• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (7.80)
waking life - richard linklater
bir rüyada savrulurken karşılaştığı karakter ile deneyimlerinde, evrenin ve yaşamın anlamını arayan bir adamın öyküsü.
  1. görsel ve zihinsel açıdan oldukça yorucu, aynı zamanda kafa açıcı bir animasyon filmi. alt yazılı izlemek için fazla hareketli bir görüntüye sahip. arka planda dönen kımıl kımıl sahneler arasında replikleri kaçırmamak için sabırla odaklanmak gerekiyor. gözlerimden yaşlar gele gele, ikinci seferimde ancak bitirebildim. yine de bazı replikleri kaçırdığımdan, en son pes edip metnin çıktısını aldım ve filmi kitap gibi okudum. filmi; "çekim ve animasyon tekniği", "tez" ve "diyalog ve monologlar" olmak üzere 3 aşamada değerlendireceğim.

    - çekim ve animasyon tekniği

    9 senede bir yayınlanan bir proje olan before sunset, before sunrise ve before midnight serisinden tanıdığımız yönetmen richard linklater doktora tezi için derlediği metinleri ve çektiği planları, rotoskop adı verilen bir teknik ile canlandırmıştır. rotoskop temel olarak, doğal bir çekimin, kare kare* ele alınarak yeniden renklendirilmesi, üzerinden çizilmesi veya filtre uygulanması mantığına dayanan, beyaz perdenin ilk yıllarından bu yana kullanılan bir tekniktir.

    her saniyenin 24 frameden (23.976 fps) oluştuğunu düşünürsek 99 dakikalık bir film, yaklaşık 142.500 kareden oluşur. her ne kadar günün teknolojileri ve bilgisayar destekli tasarım ve çizim programlarının getirdiği avantajdan yararlanabiliyor olsak da 142.500 kare ile tek tek ilgilenmek tam bir çılgınlık.

    her kare, belli bir düzen ve filtre ile rastgele* yeniden boyutlandırıldığı ve resmedildiği için, saniyede 24 kez bir önceki bir sonrakinden çok farklı 2 milyon piksele maruz kalıyorsunuz. bu, görüntüyü algılama sürecimiz için oldukça yorucu. neyse ki beyin, bizden bağımsız kendini ehlileştirebilen, bulunduğu ortama adapte olabilen bir organ ki, gerekli gördüğü detayları alarak, gereksiz addettiklerini göz ardı edebiliyor. biz ise buna "göz alışması" diyoruz. zorlu geçen ilk yarım saat, 45 dakikalık evreden sonra gözünüz bu hareketliliğe alışıyor ve filme daha kolay odaklanabiliyorsunuz.

    - tez

    kimilerine göre richard linklater'in vermek istediği ana fikir net olsa da, bana kalırsa ele aldığı bir konu üzerinden diyalog ve monologlar ile birden çok fikri izleyiciye objektif bir biçimde aktarmaya çalışıyor. çıkarımları ve yargıyı izleyiciye bırakıyor. en sevdiğim bilgi edinme şekli. bir konu ile ilgili kafanızı farklı yönlere sürükleyecek, kendi kanaatinizi kendiniz oluşturabileceğiniz onlarca fikir. bunu da olmayan bir zaman sıralaması ile birlikte sağlam bir kurguyla izleyiciye sunuyor.

    genel olarak gerçeklik ve rüya yüzeyini, varoluşçuluk ve yokçuluk eksenlerinde işliyor. bu eksenlerdeki sapmaların tesadüf mü yoksa kader mi olduğu üzerine sorular soruyor. ana karakterin yaşamından/rüyasından kesitleri katman katman ele alarak, objeyi ve süje algılayış biçimi doğrultusunda gerçek ile rüya arasında ayırt sürecini, felsefi alt yapısı oldukça güçlü diyalog ve monologlarla desteklemiş. her planda birbirinden farklı rotoskopuygulayarak izleyicinin bu katmanlar arası ilişkiyi kurmasına yardımcı olmuş. arayış ve sorgulama evresi ve zaman/mekanın olağan dışı sıralaması ile oluşturduğu bilmece, david lynch'in eserlerine kattığı tadı andırıyor.

