1. ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum. çok fazla dilimdeydi ardından yaşam şeklime dönüştü. ardı uçsuz bucaksız ve korkunç bir umursamazlıktır.
    zizz
  2. kullanmaktan nefret ettiğim ama en sık kullanmak zorunda kaldığım cümle yapacak bişey yok
  3. üniversite okuduğum yıllarda hocalarımdan birinin çokça kullandığı cümle. o dinler sen de bir şeyler anlatırsın anlatırsın. en sonunda kuracağı cümle bu olur: yapacak bir şey yok! tabi bir süre sonra tanımaya başlayınca hocaları nereden vuracağını biliyorsundur artık. bu sefer o bir şeyler anlatınca biz 'yapacak bir şey yok' diyorduk. cevap: hayır yapacak çok şey var!
  4. içimden uzun uzun cümleler kuruyorum, sonra bu konuşmaya bir kapanış gerek diyorum ve genelde bu cümle güzelce kapatıyor aklımın sahnelerini. bir zamanlar hayallerimden sonra gelirdi, şimdi gerçekleşmek üzere olup da gereksiz engellere takılan durumlarımdan sonra geliyor. hiçbir engel yokken, ben daha ne yapabilirim diye kendimi sorgularken, bu cümle çıkıp geliyor ve omzuma dokunuyor.. ah.
  5. bazen hayal kırıklığına kapılmış hissedersin, bazen dünyanın tüm yükü omzuna çökmüş ve bazense tüm geçmişi önüne koyar sorgularsın. en son bir çıkış noktası aramak olur tüm kayıpları görmezden gelmek için. bir yanın ölmüş ve bir yanın yaşamak için kıvranırken dilinden dökülen bir kelimedir işte bu "yapacak bir şey yok"..
  6. çaresizliğin son noktasında söylenen cümle olsa gerek.

    evet, çıkış noktası bulunmasa da bazen o anki bakış açısı veya zamanlamadan kaynaklandığını düşünmek gerekir. illa ki çıkılır o tünelden.
  7. kabullenmişliktir. zordur. söylemesi de cesaret isteyen bir şeydir.

    özellikle de mevzu bahis sevgi ise.

    karşı tarafın seni sevmediğini kabullendikten sonra söylenmesi..
    kendine bunu söyleyebilmek, zordur.
  8. yapacak bir şey olmalı, vardır bir şeyler diye başlayıp sonunda eli boş olarak dönerken söylenen cümle.
    umutlarla yaşıyoruz, hayallerle tükeniyoruz.
  9. her zaman, yapacak bir şey vardır. umutsuz olmayın ve nefes alıp devam edin. sizi güzel bir hikaye ile başbaşa bırakıyorum.

    öykü ünlü çin düşünürü lao tzu'nun zamanında geçer. lao tzu, bu öyküyü çok sever ve anlatırmış. köyün birinde bir yaşlı adam varmış. çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış. öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep. bir sabah kalkmışlar ki, at yok. köylü ihtiyarın başına toplanmış: “seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. şimdi ne paran var, ne de atın” demişler. ihtiyar: “karar vermek için acele etmeyin” demiş. ”sadece at kayıp” deyin, çünkü gerçek bu. ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? bunu henüz bilmiyoruz. çünkü bu olay henüz bir başlangıç. arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

    köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler. babalık demişler, sen haklı çıktın. atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.

    “karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “sadece atın geri döndüğünü söyleyin. bilinen gerçek sadece bu. ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. bu daha başlangıç.

    köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “bu adamın akli dengesi yerinde değil” diye alay etmişler. bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. köylüler gene gelmişler ihtiyara. “bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. oysa sana bakacak başka kimsen de yok. şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.

    ihtiyar “siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. ”o kadar acele etmeyin, oğlum bacağını kırdı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size bildirilmez.”

    birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almış. köyü matem sarmış. çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. köylüler, gene ihtiyara gelmişler. “gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “oğlunun bacağı kırık ama, hiç değilse yanında. oysa bizimkiler belki asla geri dönyecekler. oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.”

    “siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar, “oysa ne olacağını kimseler bilemez. bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece allah bilir.” acele karar vermeyin. hayatın küçük bir dilimine bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. karar; aklın durması halidir. karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. oysa gezi asla sona ermez. bir yol biterken, yenisi başlar. bir kapı kapanırken, başkası açılır. bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.” (lao tzu)

    kaynak
    ozumm