1. bir yaratıcıyı tasvir etmek için önceleyin 'yaratım'ı tasvir etmek gereklidir.
    ve bu yaratım tasviri diğer her şeyin tasvirinde olduğu gibi nesnel dünyanın insana aksındaki insanda oluşturduğu imgelemlerin sonradan fonetik kalıplar ve kelime köklerine gelişip, dönüşecek olan 'anlamsız' sesleşmelerinden türemiştir.
    fakat bugünkü dil'in bütün 'anlamlılığı' bu 'anlamsızlıktan' neşet olmuş ise bu anlamsızlığın çağlarına, dilin ilkiltürselliklerine eğilmek elzemdir, bir yaratıcının ve yaratamının ne'liğine ulaşabilmek için.

    dil'in oluşumuna bakıldığında bahsettiğimiz bu ilk sesleşimler reaktif sesler bütünüdür. korkunca çıkarılan, koloniyi tehdite karşı uyarırken çıkarılan, üreme eylemini gerçekleştirirken çıkarılan, asabileşince çıkarılan, dişi primatın yavrusuna bakarken çıkardığı sesler v.s.

    bunların hepsinde varlıksal, nesnel bir oluş zihne aks olur ve bu aks oluş organ olan dilde ve gırtlakta buna reaksiyon olarak bir 'ses' çıkarır. bunlar eklemsiz yani insanda aslında hiç de gerekli olmayan eklemli, zorlama sesler bütününe, konuşmaya evrilmemiş seslerdir.(*:forkhead box protein p2)
    dolayısıyla bu anlamsız dediğimiz sesler aslında varlığı en yalın ve gerçekçi tasvir edişlerdir.

    imdi buradan devam edersek bu nesnelliğin akslarından doğan sesleşimlerin mimetik devimsellikle çeşitlendiği ve bu çeşitlenmişliğin kanıksanmış olarak eklemlileşmeye başladığı ilkiltürsellikten bir tik sonraki döneme bakarsak mesela, bir oluş gerçekleşiyor ve bu oluş ona karşı zihinde beliren imgelerin reaktif seslerinden öte bir 'kelama' evrilmiş.
    bu oluşa diyelim ki; 'yağmur'. belli ki bu yağmur sözcüğü -yağ(mak) kökünden türemiştir. bu '-yağ', oluş olarak yağmura gösterilen dilsel ve gırtlaksal ses reaksiyonlarının bir tik üst evresidir. ve artık bu yağmura benzeyen her nesnel oluşa bu '-yağ' dilin mimetik dinamiği gerekçesiyle yakıştırılır. mesela kar da 'yağar', 'dolu' da, 'çiğ' de. halbuki bunlar birbirlerinden farklı oluşlardır.
    dil, varlıksal oluşları böyle absürtçe indirger işte. buna mecburdur, yapısı bozuk olduğundan.

    peki bu indirgeniş mevzubahsimiz olan 'yaratım' hususunda da gerçekleşiyor olabilir mi?
    elbette. gelişen dil şöyle bir cümle kurabilir olmuştur mesela;

    ' zeus yağmur yağdırıyor. '

    bu cümleyi dekonstrüktive ettiğimizde şöyle ederiz;

    gelişmiş bir primat avuçlarına akarsudan su alıp akarsuya doğru ellerini eğdiğinde akarsuya 'su yağdırır.'
    aa tıpkı yağmur gibi der. bunu ben yapabiliyorsam yapamadığım reel yağmur oluşunu da birisi, bir şey yapıyor olmalıdır.
    bu halde belli başka mimetik ve kanıksanmış spesifiklikler bireşimleşerek;
    'zeus yağmur yağdırıyor.' söze gelir.

    zeus, yağmuru yağdırmaktadır. ve bu yağdırması sadece ve sadece benim bir oluş'a karşı reaktifliğim olan anlamsız ses yığınlarımdan türemiş '-yağ'ın eklemliliğine bağlıdır.
    ve bu da yani dil, zeus'u zaruri olarak indirgeyiş karakteristiğine mahpus eder.
    yani bir yaratımın bütün prosesi benim zihnime aks oluşundaki gibi işlemek zorundadır.
    o halde diyebiliriz ki yaratıcı tasvirindeki 'yaratım' sadece dil'in oluşları indirgeyişindeki gelişmişliği mertebesince hâsıl olur.
    ve buna 'bilmemek' dayanak olarak gösterilecek olursa, yani 'bilmediğimiz bir yaratmaya sahip olabilir yaratıcı' kontrargümanı sunulursa buna da şöyle cevap verilir;
    bilmemekteki fluluk, boşluk, sadece bilme'nin 'doluluğunun' karşıtı olarak boşluktur. yani bilmemek, bilme'den bağımsız bir bilmemek değildir. yaratım yine burada bilme'nin mahpusundadır.
    tanrı sadece bir dil'dir.
    ve ölü ceseti görünmektedir.