1. venedik’i ilk kez 7-8 yaşlarında gördüğümü hatırlıyorum. yıl 1974 falan sanırım. ailem şimdi hatırlamadığım bir yerden yeni satın aldıkları yelkenlilerini türkiye’ye götürürken uğrayalım demişler. onlar yeni almışlar ama tekne 3-5 yaşlarında. çok sonraları bir sebepten elden çıkardıkları atkin yapımı 30 küsür feet bir double-ender (sadun boro deyimiyle baş kıç bir) ahşap tekneydi. kotra arma, başta uzun bir boomkin, vallahi motor var mıydı onu bile hatırlamıyorum. ama kıvırcık rüzgarda akardı namussuz fışır fışır. fırtına olsa ne, bilmemkaç ton full keel tekne. yelken takılmış tuğla mübarek. adı “a-cross” bana transatlantik gibi gelirdi o yaşta. neyse.
    o zaman şimdiki gibi küçük de olsa marina falan yok venedik’te. 2-3 günlüğüne uğramışız. sonbahar. ekim başları olsa gerek. bunların (babamla annem) okulları başlamadığına göre. venedik o zaman da şimdiki gibi tekneler için en uygun yer değil kısa da olsa konaklayacak. tekneyi şimdilerde le bienalle venezia’nın yapıldığı arsenale’nin yanıbaşındaki viale giardini pubblici boyunca bağlamış teknelerin arasına aborda etmişler (şimdilerde özel izinle acaip paranız varsa olabiliyor). dev gibi kotraların arasında bizimkisi çok proleter kalıyor. tekne’nin dibinde denizin içinde sonradan mimarlık okurken hayranı olacağım carlo scarpa’nın “monument to the partisan women” anıtı var ama o yaşta ne anlamı var. deniz içinde blok taşlar –ne güzel birinden birine atlamak, bir 10 yıl olmuş yapılalı üstleri şimdiki kadar yosun değil- ve bir de denizkızı (yaş 7 evet o bir deniz kızı partisan women ne). şimdiki kadar turistik değil sanırım venedik ama gene de popüler. parası olan orda. 70’lerde venedik. kıyı boyunca dolaşan insanlar. çocuk aklımda bu amcalar teyzeler neden böyle şık diye düşünmüş olmalıyım. annemle babamın itişmesini ! (çok 21. yy terimi oldu farkındayım) hatırlıyorum. annem 2-3 gün daha kalalım diyor. bienal o hafta sonu başlayacakmış. sanatla ilgili bölüm o sene yok ama sinemayla ilgili olanlara katılmak ister. tema “şili’ye özgürlük.” (pinoşe o zaman da mı varmış yahu ??) babamın derdiyse hava. türkiye nereden baksan günlerce yol. korint kanalı’na kadar işler riskli. sonbaharda afrika’dan kopacak bir sirocco, iyon denizinde sizi yakaladı mı işiniz bitik demek. hadi şansınız yaver gitti korint’i geçtiniz, sonbaharda rüzgarlar teoride terse ama poyraz’a yakalandınız mı iş zor. çanakkale’ye kadar bir şekilde çıktık diyelim. boğazı o poyraz’a karşı çıkmak yelkenle tam bir ızdırap (motor da olsa gerçi hala öyle). şimdiki gibi günlük hatta saatlik hava durumu da yok. şansınıza ne çıkarsa. poyraz dirise edene kadar bekleyceksiniz (truva akla gelir. truva’nın helen’i poyraz’dır bilir misin okuyucu?) hikayenin sonrası başka yazı konusu.
    bu yazıyı tam 40 yıl sonra venediği son kez ziyaret etmem anısına yazmıştım (oo-haaa). bünyede fıçıdan doldurma şarap neler düşündüm de hatırladıklarım sokak aralarında bi fırından götürdüğüm pizza ve bunlar. (karl) popper der ki yazacaksın şekerim, yazmadığın şey yok hükmündedir. ben yazmadım anımsadıklarım bunlar. çinlileri merak ettim venedik’te. eskiden evrende (!) çinli görmek çin halk cumhuriyeti dışında bile mümkün değilken şimdi her yerdeler. venedikte çinliler. çok ilginçti (marco polo’ya 700 küsür yıl sonra iade-i ziyaret?) üstelik de çin’de venediğin (aslında batı kültüründe bildiğimiz her şeyin) birebir aynısı varken burda ne işleri var diye düşündüm. iki çinli bağıra çağıra ponte dei sospiri’ye (ahlar vahlar köprüsü ? ) bakarak ne tartışıyor olabilirler diye düşündüm. bizde de var aynısından ama daha temiz anasını satıyım (bu çince nasıl söylenir ki?) mı diyorlardı? önceki seyyar satıcıdan sırtında ronaldo (!!) yazılı formayı alıp giymiş çinli, 2 euroya satılan üstünde venice yazan anahtarlığı 1.5 euroya almaya çalışırken bunun geldiği topraklarda üretildiğini, ve 10 tanesinin 0.2 euro’ya satıldığını biliyor mu diye düşündüm. herkesin aynı noktada aynı yöne doğru aynı yüz ifadeysiyle çektiği selfilerin ne anlamı var diye düşündüm. selfi çubuğu çıktı italya’da makinayı kapıp kaçan insanlar aç kaldı diye düşündüm. selfi çubuklarının (ve selfi çubukçularının) tanrı belasını versin diye düşündüm. sevgilim ben bunları çemkirirken eskisi kadar şiirsel olmadığımı söyledi. ama dünya öyle değildi be abi. ünlü bir karayip düşünürü şöyle demiş: “world's still the same. there's just less in it.”
    özetle daha da gelmem venediğe dediğim kenttir. (tanımı da son dakika golü olarak attık böylece)
  2. erasmusa geldigim guzel sehir. gezmeye gelin ama yasamayin burda arkadas. cok karisik duygular icerisindeyim.