1. bekar evinde yemek yaparken aniden tup biter. tupcuye siparis verilir. yemegi yapan arkadas tup gelene kadar kestirmek icin kanepeye uzanir. yarım saat sonra tupcu gelir, ben karsilarim. adam tupu takarken bizim yemek yapan arkadas uyanir, tupcuyu farketmez, yari uykulu vaziyette soyle bagirir:

    "gelmedi mi bu .mina kodumun tupcusu yaaa"
  2. arkadaş ile köpeğini gezdiriyoruz, neyse bir banka oturduk sohbet ederken köpekte kendi başına oynuyor. üstünde spor kıyafetleri olan bir adam koşarak geliyor. köpek adamın üstüne atladı. biz şaşırdık çünkü adam korkmadı aksine köpeği sevmeye başladı.

    - heyt be oğluma bak sen.

    + abi yalnız o dişi köpek

    - ulan 29 yıllık hayatımda ilk defa bir kadın üzerime atladı o da köpek çıktı iyi mi.

    2 saniye arkadaşla göz göze geldik. sonrasında koptuk.
  3. ekşi sözlükten kopyala yapıştır ile gülemedim ama ben size gerçek hikaye anlatayım;

    lise sonda dünya tatlısı, tonton, erkek bir fizik hocamız vardı. kitabı ters tutmuş, üstü başı tebeşir olmuş bir halde ders anlatıyordu. tabi sınıfta kimse dinlemiyordu hocayı.

    o kadar sıkılmıştım ki artık, kendi kendime artık yazma kısmına geçsek diyordum. dişimi sıkıp beklerken, sıkıntıdan saçma sapan şeyler düşünmeye başladım. türkçe ne garip bir harf değiştirsen, anlam nasıl değişiyor derken; hocam artık yatalım dedim.

    hocanın o gözlüklerin üstünden bana bakışını hiç unutmam. yer yarılsada içine girsem diye düşünüyorum ama nafile. kimse hiçbir şey demedi o an için, tabi ders bittikten sonra biz gülmekten yerlerdeydik.
    ozumm
  4. lisede bir tarih hocamız vardı dersi hiç önemsemezdi ders anlatmazdı. her ders para toplardı. ama istisnasız her ders şuna yardım etcez buna yardım etcez diye üç kuruşluk harçlığımızı verirdik. hocamızın bu huyunu bütün sınıflarda devam ettirdiğini öğrendiğimizde hiç şaşırmadık. korkusundan ve işine geldiğinden kimse sesini çıkarmıyordu. kim ne yapsın yalanlarla dolu tarih kitabını. sınav günler paraya limit gelirdi. kişi başı 3'er tl keş getirilmesi istenirdi. büyük bir özveriyle sınıf başkanı sınav kağıtlarını toplarken 3'er lirayı alır listeye işlerdi.
    işte öyle bir sınav günü, ödemelerimizi gerçekleştirip sorulara yoğunlaşmışız. sorular çok saçma geliyor. hiçbir şey bilmediğimiz için takılıp kalıyoruz. kalmayacağımıza çok eminiz ama. fen bölümünün tarihle ilgisi ne kafasında sallamasyonlar gırla. çok sevdiğim bir arkadaşım bu sınavdan hiç çalışmadan çok yüksek not alabilmek için ders çalışmış bir kızın arka sırasına oturdu. lisedeki sıralar tekli olduğu için hafiften öndeki arkadaşının soluna kaykındırdığı sırayla pusuya yatmış. boynunu uzatmış. ancak her zamanki halinden biraz farklı. nereden bulduğunu hiç bilmediğim bir gözlük takmış zoom yapma derdinde. normalde gözlük takmayan bu arkadaşı fark eden işinibilen memur! tarih hocamız arkadaşımıza şöyle seslendi. "gözlük! senin o gözlüğüne bi sıçarım dünyayı bombok görürsün!" sınav o dakika bitmişti. yazılı kağıtları ve diğer öğrencilerin yerden kalkması biraz uzun sürdü.

    ulan şimdi düşününce daha iyi hatırladım gelen parayı direk cebine koyardı. kıyak iş ha!
  5. kendini peygamber ilan etmiş taksicinin taksisine binmek.