    - diyalog ve monologlar

    ana karakterimizin her planda karşılaştığı farklı katmanlardan karakterler ile girdiği diyalog ve monologlar birbirinden bağımsız gibi gözükse de, kurgulandığı düş ile bir bütünün parçaları haline geliyor.

    !---- spoiler ----!

    00:21:16 ~ 00:22:16 arasında geçen bir diyalog.

    bu diyalogda before sunset filminde 1 yıl sonrasına sözleşen, jesse ve celine çiftinin ilk buluşmasından bir kesit izliyoruz.

    - bir şey mi söylemiştim?
    - evet.
    - hayatını gözlemlerken ne hissettiğine dair. ölmekte olan yaşlı bir kadının bakış açısından. anımsadın mı?
    - evet, hala da öyle hissederim bazen. geride kalmış olan hayatıma bakarmışım gibi. uyandığım hayat onun anılarıymış gibi.
    - kesinlikle.
    - duydum ki tim leary ölürken bedeninin öldüğü ama beyninin hala yaşadığı ana baktığını söylemiş. her şey bittikten, 6 dakikadan 12 dakika sonraya kadar beynin etkinliklerinin sürdüğünü söylüyorlar. ve 1 saniyelik rüya bilinci de, uyanıkken sonsuzluk kadar uzundur.
    - ne dediğimi anladın mı?
    - evet, kesinlikle.
    - örneğin uyandığımda 10:12 ise ve sonra yeniden uyuyup uzun, karmaşık saatler süren güzel rüyalar görsem uyandığımda sadece 10:13 oluyor. aynen. böylece bu 6-12 dakikalık
    beyin etkinliği senin bütün hayatın olabilir.
    yani sen şu her şeyin üzerinden geriye bakan yaşlı kadınsın.

    00:11:25 ~ 00:13:09 arasında geçen bir monolog.

    ...yaradılış, kusurdan çıkarmış gibi gözüküyor. çaba ve hayal kırıklığından kaynaklanıyor sanki. ve bence dil de buradan doğdu. yani, yalıtılmışlığımızı aşma arzusundan... ve bir başkasıyla bir çeşit bağlantı kurma durumundan. sadece bir hayatta kalma sorunu olsaydı kolay olurdu. bilirsin işte, "su" dediğimizde bir ses çıkarırız. ya da "sivri dişli kaplan arkanda" dediğimizde yine bir ses çıkarırız. ama galiba gerçekten de ilginç olan şu: yaşadığımız tüm soyut ve kavranamaz şeylerde iletişim kurmak için aynı simgeler sistemini kullanıyoruz. ne demek "hayal kırıklığı", "öfke" ya da "aşk"? "aşk" dediğimde ses ağzımdan çıkar... sonra diğer kişinin kulağına çarpar, beyninin kıvrımlı kanallarında yolculuğunu yapar... yani, sevginin bulunduğu ya da bulunmadığı anılardan geçerek, dediğimi kaydederler, sonra 'evet' derler, anlamışlardır. peki ama anladıklarını nasıl bilebilirim? çünkü sözcükler uyuşuktur. sadece simgedirler. ölüdürler, anlıyor musun? ve deneyimlerimiz o kadar kavranamazdır ki. algıladığımız pek çok şey anlatılamaz. dile getirilemez. dahası, yani, biz bir başkasıyla iletişim kurduğumuzda, ve biz bağlantı kurduğumuzu hissettiğimizde, anlaşıldığımızı düşündüğümüzde, zannedersem manevi bir birlik hissetmiş oluruz. ve bu duygu geçici olabilir ama galiba da bunun için yaşıyoruz...

    00:13:24 ~ 00:16:33 arasında geçen bir monolog.

    eğer insan evriminin temel noktalarına bakarsak, organizmanın evrimine de bakman gerekir, çevreyle olan etkileşiminin gelişimine de. organizmanın evrimi hayatın evrimiyle başladı... hominidler aracılığıyla, sonunda insanlığın evrimine ulaşıldı. neanderthal, cro-magnon adamı. şimdi, burada ilginç olan üç sistem görürsün: biyolojik, antropolojik... kentlerin, kültürlerin gelişimi ve insanın kendini ifade etmesi demek olan kültürel sistem. şimdi burada gördüğün, kitlelerin evrimidir, bireylerin evrimi değildir. ve ek olarak, burada söz konusu olan zaman çizelgesine bakarsan, 2 milyar yıl hayatın evrimi, 6 milyon yıl hominidlerin, 100. 000 yıl insanlığın, bildiğimiz kadarıyla...

