1. türkiye insanı için çok şey yapmış, lepra çalışmalarıyla tanıdığımız, 2009 yılında kaybettiğimiz hekim.

    kendisi lepra muayenesi yaparken eldiven kullanmadığından bahseder "hekim olmak" adlı söyleşi kitabında. böylece hasta olmayanlar hasta olanlara "insan" muamelesi yapıyor ve hasta da sosyal dışlanmışlıktan kurtuluyor. hekimlik ve sağlık politikaları ile ilgili düşünceleri tıp fakültelerinde ders olarak okutulabilir kanımca.

    ayrıca: (bkz: stigmatizasyon)
    (bkz: hekim olmak)
  2. 13 aralık 1935 doğumlu, ömrünü tıp bilimine, gençlere, kız çocuklarının eğitimine ve özgürlüğüne adamış bu ülke topraklarının gördüğü en aydın isimlerden birisi olan tıp doktoru, profesör, araştırmacı, eğitimci, yazar. hayatındaki detayları merak edenler çeşitli kaynaklardan biyografisine ulaşabilir zira bu muhteşem insanın aldığı ödüller, övgüler, çalışmalar vs. saymakla bitecek gibi değil.

    google sağolsun bugün doğum günü için bir doodle hazırlayarak kendisini bize tekrar hatırlattı. cahilliğin içinde boğulduğumuz şu günlerde kendisini böyle tatlı bir çalışmanın içinde hatırlamak, görmek iyi hissettirdi. bu vesileyle imkanı olan youserlara "eğitim" yazıp 4622 kısa bir mesajla o gözü gibi baktığı, koruduğu çağdaş yaşamı destekleme derneği'ne 10 tl bağışta bulunulabileceğini de hatırlatalım. vefatından 4 yıl önce, 2005'de yazdığı bir mektubu da buraya bırakalım:

    "gençlerle birlikte üretmek, projelerde çalışmak, onlarla birlikte proje yapmak, alanda toprağa, insanlara dokunarak, onların gözlerinin içine bakarak gerçekleri aramak, bulmak, sorunlara çözümler üretmek benim yaşam biçimim ve mutluluğum."
    türkan saylan, 19.04.2005
  3. son 60 yıldır ülkenin anasını ağlatan emperyalizm uşaklarının taban ettiği beyinsizler vardır hani, önce ışık saçan nur içindeki yurtlarında havlulara sararlar; sonra evlerine çıkarıp maklube huzurunda nur dolu deniz ötelerinin pornografik kasetlerine bakıp bakıp iç geçirirler. bazılarımız, bu tipler için alkolik ateist sürüsüyüz ama kendi geçmişlerinin kirliliğinden bokun tezeğin içinden çıkamadıkları içindir, aydınlara küfür edişleri. işte türkan saylan, iftira atılan bu aydınlardan birisidir. bu kadar övgü yeter.

    komünizm ile mücadele derneği, 12 eylül öncesinde kurulmuş ve altyapıdan abdullah gül, recep tayyip erdoğan, hüseyin çelik gibi insanları yetiştirip devrimcilerin fişlenmesinde büyük rol oynamışlardır. milliyetçi tabanı sivil kuvvet olarak kullanan işbirlikçiler, milliyetçiler ve yurtseverleri birbirilerine düşürürken bu komünizm ile mücadele derneği denen organizasyon, büyük bir metanet ile tabanından öğrencilerini yetiştirmiş ve zamanı geldiğinde mevkilerine yerleştirmeye başlamışlardır. - ki sivas katliamında büyük rol oynamış insanlardan bahsediyoruz. tabi ki, geçmişleri salt komünizm ile mücadele derneği ile sınırlı değildir; bilakis adnan menderes ile başlayan yolculuklarına kenan evren ile devam etmişlerdir. menderes, ülkesini nato'ya sattığından beri bu tiplerin devlet dairelerinde kımıl zararlıları gibi çoğalmalarının temelleri atılmıştır. tabi, menderes'in bu yediği naneninde temellerini ismet inönü atmıştır. ona da ayrıca teşekkür edebiliriz, bugün yaşadıklarımız için. bu yüzdendir ki, menderes'i sahiplenirler ve öve öve bitiremezler. menderes ne hizmet getirmiştir, allahın toprak ağası? hiçbir şey. asfalt döşemekten başka bir nanesi yoktur. tek olayı da üç beş salak tarafından asılmış olmasıdır. ha, bir de nato'nun verdiği süt tozları ve yağları yemeyen ilkokul çocuklarına disiplin cezaları veriyorlardı. sonra özal öldü falan, onun gırgırı da fenadır. kim öldürdüyse, kahraman ilan ettirdi adamı. daha fazlası olmadı. herif geldi borsa'yı kıçımıza soktu ve öldü.