    bir akşam okuldan çıkıp arkadaşıma gitmek için taksiye bindim. taksicilerle sohbet muhabbet etmeyi çok severim, şansıma da hep renkli kişilikler çıkar karşıma. abiyle de başladık sohbete, “bu okulda mı okuyosun”, “mezun olup da çalışmak için acele etme, özel sektör insanın ömrünü yer” derken başladı kendi hikayesini anlatmaya.

    abi inşaat işindeymiş. çok başarılıymış, çok hızlı yükselmiş. sonra arabistana göndermişler bunu müdür olarak. (buraya kadar heves ve ilgiyle dinliyorum, işinde çok başarılıyken kapitalizme lanet edip "keyif benim değil mi amınakoyim" diyerek taksicilik yapmaya başlamış süper bir insanın taksisine bindim galiba diye düşünüyorum) sonra muhabbetin gidişatıyla ben küçük dilimi yuttuğum için diyalog monoloğa dönüştü.

    adam "neyse abla sonra gittim arabistan’a, bu araplar beni çok kıskandı. dediğim gibi, çok başarılıydım çok hızlı yükseldim. oralarda hastalandım. ne doktorlar gezdim kimse çare bulamadı. oradaki doktorlar iyileştiremeyince türkiye’ye döndüm, buradakiler de bulamadı. ben çok okurum, (burda hala saf saf "kitap mı okuyomuş" diye düşünüyorum) yine okudum okudum, meğersem hazreti peygamberimize yaptıkları büyüden yapmış bana araplar (iç ses: has-sik-tir) okudum üfledim okudum üfledim geçti, iyileştim. ama bu araplar benim iyileştiğimi öğrendiklerinde orda kudurmuşlar, yine büyülediler beni. hocaları gezmeye başladım bu sefer temelli kurtulmak için. bi hocadan ders almaya başladım. bi gün hoca beni düğüne çağırdı gittim, aslında hepsi oyunmuş. hoca kızını da getirmiş düğüne, bize sihirli fanta içirdi büyüyle aşık olduk birbirimize (iç ses: ahsgdjhasgdjahsdg) (iç ses2: inşallah içimden güldüm) sonra evlendik. ama sonra karım beni kıskandığı için (tabii, ya neden olacağdı) boşandık. neyse o zaman bu zamandır 200 kadar evlenme teklifi aldım, ama hiçbirini kabul etmedim. (ortamlarda 200 dersin kim bilecek) ben de kendimi okumaya verdim artık. bak ben şu an kuranın üstüne el bassam amerikadaki birini gözümü kırpmadan öldürebilriim." dedi ya la.

    ya ağır şizofrene denk geldim, ya adamın biri benimle çok fena taşak geçti, ya da o gün sihirli fantayı fazla kaçırmışım, bilemiyorum altan.
  6. üsküp'te oldugum bir dönemdi, bir proje kapsamında 17 farklı ülkeden 50 kişilik bir grupla birlikteydim. grup genelde 20 -28 yaş aralığındaki gazeteci, editör ve kameramanlardan ya da bu alanlarda eğitimini devam ettiren üniversite öğrencilerinden oluşuyordu, ben de spor danışmanı olarak orada bulunmaktaydım. gençler hentbol şampiyonasını takip etmek ve haberlerini yapmak için oluşturulmuş bir projeydi. bütün bir hosteli bizim için kapatmışlardı, yani koca hostelde sadece biz vardık. tahmin ettiğiniz üzere de her gecenin sabahında, kısa bir "the hangover" durumu yaşanıyordu :))

    grup eğlence açısında kendine yetiyor da artıyordu bile ancak, bu bile bizim jura'yı (hırvat) tatmin etmemiş olacak ki bir gece bendeniz mrcitizen, sanny (çek) ve stefan'ı (hollandalı) kafalayarak gruptan başka kimsenin haberi olmadan dışarı çıkmaya ikna etti. neden ikna olduğumuzu hala bilmiyorum :)) gerçi jura için herşey yolundaydı çünkü kendine çok iyi 3 wingman seçmişti ;)

    gidenler bilir, casa cubana isimli bir mekana gittik, üsküp'te geceye başlamak için gayet iyi bir tercihtir (gideceklere de burdan bir hint vermiş olalım). mekana girer girmez, o şanslı geceyi bulduğumuzu biliyorduk :)) oturduğumuz masanın hemen çaprazındaki masada 7 kızdan oluşan bir grup oturmaktaydı, masada da iki devasa kase mojito. yaklaşık 1 saat boyunca sadece kendi masamızda takıldık, arada karşı grubu süzdük acele hamleye gerek yoktu, ancak elektriğimizi(!) de aldık tabi sssx :)) ben beyaz elbiseli olanı gözüme kestirmiştim, açık ara en güzelleri oydu, ama masa zaten ortalamanın hayli üstündeydi.

