1. un captif amoureux'nun (*:sevdalı tutsak) hemen girişinde şöyle der jean genet ;

    '' önce beyaz olan sayfa şimdi baştan aşağı ufacık siyah işaretlerle, harflerle, sözcüklerle, virgüllerle, ünlem işaretleriyle dolu: bu sayfanın da bunlar sayesinde okunabilir olduğu söylenir. ama içimde bir tür kaygı, mide bulantısına çok yakın bir duygu, beni yazmakta duraksatan bir kararsızlık var..
    gerçeklik bu siyah işaretlerin tümü müdür? beyaz, burada, parşömenin saydamlığını, kil tabletlerin çizilmiş aşıboyasının ve bu kabartma aşıboyasının yerini alan yapma bir şeydir ve tıpkı saydamlık ve beyazın, belki de kendilerini onları bozan işaretlerden daha güçlü bir gerçekliğe sahip olmaları gibi. ''

    bu 'yazı'nın anlam yüklülüğüne ve anlam yaratımına dair ilginç bir çözümleme girişimidir.
    yani genet'nin örneklediği gibi bir tabletin, bir parşömenin, yanıp sönen imlecin olduğu boş bir bilgisayar yazılım sisteminin yarattığı alanın 'gerçekliği' veya 'anlamı' yerleşiktir.
    öte yandan bunların üzerine çivi ile boya ile mürekkep ile ya da klavye ile işlenen, işlendikten sonra yerleşikliğine kavuşacak semboller, 'yazı' olarak adlandırdığımız olgu nedir, nereye konumlandırılmalıdır?

    yazının oluşuma hazırlanması, henüz nesnelleşmeden zihindeki düşünce sürecinde gerçekleşir bilindiği üzere.
    aktarılmak istenen zihinsel imge, harfler silsilesinin önceden o anlamı yansıttığı üzerinde anlaşılmış 'anlamlı' birleşikliği ile karşılığını bulup, birbirileştirilip yazı nesnelleştirilir.

    hegel 'doğanın yeterli olmadığı yerde kavram ortaya çıkar.' der.
    blanchot da şunu sorar buna karşılık ' doğanın yeterli olmadığı yerde kavram ortaya çıkıyorsa bu halde kavramdan nasıl olur da mutlak bir doyum sağlanır? '

    peki yazı nesnelleştiğinde yani doğaya karıştırıldığında, oradalığında, yerleşikliğinde nasıl bir duruma bürünür?
    çok tehlikeli bir duruma bürünür. zira artık üzerine yazılan taş'ın yerleşikliği, anlamlılığı gibi bir anlam'a bürünür gibidir. taş'ın sana yansıması ile zihnindeki imge-doğa birbirileşmesi bu semboller silsilesinin sana yansıması ile de bir imge-doğa birbirileşmesini ayyuka çıkarır.
    ama bunun doğadan ayrıksı oluşu, (dil'in absürtlüğü ve açmazları hasebiyle) suniliği de yabana atılacak gibi değildir.

    yaratılmış hiçbir tin
    giremez doğanın içersine,
    ne mutlu yalnızca
    dış kabuğunu gösterirse!
    işitirim altmış yıldır biteviye,
    ve ilenirim buna, ama gizlice;
    yinelerim binlerce kez kendime:
    verir herşeyi bol bol ve seve seve;
    doğanın ne çekirdeği var ne kabuğu,
    ama hem biridir hem de öteki. johann wolfgang von goethe

    logossal tinsellik ve kapsamına aldığı bahsettiğimiz olgular 'dil ve yazı' yaratılmışlardır goethe'nin de dem vurduğu gibi. ve yaratılmışlıkların anlamlılıkları, yaratanın özselliğinin ötelenmişliğinden hâsıl iken bu anlamlılık 'doğal' olanla olan gibi bir birbirileşme yaşatamaz.
    hegelyen diyalektiğin tam da söylemek istediği gibi. size yansıyan şey'ler ve kendiniz bulunuşunuzda, varlıklığınızda, bütünlüğünüzde kaçınılmaz etkileşim hasebiyle birbirinizi şimdiki zamanda indirgersiniz. ve bu indirgeyiş her iki varlık için de kendi bütünlüklerinden ayrı fakat tam da kopuk olmayan bir bütünlük yaratır.

    işte burada blanchot bu ayrım'ı ortadan kaldırmanın mümkününü nietzsche'nin bengidönüşünde arar.

    '' bengidönüş her kimlik çizgisinin fazladan oluşturduğu ürünün altını çizer, bu fazlalığın altının çizilmesi kimliği durdurmaz, bu fazlalık hiç tam olarak belirmez, altının çizilmesi onu artık kendi haline bırakmış, aklamıştır. '' öteye adım yok ötesi - maurice blanchot

    zira bengidönüş blanchot'nun dediği gibi;
    '' gelecekte hiçbir şekilde ve hiçbir zamanda şimdi olamayacak olan sonsuzca geri dönecektir ve geçmişte hiçbir şekilde ve hiçbir zaman bir şimdiye bağlı olmayan geçmişe sonsuzca gömülmüştür. ''
    bir içeriğe sahiptir.
    ve insanın özü ile dışarı'nın birbirileşememesini mümkünsüzleştirir. böyle bir olanaksızlığı ortadan kaldırarak momentik bir evetleyiş (ki burada devreye girer amor fati) ile birbirileşme sonsuzca tam anlamıyla gerçekleşir.

    o halde yazı ile ve gönderdiği anlamlılıklar ile birbirileşmemiz nietzscheyen ve blanchotyen ortaklıkla bir biçimde mümkün görünmektedir.