    bu anti-komünist, anti-proleter, emperyalist yapılanmanın köklerini iyice anladıysanız; konunun türkan saylan'la bağlatısına giriyorum.

    bu tipler, ortalama bir 60 senedir, bu ülkenin birbirine düşmesini sağlamış insanlardır. gerektiğinde emperyalistlere eli silahlı çocuklarımızı yollamış (ne işimiz var kore'de a.m.k?!) gerektiğinde kafatası ölçümleri yaptırmışlardır. işin kötüsü, bugün milli görüş dediğimiz kısımcık da o günlerde bu anti-komünist görünen, işbirlikçilerin yanlarındaydılar. daha doğrusu, milli görüş'ün içinden doğdular. bizim anti-emperyalist şeriatçılarımız çok sonra fark ettiler, bu amerikancı dolar aşıklarını. fakat gel gör ki, bu herifler darbeden darbeye koşturdular ve hiçbirine hiçbir halt olmadı. darbe dönemlerinde milliyetçileri bile içeri aldılar ama bu kımıl zararlılarına hiçbir bok olmadı. kıs kıs güldüler, hatta işkence yaptılar. bu yüzden mazlumu oynama şansları hiçbir zaman olmadı. bu yüzden recep tayyip'in bir mapushane damları serüvenini ısıtıp ısıtıp önünüze koyarlar.

    bu nedenlerle 28 şubat denilen şakayı yarattılar. güya darbe girişimi olmuş da, islamcıları tasviye edeceklermiş de; islamcılar sonradan ezilmeye başlanmış da. ulan madımak'ta ben mi ateşe verdim lan onca insanı? gidin sorun bakalım madımak'ta baş provokatör bugün mecliste hangi pozisyondaymış. ve geldik esas noktaya, ikna odaları kurmuşmuşlar. dönemde güç kimin elinde? işbirlikçi, teslimiyetçi güruhun. ikna odalarında ne halt edilmiş? başını açmaları için kızlara baskı uygulanmış. dikkat, dönem islamcı teslimiyetçi köpeklerin dönemi ve böyle odalar kurup da islamcılara karşı savaş açıyorlar. kim salladı bunu? kemal alemdaroğlu ve nur serter. işte bu noktada gülmeye başlıyoruz. kanıt? yok. ben sana para vereyim, mağduru oyna; yanına bir salak daha vereyim o da zanlıyı oynasımn. gülelim eğlenelim.

    neyse. şimdi işin en pislik kısmına geliyoruz. fem dersaneleri kısmına. iplerin esas koptuğu nokta. kimin bu tip dersaneler? gülen cemaatine bağlı insanların. hatta ek bir bilgi olsun, gülen cemaatine ait ilk okul izmir'de kurulmuştur ve kurucusu minik serçe'lerinin babasıdır. dönüyorum konuya; bu dersanelerin ve okulların beyin yıkama araçları olarak kullanıldıkları, hele ki ilk dönemlerinde, bir gerçektir. şimdi fazla ses edemezler, en fazla eğilimi olan çocukları toplayabilirler; zira recep tayyip faktörü var ve cemaate adam yetiştirmek zorlaşıyor her geçen gün. bu beyin yıkama merkezleri, ışık evleri ile birlikte, eğitim öğretim konusunda darbe üzerine darbeler gerçekleştirmişler ve çokça öğrenciyi, yurtlarına ve evlerine çekmeyi başarmışlardır. bu başarıları hala devam etmektedir ve yurdun neredeyse her yanında bir cemaat köpeğine ait yurt veya ev bulunmakta; gariban öğrenciler, bu ağların içine çekilmektedir.