    daha önceki gecelerden tecrübeyle en az ret yeme ihtimali olan ikili (ben ve sanny) öncü kuvvet olarak görevlendirildik. bu onurlu görev için gerekli sefer hazırlıklarına başlamıştık bile. stratejik olarak konuşlanmamız gereken coğrafi bölgeleri tespit ettik. ben beyazlıyla , yeşil etekli esmerin arasına oturacaktım, sanny ise benim 3 yanıma yani kırmızı gömlekli sarışın ile siyah kıyafetli kızılın arasına oturacaktı. böylece masaya tamamıyla hakim olacaktık. birbirmize şans dileyip geriye kalanlardan helalliğimizi alıp yola koyulduk.

    ayağa kalktık ve masaya doğru yürümeye başladık, masadakiler onlara doğru geldiğimiz daha kalkarken anlamışlardı bile. ikinci adımda kafamda şimşekler çaktı! ne deyip de oturacaktım lan masaya, her şeyi düşünmüştük ama söylemek için hiç bir şey düşünmemiştik. bizi görmüşlerdi çoktan, artık geri de dönemezdim! acınası bir ifadeyle sanny'e baktım, yüzünde aptal bir gülümseme vardı (zaten gruptaki en yakışıklı, aynı zamanda da en saf olandı). salagh bu çocugh yhaaa... diyerek kafamı iki yana salladım ve yoluma devam ettim. dördüncü adımda masadaydım, belirlediğim stratejik bölgeye konuşlandım...

    -aaaıııaaııaıa....ummm......hi!... (bunun neyini çeviriyim lan )
    -???
    -...
    -???
    -well, to be honest i don't have any catchy sentence to start a conversation just like that, so i'd totally appreciate if u do it for me kısskısskıss?
    ya açıkçası muhabbeti başlatmak için etkileyici bir cümle düşünmedim gelirken, benim için sen yapar mısın bunu kısssıksı?

    -oh that's okay u guys seem fun :))
    ah tabi problem yok, siz baya eğlenceli tiplere benziyorsunuz :))

    -oh no, not at all, we were just watching u :))
    ah yogh canım, biz sadece sizi izliyoduk ya :))

    -yeah i know, that's why i'm saying that :))
    biliyorum, o yüzden böyle söylüyorum :))

    -god! please stop , u re torturing me :)) i wasnt aware it was that obivous :))
    hoaydaaa, o kadar mı belli ettik ya! :))

    -oh it was... :)
    aynen... :)

    ...

    neyse öyle ya da böyle bir şekilde coğrafi konumumu destekleyecek politik faaliyetleri de başarıyla yürütmüş, grup tarafından kabul edilmiştim. o sırada kafamı kaldırıp sanny'e baktığımda, gördüğüm manzara içimi rahatlatmıştı, o da sadece gülerek gruba kendini kabul ettirmişti. o sırada destek kuvvetlere kafamla harekete geçmeleri emrini verdim. jura ve stefan sessiz ve derinden gruba yaklaşıp, boş buldukları yerlere sıkışıp olaya dahil oldular. sıkışmak jura için çok kolay olmamıştı, o devasa götüyle minyon kızlardan birini ezip masadaki kadın populasyonunu altıya indirdi diye hatırlıyorum, ama durum hala bizim lehimizeydi...

    ben hedefim olan beyazlı sarışınla muhabbeti baya ilerletmiştim, baya baya eğleniyorduk ama nedense diğer yanımdaki yeşil etekli esmer de açık açık bana yürüyordu.. içimden "hmmm aslında bu da güzel ama bu daha güzel..." şeklinde bir bakkal hesabıyla, kararımı netleştirip, stefan'ı yardıma çağırdım. yaklaşık bir saat sonra masadaki kızlardan ikisi kalktılar, bir yarım saat sonra bir kişi daha ayrıldı. masa da bir eşitlik söz konusuydu. stefan yanımdaki yeşilliye yürümüştü, sanny kırmızı gömlekliyle shot almak için bara gitmişti. jura, kızıl saçlıya katar'daki gazetecilik serüvenlerine anlatıyordu. herkes mutluydu...

    neden sonra sormak istedim;

    - by the way, were u guys celebrating sth?
    ya bu arada siz bir şey mi kutluyordunuz?

