• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (7.78)
we need to talk about kevin - lynne ramsay
eva, kevin'a hamile kaldığı gençlik yıllarında bütün kariyer planlarını ve hedeflerini bir kenara koyarak çocuğunu dünyaya getirmeye karar verir. fakat annenin oğlu için hayatından yaptığı bu fedakarlık maalesef kevin'in çocukluk yıllarından itibaren başlayarak hayatlarını ters yönde etkilemeye başlar. kevin 15 yaşına geldiğindeyse lisedeki çete gruplarıyla takılmaya başlar ve hiç kimsenin hoş görmeyeceği olaylara karışır. eva oğlunun hatalarından dolayı derin sorumluluk ve suçluluk duyarak, nerede yanlış yaptığını sorgulamaya başlar. bu arada kevin'in ayrıldığı babası ile yeniden iletişime geçmek durumundadır... eleştirmenler tarafından tilda swinton'ın şimdiye kadarki en üstün oyunculuk performası olarak değerlendirilen filmin diğer başrollerini bugüne kadar komedi filmlerindeki performanslarıyla hatırladığımız john c. reilly ve genç oyuncu ezra miller yer alıyor. lionel shriver'ın romanından lynne ramsay ve rory kinnear tarafından uyarlanan filmin yönetmenliğini ise gene ramsay üstleniyor. ülkemizde vizyon tarihi henüz belli olmayan kevin hakkında konuşmalıyız (we need to talk about kevin), 64. cannes film festivali'nin uzun metraj yarışmalı bölümünde altın palmiye için yarışmış ve eleştirmenlerden tam not almıştı. müziklerinde radiohead grubundan johnny greenwood'un imzası olan psikolojik gerilim türündeki film ülkemizde ilk kez 2011 filmekimi'nde seyirciyle buluşmuştu. beyazperde
  1. gerilim filmi olmayan, fakat süresi boyunca oyunculukların büyülü etkisi ve konunun çok gerçekçi işlenmiş olması sebebiyle bir an bile gerilmeden duramadığınız bir yapıt. bir sosyopatın hem aile içindeki hem de etraftaki yaşamları nasıl etkilediğini çok iyi işlediğini düşünüyorum. çünkü bir bakmışsınız, geniş bir bakış açısı oluşturmuş bir halde her karaktere ayrı ayrı hak veriyorsunuz.

    gerilerek, şaşırarak, anlamaya çalışarak ve sonunda mutlaka bir şeyler kazandığınızı düşünerek geçireceğiniz bir vakit olacak bu filmi izlemeniz. bunu yaşamak isteyenlere tavsiye ederim.
  2. arkadaşlarımın tavsiye ve yoğun isteği üzerine izlediğim film. beğendim filmi, iyi bir filmdi. kötü diyemem fakat gereksiz yere fazla övüldüğünü düşünüyorum. eğer bir gün bir arkadaşınız "abi we need to talk about kevin diye bi film var kesinlikle izlemen lazım on defa izledim çok çok iyi" felan derse inanmayın. iyi, ama o derece değil. 6/10

    şunları da eklemeliyim. filmin müzikleri radiohead'den tanıdığımız jonny greenwood tarafından yapılmış, ki kendisi kevin rolünü oynardı tipten. kendisini hiç sevmemişimdir, babasını da sevmezdim. başroldeki eleman ezra miller, perks of being wallflower filminden tanıyoruz kendisini. weirdo/gay rollerin üzerinden iyi geliyor, ki kendisi bence zaten öyle. çökük avurtlu, çeneli bir arkadaşımız (jonny gibi)
  3. istenmeyen çocuk olduğunu doğar doğmaz anlayan bir bebek. doğuştan sosyopat adayı olarak hayata 1-0 mağlup başlıyor. güzel bir film, gerilimi yüksek, temposu ağır.
  4. film temel sorusuna atmosfer oluşturmak için bir distopya kullanıyor. distopya elbette ki abartılı.. soru da abartılı. böylelikle temayı sunarken işimizi kolaylaştırıyor.

