zamanlar kaset vardı yani) film müzikleri yer almakta ve dinlerken bilmem kaç kez izlediğiniz filmin görüntülerini gözlerinizin önüne getirir.
  5. çocukken takıntılı olduğum film. aslında filme değil titanic'in batmasına takıntılıydım daha çok. gemi 1912'de duymadığımız bir çok hikayesiyle 1500den fazla insanın ölümüne sebebiyet verdi. kendisiyle beraber olympic ve britannic olmak üzere iki kardeşi daha vardır. britannic'de titanic gibi batsada diğer kardeşi sağlam kalmış.

    neyse şimdi titanic'in bir kopyasını yapmışlar bu sefer yeterli cankurtaran botlarıyla yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor.

    bu filmi izleyipte binen manyaklar olur diye tahmin ediyorum. çok şükür ben bu takıntıdan kurtuldum.

    filme olan yorumuma gelecek olursan di caprio ve winslet'in kimyasıyla müzikleri ve konusuyla çoğu insana kendini sevdiren bir film. ne zaman izlesem ağlarım net!


  6. film üzerine sorulması gereken tüm sorular sorulmuş ve cevplanmıştır bu makalede.

    filmdeki oyuncular ve gerçek karakterler birbirlerine ciddi anlamda çok benziyor.

    jack and rose gerçek insanlara dayanmıyor, aynı şekilde okyanusun kalbi gerçek bir elmas değil.

    ben en çok kıyıya çıkan botların neden geride kalan insanları kurtartmak için dönmediğini merak ederdim, 16 bottan sadece 2 si geri dönmüş ve toplam 6 kişi kurtarabilmiş. makalede cevabı ise, insanların korktukları için geri dönmediği yönünde, çünkü birçok insan bota binmek için saldırabilir ve botu devirebilirmiş. çok yazık.
  7. yıllar sonra leonardo di caprio'nun oscar ödülünü almasına ön ayak olan filmlerin belki de başlangıç noktası.

    hikayesi ve müzik uyumu ile müthiş bir frekans tutturulmuş bir film. filmin o dönemki uzunluğuna rağmen müthiş bir ilgi noktası olduğu hafızama kazınmış. zaten aldığı ödüller ile ne kadar kaliteli bir yapım olduğu belli.

    beni en çok üzen sahnelerden biri de bu gemi ile seyahat edebilmek için alt kısımın(jack'i örnek vererek söylüyorum) göstermiş olduğu çaba ve sonundaki trajik ölümleri.

    bugün bile izlenilmesi gerekenler listesinde başlara oynar.

    arz ederim

    edit: ayrıca titanic'in batışı ile ilgili bir video da paylaşıyorum güzel bir çalışma olmuş

    titanic