    evrim paradigmasının gittikçe yakınlaşan niteliğini görmeye başlıyorsun. sonra sen tarım devrimine, bilimsel devrime ve endüstriyel devrime ulaştığında bakacaksın ki 10. 000 yıl, 400 yıl, 150 yıl geçmiş olacak. zamanın evrilmesine daha da yakından bakmış oluyorsun. bunun anlamı, biz yeni bir evrime doğru gidiyoruz demek... onu gerçekleşirken görebileceğimiznoktaya kadar yakınlaşacağız... daha hayattayken, kendi kuşağımızda görebileceğiz.

    yeni evrim bilgiden kaynaklanır, iki çeşit bilgi kaynağı vardır: dijital ve analog. dijital olan yapay zekadır. analog olan moleküler biyolojiden kaynaklanır, organizmanın klonlanmasından. ikisini nörobiyoloji ile birleştirirsin. eski evrim paradigmasında önce biri ölür, diğeri de güçlenir ve hükmederdi. ama yeni paradigmada ikisi bir arada rekabet etmeden gruplaşarak birbirlerini destekleyerek, dışarıda olandan bağımsız olarak varolabilirler.

    burada ilginç olan, artık evrimin birey odaklı bir süreç olduğu, bireyin gereksinimlerinden ve arzularından kaynaklandığıdır, bireyin ortak olandan bağımsız olduğu dışsal, edilgen bir süreç değildir. böylece yeni-insanı, yeni bir bireysellik ve yeni bir bilinçle üretirsin. ama bu, yalnızca evrim çarkının başlangıcıdır... çünkü sonraki çarkın girdisi bu yeni zeka ile işlemeye başlar. zekaya zeka... yeteneğe yetenek eklendikçe vites değişir. nereye kadar? bir biçimde bir crescendo'ya ulaşana kadar... düşünülmüş en devasa, en ani, insan insan ve yeni-insan potansiyeli gerçekleşirdi. bütünüyle farklı bir şey olurdu. bireyin yükselmesi, bireysel varoluşların çoğalması. paralel varoluşlarda şimdi birey artık zaman ve mekanla kısıtlı değil. ve bu yeni-insan-tipi-evrimin dışavurumları dramatik bir biçimde sezgiye karşı olurdu. bu işin ilginç kısmı... eski evrim soğuk, kısır, etkili, tamam mı? ve onun dışavurumları da şu toplumsal uyum denen şeydir. asalaklıktan söz ediyorsun, üstünlükten, erdemden değil mi? savaş, sömürü, bunlar önemlerini kaybedecekler. bunların evrimle ilgileri kalmayacak. yeni evrim paradigması bize dürüstlük, sadakat, adalet, özgürlük gibi yeni insan değerleri verecek. bunlar yeni evrimin dışavurumları olacak. görmeyi umduğumuz işte bu. mükemmel olacak...

    !---- spoiler ----!
  2. oldukça dağınık, geçişlerin hızlı olduğu ve görüntülerin göz kamaştırmasıyla izlemenin daha da zorlaştığı bir film. dili anlasanız bile takip etmekte inanılmaz zorlanacağınız konularda altyazıyı normal bir filmdeki gibi kesintisiz takip etmek pek mümkün değil bence. ayrıca her ne kadar konuyla bir alıp veremediğim olmasa da evrim ekseninde çok fazla dönülüyor gibi geldi. bir şeyi açıklarken tek bir açıdan ifade etmek beni sıktı doğrusu.

    oturup öylesine izlenecek bir film değil. parça parça ve belki de yazıp çizip araştırarak izlenecek bir film. dünyaya karşı pek bir şey hissetmezken izlenmesi gereken bir film. düşünceleri derinleştirebilir aksi halde.
  3. her insanı, hayatı ve bir çok kavramı sorgulamaya itecek bir film kendisi. özellikle üniversiteden mezun olup hayata adapte olamayan insanlar için şu kısmı önemli görmekteyim.