    soru şu; eğer kevin gibi 4 yaşındayken bile sizden daha zeki, sizi yönlendirebilen, kendinizi kötü hissetmenizi kolaylıkla sağlayabilen bir çocuğunuz olsaydı onu düzgün bir evlat olarak yetiştirebiir miydiniz? evlat yetiştirirken kontrol gerçekten sizin elinizde mi? yoksa tüm o çocuk yetiştirme yöntemleri ile ulaşılabilecek pek de fazla bir nokta yok mu?
  5. 2012 yapımı çeşitli festivallerde toplam 26 ödül kazanmış film.

    lionel shriver’ın 2005 yılında orange ödülü alan aynı adı taşıyan romanından uyarlanmış.

    bence bir ödül de filmin (romanın) ismine verilmeliydi.

    bir çocuğu psikopat yapan doğuştan gelen bir durum mudur? genleri midir? büyüme şekli midir? aile ne kadar etkendir? sorularını didikleyen, oidipus kompleksi ni derinden irdeleyen bir başyapıt.

    anne eva rolünde zaten başarılı bir oyuncu olan tilda swinton bu filmde zirveye oturmuş.


    dikkat çekici müzikleri de radiohead grubundan johnny greenwood'un imzasını taşıyor.


    !---- spoiler ----!

    filmde gözlere yakın plan çekimleri var.

    bol bol kırmızı rengin yeraldığı sahnelerin yanında bir de sarı renk kullanılmış. kırmızı eva, sarı kevin olarak simgelenmiş. muhteşem bir açılış sahnesi olan açılış sahnesi olan ispanya'daki "la tomatina" (domates festivali) görüntüleri, kan, domates konserveleri, evin dışındaki beyaz duvardaki izler, arabanın ön camını kaplayan boya, trafik ışığı, saatin göstergesi, şarap, ann'in kevin'a fırlattığı top hepsi kırmızı ve unutulmaz sahnelerden. finalde eva’nın ütülediği kevin’in tişörtündeki sarı ve kırmızının elele tutuştuğu desen simgesel mesajın en iyi kullanıldığı sahnelerden biri.

    kevin bir sahnede niçin yaptığına:

    "bir amaç yok. asıl amaçta bu zaten" demesi de dikkat çekici.