    böyle bir ortamda, çağdaş yaşamı destekleme derneği ve benzer kafa yapısındaki kuruluşlar, cemaat hareketine köstek olmak zorundadırlar. ve bahsettiğimiz dönem, döşemeci abinin karısı başını bağladıktan sonra altına araba çektiği dönemlerdir. bu bağlamda, çağdaş yaşamı destekleme derneği ve türkan saylan birer düşmandır ve tasfiye edilmeleri gerekmiştir. ilk darbe, ikna odaları ile gelmiş ardından türbanlı bir avuç kızı canlı yayına yollayıp "türbanlarımız çıkartıyorlar" ve bu yemeyince "eğitim vermiyorlar!" diye bağırtmışlardır. benim dediğim şey ise şudur: hepiniz yalancı birer şarlatansınız. -

    açık ve net. türbanlı öğrencilere eğitim verilmiştir, fakat din eğitimi verilmemiştir. din eğitimini çağ dışı görüyor olmalarını eleştirebilirsiniz. ama eleştiri yelpazeniz ancak o raddede olabilir. daha fazlasına ne diliniz, ne de geçmişiniz yetmez. hatta öyle demagoji yaptı ki bu hayırsızlar, kadın kanser tedavisi yüzünden saçlarını kaybedip tülbent bağladığında, "türbana laf etti ama başını bağlıyor!" diye anırdılar. böyle şerefsiz insanların, bu derece şerefsizce yaklaşımlarından bahsediyoruz. ve ironiktir, aynı insanlar şimdi mısır'a ağlamakta ve suriye ile savaş çığırtkanlığı yapmaktadılar. neyse günümüzü boşverelim.

    bütün bunlar yemediği takdir de bağlandıkları bir dizi nokta bulunmaktadır. önce türkan saylan için hristiyan dediler. (gidip googl'a "türkan saylan hristiyan" yazın ve binlerce propaganda sitesiyle karşı karşıya kalın - fekat, o da nesi? - ) katolik doğumlu birisi olarak bunu zaten bir küfür olarak görmüyorum, gören varsa da hoşgörü dininden olduklarından da emin olabilirim zannediyorum. sonra lezbiyen olduğunu söylediler. vay arkadaş, nereye kadar inmiş bu piç kuruları. fantezilerini gerçekleştirme peşinde koşmuşlar resmen. en son islam düşmanında kaldılar ve demagoji tarihine adlarını altın harflerle yazdırdılar. türkiye cumhuriyeti'nin tarihi boyunca kendilerini mazlum rollerine sokabilmek için türlü çeşitli adiliğe imza atmış bu köpeklerin yalanlarına inanmak normal mi? hayır. en son ne halt ettiler; ergenekon, balyoz, kck falan derken bütün muhalif sesleri susturdular. bak, karşıt eğitim kurumlarını tasfiye etmekten bahsetmiyorum; muhalif sesleri içeri almalarından bahsediyorum. muhalif sesler susacak ki, itüsözlük denen bir sözlükte üç beş andaval, satılmış medyanın yalanlarını pazarlamaya devam edecek.

    peki dernek? dernek için pkk yuvası dediler, (bak bak bak - ) misyoner bunlar dediler. (islamcı geçinen teslimiyetçilerin gezegeninden dünyaya merhabalar - ) dediler de dediler, anasını satayım. sonuç? başarılı oldular ve hala işbirlikçilikte çığır açmaya devam ediyorlar.

    trt'de büyük takip diye bir programda şöyle diyorlardı - "istanbul üniversitesi’ndeki başı örtülü öğrencilere hipnoz yaparak, başını açtırmış, bir islam düşmanı" - neremizle güleceğimizi bilemiyoruz.