    -yeah that's my bachelorette party! dont u see i’m wearing white!
    evet evet bu benim bekarlığa veda partim, farketmedin mi beyaz giyiyorum?

    -....?????....?????

    ağzımdaki mojito'yu burnumdan çıkardım lan, hem de biberli mojito! hayır zaten kim biber koyar abi mojito'ya...gelinin özel isteğiymiş...

    what da fuuuuuuucccckkkk!!!! ben nerden biliyim lan her beyaz giyen gelin mi oluyo hmk!!!! diye bağırmamak için kendimi zor tutuyordum, bildiğin yanlış ata oynamıştım hem de öyle böyle bir yanlış at değil :(

    yeşil etekli kıza, “daha demin sen bana yazıyodun sanki” anlamında bir bakış attım ama stefan'ın sakallarından kızı görmek pek mümkün olmadı, yemiş kızı hayvan :(

    artık yapacak bir şey yoktu, kaderime razı olmuştum ve gelinle çeyizi hakkında konuşmak için kendimi hazırlamıştım...

    o anda ansızın gelinin ağzından şu cümleler dökülüverdi:

    -and i am so happy, because i have a very nice opportunity to make it the best bachelorette party ever. there are four guys sitting at my table from four different nations ahahhhs!
    ve çok mutluyum çünkü bunu olabilecek en iyi bekarlığa veda partisi haline getirmek için çok iyi bir fırsatım var. masamda dört farklı milletten dört farklı erkek oturuyor şu an, ahahaha!

    bu sefer aynı mojito'yu gözlerimden çıkarttığıma eminim! sanırım onu ima etmedi ya diyerek kendimi ikna etmeye çalıştım bir süre.

    neyse ki artık bu fikre alışmış, sadece muhabbetin tadını çıkartıyordum. derken, kızlardan "biz sarhoş olup dans etmek istiyoruz, hadi club'a gidelim!!!" şeklinde bir öneri geldi. bizim grup zaten dünden razıydı bu fikre, hepsinin gözleri parladı bir anda.

    kızların hepsi arabayla geldiği için biz de dörde ayrıldık ve tabi ki ben gecenin en başında kısa çöpü çeken olarak gelinin arabasına bindim. en arkadan diğerlerini takip ederken bizim gelin bir anda ara caddelerden birine saptı ve ekledi "canım dans etmek istemiyor, evlenme fikri biraz germiş durumda beni. sakin bir yerlerde içip konuşsak olur mu ?". ben de "tabii olur, anlayabiliyorum zor bir dönem senin için diyerek" kabul ettim, hatta üzüldüm bile kararından şüphe duyuyorsa ne zordur şimdi onun için diyerek. ne kadar iyiyim lan! :(

    sakin bir yere varmıştık sonunda, bir şişe uzo ve iki shot bardağı çıkarttı koydu ön göğsün üstüne. sonra;
    -i am kinda nervous…i feel tipsy but it is not enough, i gotta get really drunk before you fuck me!
    biraz gerginim aslında… kafam iyi ama yeterli değil, sen beni s….meden önce iyice bir sarhoş olmam lazım!

    -what! no, no babe i'm not gonna fuck you, it just doesn't feel right. you re the fucking bride u remember!
    oha ne alaka ya, öyle bir şey olmayacak abi… gelinsin sen hatırlıyon demi! olmaz yani!

    -okay, just shut up and shot it!
    uff tmm be.. kapa çeneni ve iç şunu!

    -okay i will shot it, but i'm not gonna fuck you, that's for sure!
    tamam bak içiyorum ama öyle düşündüğün gibi bir şey olmayacak, emin ol yani!

    kaç tane shot attığımızı hatırlamıyorum... kız iyiden iyiye sarhoş olmuştu, benim de kafam gayet iyiydi, o yüzden de içinde bulunduğum durumu değerlendiremiyordum. neyse ki kız bacaklarımda uyumaya başlayınca kendime geldim, yanımda bir kaç gün içinde gelin olacak, sarhoş ve hatta kendinden geçmiş makedonyalı bir kızla birlikte, üsküp'ün saçma sapan bir yerinde bir arabanın içindeydim. gece 3 civarıydı ve yanımda sadece internet paketi için aldığım hatlı bir telefon vardı, onun da zaten iki gün önce bütün internet paketini bitirmiştim...