    !---- spoiler ----!
  6. aynı isimli romandan uyarlanan ve tilda swinton'un oyunculuğuyla dudak uçuklattığı psikolojik drama türünde sinema filmi.
    varoluş, suç - ceza ilişkisi, insan fıtratı, iyi-kötü fenomenleri üzerine felsefi perspektifler sunarak, sosyal toplumun bir ferdi bilinciyle hareket eden bireyin yani hepimizin suratına kroşeyi indirmiştir.
    film hakkında yapılan tanımlamar ve değerledirmelere bakarak kevin olgusunun ebeveyn - çocuk ilişkisinin bir sonucu olduğundan sıkça dem vurulmuş.
    fakat filmi izlediğimizde kevin'in ebeveynleriyle olan ilişkisinde ( kolunun da kırılmasına rağmen ) çok da travmatik bir sakatlık gözlemlemiyoruz. hatta annenin ortalama bir ebeveyn olduğunu hatta içten içe çocuğuyla ilgili olduğunu en baştan beri kaygıları olduğunu gözlemleyebiliyoruz. konuya ilişkin olarak çevresel faktörlere de atıfta bulunulmamış. bu nedenle; "bebekken anası hilti dinletmiş de ondan oğlan dellenmiş" minvalinden bir yorum çok su götürür sayılır.
    zaten işte tam da bu sebepten yani kevin'ın kötücüllüğü temellendirecek somut bir amaç bulamamanın yarattığı muğlaklık durumu izleyiciyi-okuru huzursuz ediyor. bu nedenle de bazı alternatif fikirler üretmek elzem oluyor.
    insan doğası- normal koşullarda sosyal bir canlı olan ve toplulukla birlikte hareket eden bir canlı olan insan, kendi fıtratından ve deneyimlerinden kazanmış olduğu, genetik kodlama ve kültürel miraslarının bir ürünü olarak genel geçer değer yargıları oluşturmuştur. bunun sebebi türün refahı ve devamlılığını esas almakla ilintili. öyleki bir insanın bir diğerini bu değer yargılarıyla öldürmesi ya da öldürmemesi arasındaki fark duruma göre iyi ile kötü algısınında değişmesine nedendir.
    durduk yere ya da sırf gıcık olduğun için birisini öldürürsen bu kötü kategorisinde değerlendirilir, ancak değer yargılarına binaen savaşta düşmanı öldürürsen bu çok da kötü karşılanmaz hatta kahramanlık ile ilişkilendirilerek her ne kadar savaşın kötülüğünden şüphe edilmese bile iyilikle ilişkilendirilir.
    fakat burada aslolan insan fıtratında iyilik etme, merhamet etme gibi olguların yanı sıra yok etme, kötü olma gibi katıksız duygularında yer alıyor olması gerçeğidir.
    kevin karakterinde - katıksız, sebebsiz bir kötücüllük mevcut. bağlı bulunduğu toplumun değer yargılarını tanımıyor, böyle bir bilinci algılamıyor, insani ölçüleri kendisi için bağlayıcı bulmuyor, içgüdüsel olarak kötü bir karakter. neticesinde bu yapısı nedeniyle müthiş bir yalnızlık, içe kapanma, rol yapma ve izole bir hayat sürdürmeye başlıyor ve varoluş kaygıları çekiyor. bu kaygılarının da en depreştiği noktada varolduğunu ispatlamak, görünür olmak adına eylemsel anlamda bu kötücül kimliği keskin çizgileriyle ortaya koyuyor. işte bu nedenle ki yıllar sonra neden yaptın sorusuna bir cevap veremiyor. bir cevap verememesi de bize farkındalık kavramının yavaş yavaş oturmuş olduğunu neredeyse iyileşme emarelerinin mevcudiyetini işaret ediyor. çünkü böyle bir durumda hastanın hastalığını kabul etmesi en öncelikle beklenilen işarettir.
    ancak biz bu karakterin nötüralize olmuş bir türevini daha önce görmüştük.
    meursault - camus'nün yabancı romanındaki karakteri meursault kevin'le son derece benzerlik gösteriyor. aradaki tek farkın dışavurum şekillerinin farklılığı. meursault'un, yine değer yargılarını algılamayan kişiliğine rağmen , insani duygulardan belli ölçüde yoksun ancak, pasifize, kötücül olmak yerine nörtrelize olmuş haliydi.
    her iki durumda da açıklama gerektiren husus cezai müeyyide ile ceza ehliyeti arasında kalıyor. hukukçuların ve feylezofların arasını da bu konu açıyor.
    toplumun değer yargılarını algılamayan bir kişinin yapmış olduğu eylemi yine toplumun değer yargılarına göre inşa edilmiş ceza sistemiyle infaz edebilir miyiz?
    neden-sonuç bağı kurulamayan bir eylemin, irade dışı ya da genetik olarak öyle olduğu için ortaya konulması durumunda bu kişinin cezai ehliyeti var mıdır?
    örneğin kişide kleptomani gibi bir rahatsızlık mevcutsa eylem nihayetinde bir müeyyidenin uygulanmadığı bir hukuk sisteminin işletildiği onlarca ülke varken kevin için yapılan vicdani olarak doğru mudur, riyakarca mıdır?

    şahsi kanaatim, kevin ve benzelerinde gördüğümüz bu gibi arızi kişilik durumlarında aslolan sosyal toplumun geleceği ise arızi kısmın küretajıdır.
  7. ezra miller için izlemeye başlayıp tilda swinton için bitirdiğim film olmuştur. kuzeyli olabileceğini düşündürtecek kadar soğuk ve sabit bir mizacı var. kaldı ki bu, filmdeki karakterine inanılmaz yakışmış.

    ezra miller içinse söylenebilecek fazla şey yok. the perks of being a wallflower filminden sonra gözlerinden dahi eski rolünün kokusunu alamadım, gerçekten hakkıyla oynamış. gülmesine bayıldığım bu adamın bu sefer güldürmemesiyse manidar oldu. çünkü filmin sonunda gerçekten öfkeyle doluyorsunuz.