    fekat vakit gazetesinin haberini, her daim, tek geçerim. habercilik, doğruluk, dürüstlük budur. biz köpeğe köpek dediğimiz için "kendisini savunan tipler" olurken, bu tüy yumakları birer ulusal kahraman olacaklar! - - hatta eski beyoğlu müftüsü ihsan özkes'i bile suçlamaktan çekinmediler. o derecede hazımsız, kin besleyen mahlukatlar bunlar. -

    bu derneğin kaç kuruluşu mevcut, kendi bünyesinde? şöyle bir listeleri var:
    - 36 kız yurdu
    - 1 üniversite eğitim birimi
    - 1 lise
    - 24 ilköğretim okulu
    - 30 köy okulu ve öğretmen lojmanı
    - 41 ilköğretim okulu (marmara deprem bölgesine)
    - 5 anaokulu
    - bunlar dışında 30 derslik, 17 rehabilitasyon & kültür merkezi, 2 kütüphane ve yüzlerce okula ders araç-gereci yardımı

    bu derneğin amacı aydın insan yetiştirmek, değil mi? o halde bu derneğin en büyük düşmanı kim olabilir diye bir düşünün ve bu derneğin karşısındaki ekonomik, siyasi ve onursuzluk kuvvetlerini bir tartın. kimin aslında işgal altında, kimin aslında ikna odalarında olduğunu görmeniz zor olmayacaktır.

    bu uzun lafın kısası şudur, tiplerini zencilere emanet ettiklerim; bir insanın geçmişi hakkında iftiralarınız sıralamadan önce, daha önce yaptığınız demagoglukları hesaba katın ve yalanlarınıza kanılmaması için ak geçmişinizin ne kadar nur içinde olduğundan emin olun. yoksa göt olma yolunda samanlığa kıstırırlar sizi. - ağzımın bozukluğunu da şu şekilde anlatayım, sanki kimsenin umrundaymış gibi. arkadaş, ben bu omurgasızlarla çok uzun zamandır uğraşıyorum. gezi parkı direnişi ile birlikte, beyni yıkanmış bu arkadaşların nasıl faşistler olduklarını çok iyi gördük. tabi, bu sözlükte sürten kısmının sokağa çıkıp yurtsever avına çıktığını zannetmiyorum fakat halka açık bir platformda, insanlara yalanları anlatarak da kendi teslimiyetçi abi ve ablalarının propagandalarını yapmaya devam ettikleri sürece, izmir fuarı'nda eli sopalı bekleyen o şerefsiz sürüsüyle aralarındaki tek fark, bu tiplerin beyinlere hitap etme çabalarıdır. yeterince gariban çocuğu, ışık evlerinize yedirdik. artık kendi göbek bağımızı kendimiz kesmediğimiz sürece sizden kurtulamayacağımızın farkındayız.

    demokrasinin meyvesini bu tipler yiyor. görün.

    not: ben anlatacağımı anlattım. nasıl yalan söylerseniz söyleyin; isterseniz benim, türkan saylan'ın ruhunu çağırıp içine çekmiş bir satanist olduğumdan falan bahsedin; umrumda değil. 30 saniye içinde bu yazıyı okuyup eksi oy veren birisi, analiz eden bir insan olamaz, sadece bir hazımsız, bir iktidar yalakası, bir teslimiyetçi olabilir. o yüzden yutamayacağınız lokmayı ağzınıza alma- pardon, sizin ağzınızı abileriniz doldurmuştu zaten. mesaj atıp da mazlum ayağının ve demagojinin tillahını yapan mal uçurulduğuna göre geleneksel söylemimi şöyle sunayım - hayde, geldiğiniz gibi gidin!
  4. hastalığından dolayı ölmeyip bugünleri görseydi kahrından ölürdü.
    kalba
  5. bugün şöyle bir şey okudum ve gözlerim doldu, bir şeyler için çaba sarf etmeye karar verdim. ne kadar şanslıyız böyle bir kadının yaşamına tanık olduğumuz için.

    bazı sözler vardır, duyması bile iyi gelir. “imkansız diye bir şey yoktur. imkansız, sadece daha önce denenmemiş olandır.” cümlesi benim için bunlardan biri. birilerinin bir yerlerde imkansızı mümkün yapmış olması bile mutlu ediyor beni.
    türkan saylan'ın hayatını okurken hep bu cümleyi tekrar ettim içimden. sarsılmış, hırpalanmış ruhuma merhem oldu, çare oldu.
    hem......adı bile güzel : “güneş umuttan şimdi doğar”.