    önce kızı uyandırmaya çalıştım, ama hiç umut yoktu. ne konuşabiliyor, ne de doğru düzgün gözlerini açabiliyordu. hemen arabada telefon ya da cüzdan benzeri bir şey aramaya başladım ama ertesi gün öğrendim ki onlar da yeşil etekli arkadaşının çantasında kamış.

    öyle boktan bir durumdu ki, anlatamam. o kadar shot'tan sonra ben nasıl ayıldım o da ayrı bir konu tabi... yapabileceğim tek bir şey vardı, bembeyaz elbisesinin içindeki o gelini kaldığım hostele götürmek. kızı arkaya yatırıp direksiyona geçtim, ama ne nerede olduğumuzu, ne de nasıl hostele gideceğimi biliyordum. doğal navigasyon yeteneklerime güvenerek yola çıktım. sonradan öğrendim ki o bulunduğumuz yer hostel'e sadece 6-7 km'lik bir mesafedeymiş, benim yaklaşık 45 dk mi aldı oraya ulaşmak lan :))

    neyse ki hostele ulaşmıştık, kızı kucaklayıp projeden dört kişiyle paylaştığım odama çıkardım ve yatağa öylece yatırdım. başka yatacak yer olmadığı için, ben de yanına kıvrıldım. şili'nin güney amerika kıtasında aldığı şekil ve kapladığı yer, benim o yataktaki halimi açıklamaya yeterdi…

    neyse ki sabah 6-7 gibi uyandım, jura, sanny ve stefan yeni giriyorlardı hostel'e. odadan çıkıp durumu anlatmaya başladım bizimkilere, kızın burada olduğunu ve arkadaşlarını arayıp kızı almalarını istememiz gerektiğini söyledim. anlattıklarım "oh oh oh, what da fuck maaaan! (ohahah naptın lan!!) you fucked the bride and brought her here???!!!!" (gelini s…p buraya mı getirdin bir de!??), "didn't i tell you that mrcitizen would fuck the bride" (ben demedim olum mrcitizen yapar diye, ohahoha!) şeklindeki bağrışmalara ve hayvani tepkilere sebep oldu. üzerime bahse bile girmiş hayvanlar ve hatta bu anladıkları sonuçla jura kazanmışmış… neyse ortaya çıktı ki bizim salaklar kızlardan numara istememişler.

    bağırışlar ve gürültüler üzerine gelin dışındaki herkes uyandı, olay bir anda "mrcitizen fucked the bride at her bachelorette party and brought her here! (mrcitizen gelini kendi bekarlığa veda partisinde …. ve buraya getirdi!!!” şeklinde ışık hızında yayılmaya başladı, kime derdimi anlatmaya çalışsam “ya bırak olum bilmiyoz mu sanki seni” bakışı yedim . en sonunda kız uyandı, midesinin çok bulandığını ve bu şekilde araba kullanamayacağını söyledi. ona midesine iyi gelecek bir şeyler hazırladıktan sonra, yolu tarif ederse bırakabileceğimi söyledim. arabaya atladık ve evine gittik...

    geri döndüğümde hostelde yeni bir lakabım olduğunu öğrendim "the bride fucker" (gelin götürücü)... uzunca bir süre bu şekilde seslenildim, ta ki yeni lakaplar kazanana kadar… ;)

    hikayeyi türkiye’deki bir arkadaşıma anlattığımda inanmamıştı ve hatta "hiç yaşanmamış olaylarda bu hafta..." şeklinde dalga geçmişti. daha sonra kendisi makedonya'ya gelip bizim grupla tanışma fırsatı bulduğunda, hikayeyi bir de onların anladığı şekilde dinledi ve "abi umarım doğru olan senin hikayendir..." diyerek üzüntüsünü belli etti :))
  7. cemille ayni mahallede oturuyorduk, 2 aile dostunun çocukları olarak kaçınılmaz bir bağla kendimizi bildik bileli tanıyorduk, gün geldi okul cağımıza geldik, ayni sınıfa kaydolduk. derste yanyana oturur teneffüste birlikte gezerdik.

