1. bi keresinde süpürge bozukluk 1 lira çekmiş. suyu da klozete dökünce o bozuk para bir türlü gitmedi. günlerce kaç kere sifonu çektiysek de kaldı öyle. artık "dilek çeşmesi bu, para atıyoz ya euheuheu" diye espriye döktük işi, o kadar uzun kaldı yani. valla simetri hastalığı mı dersiniz, temizlik hastalığı mı dersiniz, midesiz mi dersiniz bilemiyorum. o 1 lira gözüme çok battı ve buna son vermeye karar verdim. tuvalet fırçası ve poşet yardımıyla o 1 lirayı çıkardım. şimdi çöpe atsam, suç işlerim. açlık sınırındaki 14 milyon insan canlandı gözümde. ekonomiye bunu yapamazdım. insanlığa bunu yapamazdım. hem zaten çok fazla sifon çekilmişti, çok su geçmişti üzerinden. bu 1 lirayı ben uzun uzun sabunlu suyla yıkadım. dünyanın en temiz bozuk parası olabilir ama geçmişi pis işte ne yapacaksın (sanki 1 lirayı pezevenklerin elinden kurtarmışçasına gururlandım). sonra onu harcadım.
    niye anlatıyorum bunu? hani olur da benim bozuk param dönüp dolaşıp sizin cebinize girmişse, affola.
    sevgiler, saygılar :)
  2. yaklaşık bir saat sonra evleniyorum. :)))
  3. bugün evin sokağında yürürken yanıma bir araba yaklaştı ve eliyle yanıma gel yaptı, o kadar saygısızca yapılan bir hareketti ki ağzının payını vermek için ilerledim, şu dişçi nerde biliyo musun sen dedi. o an kendimi tatmin etmek için yerin dibine sokabilirdim onu ama yolu tarif edip döndüm gittim. tam eve gireceğim sırada bahçede otistik bir çocuk oturuyordu, gülümsedi. adın ne senin dedi, 5 dakika falan konuştuk. eve girdiğimde o kadar mutluydum ki. sanırım bugün kendime bile itiraf edemediğim bir şeyi idrak ettim; bazen kendimi dizginlemeyi bilirsem ödüllendirileceğim.
  4. bir kez âşık olmuştum. on yediydi yaşım. sonra o duyguyu yıllarca yaşamadım.
    şimdi, yolun yarısını geride bırakmaya hazırlandığım şu günlerde, tesadüfen tanıştığım birine on yedi yaşımdaki gibi âşık oldum.
    on yedi yaş toyluğunu üzerimden atalı yıllar oldu diye daha mutlu, daha sağlıklı bir aşk bu.
    kırk yılda bir gibi...
    çektiğim onca acının ödülü gibi...
    yaptığım bütün iyiliklerin karşılığı gibi...
    kalelerim alınıyor.
    korkularım yerini güvene bırakıyor.
    yaşamayı daha çok seviyorum şimdi.
    ikiyken bir olmanın ne olduğunu ilk kez anlıyorum.
    ve ben, belki ilk kez âşık oluyorum.
  5. erkeğin zekasına aşık olan bir kadın olarak* bir gün bu düşünceme anlam veremedim* ve hormonlarımın dikine bir yol izledim. o dönemler "buralara uğrarsan mutlaka ara bir kahve içelim" düzeyinde muhabbetim olan birisi vardı. kendisi basketbol oynayıp spor salonundan çıkmayan bir tipti. hormonlarımın dikine derken ne demek istediğim anlaşılmıştır zannediyorum.
    bir gün sahiden oralara uğramam gerekti ve aradım. beyefendinin karın kasları hatrına üşüyor diye sigaramdan fedakarlık ettim ve içeri oturduk. benim iki saat daha orada olmam gerekiyordu ve ilk on dakikadan sonrası tam bir kabusa dönüştü. öyle gereksiz bir muhabbeti vardı ki beynim karıncalanıyordu. adamın herbir kolu "dört artı bir ultra lux bakımlı sahibinden kaçmaz" tadında bağırıyor. sonra bir bakayım ne konuşuyormuş diyorum, gelen sesler suyun altından geliyor sanki "guluk guluk" ve "blup blup"tan başka bir şey duymuyorum. zamanı iki saat ileri alsınlar diye her türden tanrıya dua etmekten başka bir şey gelmiyordu elimden.