    istanbul’da, kandilli’de dünyaya geliyor. beş çocuklu bir ailenin en büyük kızı. ömür boyu hep “köy doktoru” olmayı düşlemiş. öyle de güçlü bir tutku ki bu, “tıp fakültesini kazanamazsam ölürüm!” diye düşünüyor her gece.
    önceleri kocaman bir konakta varlık içinde yaşarken, babalarının işleri bozuluyor ve konağın odalarını kiraya vererek zar zor geçinmeye başlıyorlar. acaip yoksulluk çekiyor yani. öyle ihtişamlı , ekmek elden su gölden bir hayat değil. son derece baskıcı bir baba, katı denebilecek bir anne. evin bahçesinden dışarda, mahalle çocuklarıyla oynamalarına bile izin yok. belki de o kopukluk itiyor onu yıllar sonra anadolu’nun o taşlı çamurlu yollarına. o topraklarda köylülere çare oluyor, kendisi de ilham buluyor.

    kandilli sınırlarını aşmadan 17.5 yıl yaşamış türkan, tıp fakültesi’ne gitmek için yola koyulduğunda tadıyor ilk defa bağımsızlığı. eminönü’nden binip beyazıt’a giderken, tramvayın o “çan çan” sesleri kulaklarında çınlıyor ya, ruhu kanatlanıp şarkı söylüyor içinde, “ben özgürüm, ben özgürüm” diye...

    hemen koşup bir “tıp rozeti” alıyor, takıyor onu yakasına. “hayatımda en değerli takım o oldu” diyor içtenlikle. anlayacağınız ne tektaş derdine düşmüş, ne elmas gerdanlık. o tıp rozeti öyle bir simge ki onun için, sırf onu takabilmek için hep yakalı şeyler giymiş ömrü boyunca

    daha okul bitmeden evleniyor. büyük oğlu doğunca ilk büyük hastalığını geçiriyor. tüberküloz. ikinci oğlunda ikinci tüberküloz. hem de bu defa kemiklere yayılmış.
    tam “sekiz ay” yüzüstü yatması gerekiyor. sekiz ay.!
    onu bile şikayetle anlatmıyor, “kayınvalidem çok iyi bir insandı, pişirdi kotardı, besledi beni, o halde yatarken çocuklarımla da oynadım, ders kitaplarımı önüme açıp ders de çalıştım” diyor. kalktığında 25 kilo birden almış, ama bitmemiş çilesi. iki kocaman yıl, demirden bir korse ile gezmesi gerekiyor.! o demir korse üstündeyken tıp fakültesi’nin sınavlarını aslanlar gibi verip mezun oluyor.

    1958 yılı, hayatının dönüm noktası. neden biliyor musunuz? sıradan insanların hayatında büyük travma yaratabilecek bir şeye tanık oluyor.
    büyük oğluna hamile henüz. bakırköy akıl hastanesini görmeye gidiyorlar. o zamanın bakırköy’ü kabus. çırılçıplak dolaşıyor akıl hastaları, demir parmaklıkların arasındalar. hastane demek ayıp aslında; bildiğiniz tımarhane.

    neyse efendim, tam gencecik tıp öğrencileri dehşet içinde bakarlarken, hastane rehberi diyor ki “gelin sizi cüzzamlıların pavyonuna götüreyim”. sonra da uyarıyor, “aman yaklaşmayın, sakın dokunmayın, uzak durun” diye.
    şimdi düşünün, gencecik bir kadın, hamile. hayat tecrübesi sıfır. bir tepeden bakıyorlar aşağı. çukur bir alanda üç barakadan paramparça giysiler içinde cüzzamlılar çıkıyor. korku filmi gibi. bir görevli gelip yemeklerini onlara hiç değmeden bir bakraca boşaltıp gidiyor. sanki hayvanat bahçesi...
    öyle içine dokunuyor ki bu manzara gencecik anne adayı türkan’ın. unutamıyor. isyan ediyor, ne hakkımız var o insanlara böyle davranmaya diye... bir doktor, bir hastaya dokunmadan nasıl şifa verebilir diye...

