• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (8.00)
un amour de jeunesse - mia hansen love
elveda ilk aşk, hem büyüten, hem de kalp yakan ilk aşkın en gerçekçi sinema uyarlamalarından biri. yönetmen mia hansen-løve'ın içinizdeki gömülü anıları uyandıracağı film, camille ile sullivan arasında doğan ilk aşkın hikayesini izleyiciyle paylaşıyor.15 yaşındaki camille ciddi mizaçlı, mantığa inanan bir genç kızdır. ondan yaşça biraz daha büyük olan sullivan hayat dolu ve dünyayı keşfetme arzusuyla yanan bir gençtir. iki genç birbirlerine aşık olurlar ama sullivan özgürlüğünün peşinden güney amerika'ya gitmek için camille'dan ayrılınca genç kızın dünyası yıkılır. camille onun yokluğunda gücünü yeniden toplar hatta yeni bir ilişkisi olur ve olur da dönerse diye karşısında güç durmak için zırhlarını kuşanır.
  1. çok beğendiğim bir film.

    özgürlüğüne düşkün bir erkek ile onun aşık olduğu ve ona aşık olan bir kadının hikayesinin kadının gözünden anlatılmasından ibaret film. yönetmen bir kadın. bu filme iyi bir seks sahnesi yakışırdı ama yönetmen ısrarla kaçınmış bu sahneden. filmde çıplaklığın sakınılması gibi bir durum söz konusu değil ama sevişme sahneleri bana yetersiz geldi. bundan sonrası spoiler;

    --- `spoiler` ---
    özellikle tekrar görüştükleri sahnede çok tutkulu bir seks sahnesi olmalıydı, olmamasını ciddi bir eksiklik olarak görüyorum. 16 17 yaşlarındaki gençlerimizden erkek olanı, sullivan, güney amerika seyahatine çıkmak istiyor. tabii bu durumda sevgilisi camilla' dan 10 ay uzak kalacak. camilla' nın ise tüm yaşamı sullivan' dan ibaret. ikisi de birbirine aşık ancak camilla, sullivan' ın hayatının bir parçası bile değilken; sullivan camilla' nın hayatının her şeyi. ikisi arasında sık sık bunun tartışması yaşanıyor. sullivan, camilla' nın gezmesi gerektiğini kendine ait bir hayatı olması gerektiğini söylüyor. camilla ise sevgiyi, kendi gösterdiği şekilde görmek istiyor. sullivan gidiyor, ve başlarda mektuplar yazıyor camilla' ya. sonrasında mektuplar seyrekleşiyor en sonunda da ayrıldıklarına dair bir mektup yazıyor. camilla ise zamanla kendini toparlayıp mimar olan hocasıyla ilişkiye başlıyor. yıllar sonra sullivan geri dönüyor ve camilla kendisini yine ona kaptırıp mimar sevgilisini aldatmaya başlıyor.

    böyle anlatınca çok basit göründü ama çok dokunaklı ve derinliği olan bir filmdi benim için. hep şuna inanmışımdır; ilişkide özgürlükten daha fazla dem vuran taraf daha az seven taraftır. ancak diğer yandan çok sevmenin nedenleri de tartışılır. bazen yapacak daha iyi bir şeyiniz olmadığı için çok seversiniz mesela. camilla' nın sevgisi biraz böyle. bu yorumu nereden çıkardığıma az sonra bir kıyaslama ile değineceğim. bir sahnede sullivan, camilla' nın sensiz yaşayamam cümlesine karşılık ''bana bu kadar şey yükleyemezsin'' benzeri bir cevap veriyor. sullivan' a hak vermemek elde değil o sahnede. yıllar sonra tekrar görüştüklerinde ise camilla, sullivan' a ''ortak hiçbir noktamız yok ama bu yine de seni sevmeme engel olmuyor'' diyor. şahsen bunu cinsel çekim ve yakışıklıkla açıklıyorum. zaten benim için aşk çoğu zaman daha fazlası değildir.

    camilla, sullivan ile beraberken sullivan camilla' ya, camilla' nın istediği kadar, hatta standart bir ilişkide olması gerektiği kadar zaman ayırmıyordu bana göre. hafta sonları camilla ile görüşmek yerine bir partiye katılıyordu. mimarımız ise camilla ile hafta sonu da görüşebilmek için oğlunu görmeye gitmiyor bazen. işte kendisini, kendisinin sullivan' ı sevdiği gibi seven bir adam buluyor belki de camilla ama sullivan geldiğinde o adamı aldatıyor. yukarıda demiştim ya belki de sevmekten başka yapacak bir şeyi olmadığından bu kadar çok seviyor diye, işte buna dayanarak dedim. sevmekten başka yapacak bir şeyi olduğunda, yani sullivan görüşebilecek olduğunda o kadar da tutkuyla sevmiyor camilla.

    buraya bir parantez açmak lazım ("bir adam tanıdım, kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi. her şeyi feda etti ona; dostlarını, emeğini, dürüstlüğünü bile.. ama bir akşam, kadını hiç sevmemiş olduğunu anladı. canı sıkılıyordu, hepsi bu. insanların çoğu gibi canı sıkılıyordu." albert camus )

    daha önce aldatmak ve aldatılmanın iki tarafında da bulunmuş biri olarak camilla' ya karşı nefret dolu falan değilim. hatta filmin bu gerçekçi tavrını(ki kitapta da filmde de her zaman severim bunu) çok sevdim. yani bir kadın yönetmen tarafından çekilmesine rağmen filmin sonunda aldığı kararlardan pişman olmuş, mutsuz olmuş bir sullivan falan görmüyorsunuz.

    çok acayip bir yerden yaklaşacağım ama bizim selvi boylum al yazmalım filmine benzettim birazcık bu filmi. tek farkla; orada sevgi emektir ile ilyas' ı reddeden bir asya ve hataları sonucu mahvolmuş bir ilyas vardı, tam biz türklere göre. burada ise ne mahvolmuş bir ilyas ne de fedakar bir asya var. duygularıyla, arzularıyla yüzleşmekten kaçmayan bir kadın camilla. ne var ki ben bu topraklarda doğmuş, büyümüş biri olarak istesem de istemesem de bir fransız' ın değil bir türkün bakış açısıyla yorumluyorum filmi. camilla' nın, mimarı aldatmasına takılmadan edemiyorum. oysaki filmde anlatılan şey bambaşka bir şey bana göre. yönetmen salt aşkın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışmış ama ben işin sadakat kısmına takılmadan edemiyorum işte.

    filmin son sahnesi de çok güzeldi. aşkın bitişi, tek bir replik bile olmadan, drama başvurulmadan harika anlatılmış.

    biliyorum bu filmi izleyen bazı erkekler sullivan' ın aynı kendilerini anlattığını söyleyeceklerdir. zaten ıssız adam da bir dönem aynı bizim erkekleri anlatıyordu ama ne var ki o erkeklerin çoğu bugün evli. ve tabii camilla da yine aynı bazı kızları anlatıyordur, aynı. özünde hepsi doğru. hepimiz benzer yaratıklarız çünkü. korku, tahrik, mutluluk, üzüntü hepimizde farklı nedenlere dayansa da aynı sonuçları doğurur. o yüzden pek çoğunuz aynı ben diyebilir bu filmdeki sullivan ya da camilla için. peki ya o mimar da gençliğinde bir sullivan ya da camila ise ya da daha önemli bir soru olarak siz, siz ya mimarsanız?
    --- `spoiler` ---