    sonra başlarım böyle işe dedim, terasa taşındım. ilk sigaradan sonra tamamen soyutlandım zaten. bir ara çekirdekten bahsettiğini hatırlıyorum. durduramıyor muymuş kendini neymiş. o ara düşünmeye başladım. bu fiziki olarak beğendiği biriyle takılma olayını erkekler kadınlara oranla nispeten daha fazla yapıyor. onlar nasıl katlanıyordu? yaptığım peş peşe duygusal seçimlerin bir tesadüf olduğuna inanırken, acaba kadın ve erkek davranışı bu kadar keskin farklılıklar içeriyor muydu? bir anda dertli bir insana döndüm. sonra bir defa daha yüzüne baktım, çok güzel. güzel ama içerde hiçbir şey yok. ihtiyaç duymamış çünkü. her sabah aynada gördüğü şey ona yetmiş, gurur duymuş. tyrion lannister* geldi aklıma. ne diyordu? "cüceyim, iki gözüm birbirinden farklı renklerde, suratımın ortasında koca bir kesik var, ucubeye benziyorum, herkes bana küçük şeytan diyor, kendimi bilgiyle kuşatamazsam hiçbir şeyim."* sonra düşündüm, bu kadar uğraşıyoruz falan, hepimiz biraz çirkin miyiz acaba?

    birine anlatsam vay bilmemkimle kahve içmiş diye pohpohlanacağım, o derece. ama ben utandım be sözlük. anlatmadım kimselere. kırk yılın başı bir çapkınlık yapayım dedim. olmadı. koşa koşa döndüm geri eve.
  6. bir söz vardı "yaptığınız şeylerin pişmanlığı zamanla geçer, ama yapmadığınız şeylerin pişmanlığı asla geçmez." okudum bunu. gaza geldim. bir sürü saçma şey yaptım. yıllar geçti, pişmanlığı geçmedi.

    hangi şerefsiz söylemişse vebalime girdi.

    (bkz: pişmanlık pişmanlıktır)
  7. bazen sitede dolanıp yapılan eski yorumları okuyorum. okurken önüme öyle bir yorum geliyor ki "ya bu ne salak saçma bir yorum kim yazıyor bunları" diye sitem ediyorum. eksiyi basıyorum tabi. sonra o hüzünlü mesaj geliyor...

    kendi yorumunu oylayamazsın!

    allahın sopası yok...
  8. bugün bir markete gittim. her yerde patlayan şeker bulunmuyor malum. görmüşken beş altı tane aldım. kasadaki sırada da beş yaşlarında çocuğu olan bir adam vardı. oğluna sordu ister misin falan diye. bendeki patlayan şekerleri görünce şöyle bir baktı ve bunları siz mi yiyeceksiniz dedi. bir de bakıp güldü. adam öyle sorunca bana da bir gülme geldi de biraz tutmaya çalıştım kendimi. hayır yani patlayan şeker yemenin yaşı mı var? normal şeker sevmem ama onu çok seviyorum. devam sütü de denemiştim bir keresinde acaba bu nasıl diye marketten alıp. ben belki içimdeki çocuğu öldürmedim. olamaz mı? hiç ya :)
  9. akşam 21:00 da biten mesaimin ardından güçlükle kendimi eve atıyor ve rastgele bir duştan sonra ertesi sabah 06:00 da kalkıp aynı bok cukuruna gideceğimi bilerek uyuyorum ya benden mutsuzu yok. hiçbiriniz benim kadar mutsuz olamazsınız.

    görüşemediğim arkadaşlarımı özlemiyorum. çünkü artık yoklar. sahi, hava güzel mi hâlâ?
  10. çok kurumsal bir şirkete ruhumu,hayallerimi satıyorum.
    ne uğruna ?
    iyi bir şirket aracı,dokunmatik parıl parıl telefonlar,son teknoloji bilgisayarlar,öğlen istediğini yiyebileceğin yemek çekleri,yılda bir-iki yurtdışına gidebilecek primler,iyi yemek,iyi kahve "bizim oğlanda şurda çalışıyor" diyebilen anne baba için mi?

    mesela diyorum,

    laos'a gitsem,luang prabang'a,okuma yazma öğretsem ordaki çocuklara,veya sierra leone'ye falan gitsem un kampında çalışsam.
    ölüp gittikten sonra,"vay be adam da ne hedef yapardı" demesinler be, bu aralar henüz 3-5 yaşında olsan birileri desin ki "biri vardı,geldi,bize hayatı öğretti" desin
    okuduğumuz onca kitap,gittiğimiz gördüğümüz onca yer,dinlediğimiz onca müzik,birine dokunsa ya,boşa gitmese.

    şu hayattan bir çıksak ya.

    bizi mutsuz eden her şeyden uzaklaşsak,cesur olsak.

    hayatımızın %80'ini egede arsa için harcamasak.

    hayatın bize biçtiği bu rolde , aktör değilde , ışıkcı olsak, ışık olsak.