    kitap arıyor bu konuda, okuyor, araştırıyor. öğreniyor ki bu hastalığın tedavisi var aslında. öyle dokunarak da bulaşmıyor zannedildiği gibi.
    toplumun bir bireyi olarak “suçluluk” duyuyor, bizim bugünlerde farklı konularda duyduğumuz gibi...

    ama şikayet etmiyor, boş tepkilerle vakit harcamıyor. gidiyor, uzmanlık olarak deri ve zührevi hastalıklar’ı seçiyor ki onlara çare olabilsin.
    çok da bilinçli aslına. “ben başkalarının sevip ilgilenmediği, eksik kalan şeyleri sevip tamamlıyorum” diyecek kadar ne yaptığının farkında.
    “yaraları iyi etmeyi seviyorum” diyor kitabın bir yerinde. içimden dedim ki, bu nasıl bir yaşam amacıdır ki, sadece fiziksel yaralara değil, “toplumun en dokunulmayan yaralarına” dokunup, onları da sarıp iyileştirdi.

    "amaaan, ne yapalım, bu düzen böyle..." deyip, mıyıl mıyıl oturmayan bir kadın. ömür boyu bozuk düzeni düzeltmek için çabalamış. asistanlığında mesela, bir bakıyor ki gece nöbetlerinde hiç bir hastaya yardımcı olamıyor. çünkü tansiyon aleti bozuk, derece kırık, enjektör yok, sular akmıyor. hastanın midesini vazodaki suyla yıkıyorlar mesela. duyması bile korkunç değil mi?
    ama o pes etmiyor. tutup yönetime bir dilekçe yazıyor.
    “ bu şartlar altında hekimlik yapıp şifa veremem. ya bunları tamamlayın, ya da ben nöbet tutmayacağım” diye. arkadaşları diyor ki, kızım sen deli misin, atarlar seni buradan!
    ama ne oluyor biliyor musunuz? bir hafta sonraki nöbeti geldiğinde bir bakıyor ki, üstünde adı yazılı bir dolap konulmuş odaya. içinde istediği her şey var pırıl pırıl. ceza almadığı gibi, şifa dağıtabileceği ortam sağlanmış.

    bu ülkede cüzzamlılara “eliyle” ilk dokunan, yaralarını ilk saran o. hem sadece tıp boyutunda da bakmıyor olaya. onları toplumun dışına iten zihniyet ile de savaşıyor. hayatın içine dahil etmeye çalışıyor cüzzam hastalarını. sokaklarda dilenen cüzzamlıları birer birer toplayıp yaralarını sarıp , iyileştirmeye çalışıyor. anadolu’da köy köy gezip cüzzam taramaları yapıyor, halkı bilinçlendiriyor.

    bir ufacık saptama yapayım hemen. bu arada boşanmış, eşi oğullarını bir süre göstermemiş. sonra kıt kanaat geliriyle zor bela bir ev açmış, oğulcuklarını yanına almış. yani özel hayatı da öyle çöpsüz üzüm değil. bir alanda savaşmıyor sadece.

    önce cüzzamla savaş derneği’ni kuruyor. o meşhur korku filmi gibi pavyonları daha ulaşılır, yaşanır bir hale getiriyor.
    sonra en büyük hayalini gerçekleştiriyor, "lepra hastanesi". yıl 1977.
    devletten yardım filan hak getire. orada çalışacak gönüllü doktor ve hemşire bulmak bile iş. o tıp mensuplarını bilgilendirip ikna etmek de kendisine düşüyor. ama öyle şahane hekimler yetişiyor ki o hastanede, sonradan çok değerli isimler olarak tıp literatürüne geçiyor hepsi.

    sadece hastane de değil, sosyal bir merkez oluyor lepra hastanesi. mesela cüzzamlıların ayakları deforme olurmuş, özel ayakkabı giymeleri gerekirmiş. ayakkabı atölyesi kuruyor hastanenin içine. atölyede çalışanlar kim mi? yine cüzzamlılar. okuma yazma bilmeyen hastalara okuma yazma kursları açıyor. bahçıvanlık yapıyor hastalar, bahçeyi onlar düzenliyor.