    !---- spoiler ----!

    kaybedilen bulunmazmış gibi gelir. çalışmadan yaşamanın had safhadaki belirsizliği, aşırılıkları gerekli kılar ve kesintiler belirleyicidir. stevenson'dan alıntılarsak, "intihar çoğunu süpürdü, içki ve şeytan geri kalanının çaresine baktı!"

    !---- spoiler ----!
  4. 'teorisi olmayan eylemci olmak ' istemindeki dionysosçu yaşama, biçâre, eylemsiz egzistansiyalist teoriler birleşkesinin neticesizliğiyle cevap veren film.
    o direğe tırmanmış yaşlı adam, nietzsche'nin olmak istediğiliğinin sinematografik yansısıdır.
    lâkin ' çok az çekerdi bilgi bizi, yolunun üzerinde bu denli fazla ortadan kaldırılacak utanç olmasaydı ' diyen nietzsche'nin kaçınılmaz, keskin çaresizliği kendisine bile sirayet etmişken filme nasıl etmesindi?
    film de bu çaresizlikten dem vurmakta. bengidönüş'ün centaurist keşmekeşliğinin zeminini hazırlayan modernitenin içre hapsolmuşluğun aks'ı.


    '' kendi yıkımını hazırlayan insan kendini yabancılaşmış, sapına kadar yalnız hisseder.
    toplumun dışındadır. kendi kendine şöyle der: 'deliriyorum galiba'
    anlamadığı şudur: toplum da tıpkı kendisi gibi büyük zarar ve felaketlerden karlı çıkar.
    bu savaşlar, kıtlıklar, su baskınları ve depremler çok belirli gereksinimleri karşılarlar.
    insanlar kaos ister. doğrusu buna geresinimleri de vardır. durgunluklar, çatışmalar, halk hareketleri, cinayet, hepsi korkunç.
    ölüm ve yıkımın yarattığı bu karşı konulmaz orji durumunun içine çekilmişiz neredeyse.
    hepsi içimizde. içinde olmaktan zevk alıyoruz. tabii ki medya tüm bunlara üzgün
    bir yüz takınır, bunu, onları büyük insan trajedileri kılıfına sokarak yapar.
    ama hepimiz medyanın işlevini biliyoruz, dünyadaki kötülükleri yok etmeye çalışmaz, onun görevi bu kötülükleri kabul etmemizi ve onlarla birlikte yaşamamızı sağlamaktır.
    iktidarın bizden istediği edilgin gözlemciler olmamızdır. ve onlar bize başka bir seçenek vermezler.
    arada sırada bütünüyle simgesel değerde bir katılım eylemi olan oy vermenin dışında tabii.
    sağcı bir kukla mı yoksa solcu bir kukla mı olmak istersin?

    galiba şimdi sosyopolitik ve bilimsel modellere ilişkin yetersizliklerimi ve hoşnutsuzluklarımı yansıtmanın tam sırası.
    bırak duyulsun sessizliğim. '
  5. felsefeye giriş kitabı tadında bir film. biraz yüzeysel ve varoluşçuluk teması üzerinden başka temalara değinse de izlenmesi gereken bir film.

    yuzeysellik demisken, amarikanlar da boyle her iste yuzeyseller. neredeyse laf salatasina donuyor onlarin ele aldıkları herhangi bir konu. filmin amerikan filmi olup olmadığını bilmiyorum bu arada. sadece çağrıştırdığı ve söyledim.

    son olarak bu yuzeysellik konusu birazda uzun zamandır halk tarafından bilinen bir şeyin üniversite hoca tarafından dile getirilmesi esnasında oluyor. yani ortada bir kokuşmuşluk ve ustüne bu hocalarda dünyadan bi haber herhalde hissi oluyor. hatta bazen de kimi eğitmenlerde olan ve ne kadar okusalarda baki kalacak olan sığlıkları ortaya çıkıyor. sanki ondan önce kimsenin farkında olmadığı bir şeyi açıklıyormus gibi konuşan ama sosyal medyanın herkes tarafından bilinen bir yönünden bahseden ve onu da tam olarak beceremiyorlar.

    izlerken gözler yoruluyor. şimdiden uyarayım.

    yüzeysel. sanki önemli bir şey anlatacakmis gibi başlıyor olaya ama anlattıkları bittiğinde doyurucu bir şey bulamıyorsunuz. niye böyle oluyor acaba? bilen varsa aydınlatsın lütfen. :)