    bir gün teneffüste cemille el ele kol kola “önümüze çıkanları teeekmeleriz” şarkisi eşliğinde milletin kıçına tekme atıp kişniyoruz, derken cemilin suratına bir ölüm sessizliği oturdu. ben okul müdürünün yüzünü bu kadar ciddi görmemiştim 1nci katın camını kırdığımda. umursayan her arkadas gibi cemile nooldu lan bakisi attim, cemil çatık kaşlarını kaldirmadan “ben altıma sıçtım galiba” dedi koşa koşa uzaklaştı.

    ders vakti geldi saga bakıyorum sola bakıyorum cemil yok, derse girdik öğretmenin fark etmesi uzun sürmedi tabi, “tbib, cemil nerlerde” dedi, ben cevap veremiyorum, soruyu tekrarladı cevap yok, sonra nasıl akil ettiysem usul usul öğretmenin yanına gittim, ama o kadar utanıyorum ki sanki altına sıçan benim. kulagına fısıldadım vahim durumu. hoca bir iki “hımpfss” yaptı, sonra tuttu kendini gel bi bakalım dedi, tuvaletlerin oraya gidiyoruz, sonradan fark ettik ki birsey oldu sanan koca sınıf da peşimizden gelmiş kızlı erkekli.

    ve maalesef ki kadim dostum cemili yakaladığımız manzara şu: pantolonunu kapi koluna asan cemilin altı çıplak üstündeki önlük nizami şekilde dügmeli. eline tuvalet fırçasını almış tasla su döküp döküp donunu fırçalıyor, bir yandan da ağlıyor. kahkaha atarken kesin siniftan 2-3 kisi daha altina etmistir o gun.

    not: arkadasın adı cemil değil. şu an 30 yaşinda bir doktor, başak burcu. ama at gibi sıçmakta halen bir beis görmüyor.
  8. bir yaz tatili geçici olarak pansiyonda resepsiyonda çalışıyorum. sene 1970 filan. akıllı telefonlar yok.

    nokia 5210 daha yeni çıkmış bir teknoloji harikası. resepsiyonda bilgisayar bile yok. hesap makinasının ticaret hayatına yeterli olduğu zamanlar.. hatta taş tabletlere yazıyoruz.

    yok be o kadar değil (ama taş tablet dışında gerisi doğru), sene de 2003 olmalı.

    benim biraz ingilizcem var onun dışında işle ilgili hiç bir tecrübem yok. pansiyonun sahibi bi çok dükkanı, ayrı ayrı işleri olan bi adam. arada gelip uğruyor, paraları alıyor filan sonra gidiyor ya tüpçü dükkanına ya giyim mağazasına...

    bir gün gene geldi kiziroğlu mustafa bey gibi bir hışımla gelip geçerken "vild....j..rr.. arayın" deyip gitti.

    anlamadim, arayıp sormaya da utandım. telefon defterinde "v" harfine baktım. o da nesi?! anlaşılmaz bir el yazısıyla yazılmış tek bir numara var.

    şöyle bir mantık yürüttüm, bu vildan bişey bişey, ariyim, herhalde ne yapilacagini da o biliyordur..

    numarayi aradim, bi adam acti.
    -alo, vildan hanımla görüşebilir miyim?
    -burada öyle birisi yok siz nereyi aramıştınız?
    -ıııı...şeyyy ben vildan hanımı aramıştım..
    -yok abla burası belediye, vidanjörü mü aradınız acaba?
    - tık..dıııt dııııt dıııt..

    evet demek ki ben vidanjörü aramıştım ama vidanjör neydi ulannn !
    tekrr aynı numarayı arayıp sesimi değiştirerek:
    -ben vidanjör için aramıştım.
    -tamam abla nerden arıyosun?
    -..... otel
    -gönderiyoruz.

    şimdi işte büyük bekleyiş başlamıştı. ne gelecekti acaba?
    büyük bir çeşit kamyon geldi.. büyük bir hortumla. foseptik biriktikçe taşmasın diye çağırılıyomuş. yani vildan hanım bizim pislikleri hüpletti gitti.

    dua edin şimdi internet var elinizde,
    vildan hanım? desem google bana bi did you mean yapsa o anda aydınlanacaktım belki de.
    durumumuz yoktu aydınlanamadık kardeş.
  9. isteğini geri çevirmemin ardından annemin evlat olsan sevilmezsin demesi. (bkz: mavi ekran vermek)