    bu arada para yok doğru dürüst. bütün bunları parasızken yapıyorlar. “parasızlık imkansızlık değildir, bahanedir” diyor türkan saylan. devletten yardım yok demiştik, ama serbest kuruluşlar var elini uzatan.
    mesela alman konsolosluğu diyor ki yardım edeceğim, fakat para veremem. tamam diyor, dikiş makinası bağışlayın bize. hastane çalışanları ve hastalardan bir ekip kurup nevresim diktirmeye başlıyor. kermeslerde onları satıyorlar hastaneye gelir olsun diye.
    yahu gözlerim yaşardı resmen, sigara filtrelerinin fazlaları atılıyormuş. gidip çuval çuval onları alıyorlar fabrikadan. doktoru, hemşiresi, bütün ekip oturup o filtreleri ditip, kabartıp yastık yapıyorlar, yastık!
    üşenmiyor, utanmıyor, ben koca doktorum demiyor. sırf hastane ayakta kalabilsin, şifa dağıtabilsin diye kendi elleriyle kullanılmamış sigara filtrelerinden yastık yapıyor !

    sorunun kendisine değil, çözümüne odaklı yaşanmış bir ömür. şark çıbanı için diyarbakır’a gidiyor mesela. sadece hastalığa değil, asıl kaynağına dikkat çekiyor. bataklıklar kurutulsun, şehrin içindeki akarsular temizlensin diye kaymakam’a, vali’ye çıkıyor konuşmaya.

    hayatın başka boyutlarını da ıskalamıyor bu arada. deli gibi okuyor mesela. kese kağıtlarının bile açıp okurum diyen bir kadın. hastanedeki odasını öyle bir döşemiş ki, hastalar kapıda ayakkabılarını çıkartmaya yeltenirlermiş. :) pencerelerde perde niyetine rengarenk, kenarı oymalı yazmalar, japonya’dan gelmiş oyuncak bebekler, duvarlarda bir sürü fotoğraf, koltuklara serili anadolu kilimleri...

    umutsuzluğa hiç yer vermemiş hayatında türkan hoca. “ömür boyu kendimi hep sıfırdan başlamaya hazır hissetmişimdir” diyor açık açık. o sayede risk alabiliyor bence. hayatta en sevdiği şey mesleği, ama “bir gün elimden diplomam alınsa, gider yenisini alırım” diyecek kadar manen de bağımsız.

    hepimiz onu çydd ile, bu ülkenin kız çocuklarını okutabilmek için verdiği o onurlu mücadele ile tanırız. ama çoğumuz onun kaç ayrı meydanda savaştığını bilmeyiz. bunca karpuzu o incecik bedenle nasıl taşıyabildiğine aklımızı erdiremeyiz. bu sefer ben onun doktor yanını paylaşmak istedim sizlerle.

    ve insan yanını. mesela renklerden kırmızıyı, tatlılardan tavuk göğsünü, çiçeklerden papatyayı sevdiğini...kabak çekirdeğine bayıldığını... saatine sadece saati görmek için değil, “zamanı planlamak” için baktığını... saniyelere bile değer verdiğini... çocukluğundan en çok özlediği şeyin şeftalinin ağaçtan koparılırken ki kokusu olduğunu...

    sizi bilmem ama ben bir dahaki sefere, ülkemle ilgili her hangi bir konuda şikayet ederken durduracağım kendimi. önce bir soracağım: “sen bu güzelim memleket için ne yapıyorsun?”

    ve hatırlayacağım, o kısacık kızıl saçlı, güzel yüzlü, o yüce gönüllü kadını. o tertemiz ellerini en feci yaralara şefkatle dokunduranı. o yaralara şifa olanı. ömrü boyunca bir mesleğin rozetini şeref madalyası gibi yakasında taşıyanı.

    onun gibi... soruna değil çözüme odaklanacağım.

    çünkü...

    güneş umuttan şimdi doğar.

    bige güven kızılay
    18.02.2018