    üzerinde kafa yorup ilişkiler konusunda çıkarımlar yapılabilecek bir film. bir kitaptan uyarlama olduğunu sonradan öğrendim, mektuplardan oluşan bir kitapmış ve okuma isteği duymadım değil. özelde amerikan aile ve toplum yapısına bir gönderme içerirken kişisel düzeyde insana psikolojik süzgeçten geçmiş kaliteli bir yapım vaadediyor film. izlenesi.
  8. kalıbımı basacağım filmdir, yönetmeni de kadındır. oyunculuklar şahaneler şahanesi. senaryo desek, gereksiz tek bir sahnesi var diyemem. "kevin hakında konuşmalıyız" filmi hakkında konuşmalıyız.
  9. ezra miller'ın tilda swinton'ın muhteşem performanslarıyla aile,ebeveyn evlat ilişkisini sorgulatan flimdir.
  10. filmle ilgili yorumlara yüzeysel olarak baktim. genellikle çocuğun gerçekci bir karakter olduğu düşünülerek yorum yapılmış, fakat çocuk gerçeğe uygun bir karakter olarak değil de insan dışı bir varlık, bir canavar olarak kurgulanmış. bence romanın yazarı da bunu vurgulamak amacıyla bir çocuktan profesyonel bir zorba ortaya çıkarmış. aksini savunabilmek için bir insanın kişilik özelliklerinin tamamının doğuştan geldiğini, insanın yaşadıklarının kesinlikle kişiliğini etkilemediğini söyleyebilmemiz gerekir. çocuğun gerçeğe uygun olduğunu düşünenler filmi haneke'nin "benny's video"suna benzetmiş. ama benny yi bulunduğu duruma bugünün dünyasının ve ailesinin sürüklediği haneke tarafından sezdirilir. bu bakımdan haneke ile ramsay'in dertleri birbirinden çok farklıdır. kevin bir kadınin, onu kurgulayan yazarın korkusudur.

    !---- spoiler ----!

    filmin başında kadın domates festivalinde kırmızılar içinde tasvir edilmiştir ve kırmızılar içinde gayet mutludur. kırmızının kan ve etle ilgili çağrışımlarından yola çıkarsak kadınin (veya karakteri kurgulayan yazarin) dogurabilen bir varlık olmaktan memnun olduğu sonucuna varabiliriz. evine ve arabasına kırmızı boya atılmasının sebebini ise yine dogurgan olmakla suçlanması olarak açıklayabiliriz. peki yazar neden hayal dünyasında böyle bir erkek çocuk dünyaya getirmiştir? kevin yazarın korkusunun semboludur. insan korkusunu sembollestirebilirse ,onu yok edemese bile, daha kolay kontrol eder. cadılar bayramindaki korkunç kıyafetlerle insanların eğlenerek aslında vermek istedikleri mesaj "korkularımın farkındayım ve onlarla mutluyum."dur. geleneksel bir ritüel olarak bu bayramın işlevinin bu olduğunu düşünüyorum ama daha derin araştırmalar ve tahliller yapılabilir tabi cadılar bayramına dair. malum sahnede haliyle bilincinde olmadan korkularıyla mutlu çocukların eva 'yı evde bunaltmasinin sebebi eva 'nın, yani yazarın, korkusunu henüz tanımlayamamıs olmasıdır. yazarın kevin ile sembollestirdigi korkusu, her şey güzel giderken birdenbire tüm güzel şeylerin mahvolacagi korkusudur. kevin 'in doğumundan, her güzel şeyi mahvedip hapse duşmesine kadar verdiği gerilim; sol gözümün seyriyip seyriyip başıma sonunda bir iş gelmesi ile oluşan gerilimle benzerdir. gerçekçi değildir ama korkunun doğası gereği endişe verici ve sinir bozucudur. sonuç olarak kevin bir korku nesnesi/sembolu olarak olarak ortaya çıkar, içten içe vadettigi bütün felaketleri gerçekleştirir ve sonunda korku olmaktan çıkıp yarı pişman gözleri dolarak annasine sarilir. eva en azından bir erkek çocuk sahibi olarak yazar ise korkusundan bir nebze arınmış olarak hayatlarına devam ederler. filmde modern dünyanin hastaliklarina ait hiçbir gösterge verilmemiş diye dusunuyorum. bu konuda kendimden pek şüphem yok. bu sebeple sunulan hikaye tamamen bireysel bir hikayedir.

    !---- spoiler ----!