1. birkaç saat önce öğrendim ki başıma gelmiş.

    facebookta dolanıyorum,bir arkadaşım bi paylaşım yapmış bende altındaki yorumları okuyayım dedim kim ne yazmış diyerek..okudum okudum ve malumunuz sevmediğim insanın yorumuna denk geldim.ne güzel varlığını bile unutmuştum çıktı yine karşıma..tabi şeytan durur mu dürttü,içim içimi yiyor profiline bakmamak için.bir yandan yüzünü görmeye tahammül edemiyorum,bir yandan da neler paylaşmış,nerelere gitmiş,neler yapmış merak ediyorum.
    neyse girdim profiline biraz dolandım,hala lisedeki gibi bir b*k yaptığı yok ama kendince birkaç bir şey yapmaya çabalamış tabi. dolandım dolandım tam çıkıcam bir de ne göreyim?! ortak arkadaşlar kısmında istanbuldayken çok çok samimi olduğum ve hala öyle kaldığım arkadaşım var.hemen tıkladım,anamm bir değil bir kaç tane hem de..
    başımdan aşağı kaynar sular dökülmesiyle birlikte hemen arkadaşıma mesaj atmam bir oldu "sen bla bla iticisini nerden tanıyon hayırdır" diye.biraz konuştuk ama anladığım kadarıyla o da pek sevmemiş,kimse senin kadar tatlı olamıyor"" diye de eklemiş mesajının sonuna.

    biliyorum,böyle bir durumla ilk karşılaşan kişi ben değilim ama,arkadaşlarını böyle durumlarda kıskanan da ben değilimdir diye umuyorum.
    tam böyle kıskançlıkta diyemeyiz aslında galiba,içimde biriken özlemden dolayı özenmek..amaaaan kıskançlık işte bildiğin!!

    hemen planımı yaptım tabii,en kısa zamanda istanbula gidip,cannım arkadaşlarımla fotoğraf çekip üstüne"canımlar" falan yazıp paylaşmam lazım!

    onnar benim arkadaşlarım lan,benim!!

    edit:imla

    edit2: öncelikle moderasyona saygılarımı sunuyorum.
    ben bu entryimi anı anlatmak için değil,insanların bu konuyla ilgili ne düşündüklerini öğrenmek için yazmış olmamdır.amacım anket yapmak,ya da anımı anlatmak olsaydı zaten gerekli başlık altına entryimi girerdim.sinir bozucu.

    edit3: açtığım başlık "farklı şehirde yaşayan yakın arkadaşlarınla sevmediğin bir insanın arkadaş olması"dır.
  2. duş alımı esnasında şampuanın ele boca edilmesi ve ardından şampuanın elden dökülmesi durumudur. insan bi umut belki vücudumda bi yere gelmiştir diye bi bakar. gözleriyle şampuan arar. eğer ki şampuan vücudunuzdan aşağıya süzülüyorsa hızlı bir hamle ile saçlarla buluşturur. oldu ya şampuan yere dökülmüştür (bkz: umudun bittiği yerde umursamazlık başlar) bişi olmaz, bi kere daha dökülsün amk şampuanı.
  3. kız arkadaşım akrep burcu, hisleri aşırı derece kuvvetli birisi.
    kendisi uyuduğu sırada şu şekil de sayıklamaya başladı; saba bomba patlıyor, altı tane bomba patlıyor. kendisi uyandıktan sonra, gece uykunda sayıkladın dedim. evet şimdi hatırladım dedi, yüksekce bir tepe de bombalar patladı dedi akabinde 13 mart günü ilk bomba ankara kızılay'da patladı. ikinci bomba 19 mart cumartesi günü taksim de eyleme geçti.
    kız arkadaşımın hislerine güvenerek şunu söyleye bilirim ki, daha önümüz de dört bomba daha var. dikkat edin rakımı yüksek yerlere, tepe gibi yerlerde fazla vakit geçirmeyin. malümunuz istanbul yedi tepeli şehir ve yeditepenin de tamamı asya yakasında.
    saba
  4. balkonda oturuyordum. aklıma geldi. "eski kız arkadaşıma mesaj atayım da buluşalım ya" dedim. hiç de yapmam normalde. yazdım "gel bi gün buluşalım" diye. "nereden çıktı şimdi" dedi. bahane bulamadım. "anlatacaklarım var" dedim. buluştuk. anlatacaklarım var diyen adamla buluşulur. anamızdan babamızdan böyle gördük.

    oturduk sahilde bir cafeye. "ne trafik vardı be. 'lanet olası' şehir" dedim. "sen naptın ya rahat geldin mi köprüden" dedim muhabbet olsun diye. evet benim oturduğum yakada buluşmuştuk. anlatacak olan bendim çünkü. isterse gelmesin. keyfi bilir. "evet ya... rahattı" dedi ama "hadi uzatma artık" der gibiydi. belki de öyle dedi bilmiyorum. garson geldi daha karar vermedik dedim gitti. sipariş verdikten sonra anlatmaya başlayacaktım. "garson rahatsız etmesi"ni bilirsiniz. önemli şey anlatılmaz o şartlarda. karar verdik. el yaptım. gelmedi. bir daha yaptım yine gelmedi. görmezden geldi resmen. "sen bi el yapsana" dedim. yaptı. geldi. birer çay söyledik. normal siyah çay. kahvaltıda içtiğimiz. edebiyata gerek yok. garson çayları getirip gittikten sonra konuya girdim.

    "ben senden sonra içeri girdim bir süre" dedim. yüzündeki şaşkınlığı tanıdım. edip akbayram'ın adının edi pakbayram olmadığını öğrendiğimde ben de öyle olmuştum. onu anlayabiliyordum.

    "naptık kızım adam mı öldürdük. alacak verecek davası vardı. yattık iki ay çıktık işte" dedim. yaptığım bir şeyi birinci çoğul kişi ekiyle söyleme alışkanlığını içerideyken edinmiştim. "öncesinde siyah deri bileklik takan, deri ceketli, hava ne olursa olsun bot giyen bir heavy metalciydim sen biliyorsun. zaten böyle az kişi kaldık ülkede. heavy metal shop dükkanını batırdık, ordan o alacak verecek olayı da" dedim. "anlıyorum seni" dedi. ama anlamadığı belliydi. tam bir emekli metalciydim. emmi gibi duruyordum eski çıktığımın yanında. "içeride bıraktım gitarı" dedim "bağlamaya başladım". "'senin elin yatkındır tıngırdat bi yeğen' diye tutturdular elime girdiğim gibi. ne türkü bilirim ne bir şey. nothing else çalayım falan dedim yemediler. 2 ayda orhan gencebay gibi oldum içerde. çalarken hafif kafa sallıyorum falan. gel bi akşam dinlemeye" diyip çıktığım türkü barın kartını verdim. eski çıktığım iyiden iyiye soğumaya başlamıştı benden. "ee jimi... 2 ay boyunca hep bağlama mı çaldın içeride?" dedi ümitle. onu düşündüğümü, özlediğimi duymak istedi. "sesin kulaklarımda çınladı" dememi bekledi belki de. "yok canım olur mu. bağlamayla gün biter mi? gerçi sayılı gün çabuk biter. bak..." dedim. elimi montumun iç cebine attım "al bak" diye boncuktan yaptığım kuşu uzattım. "her gün bunlardan yaptım içerde. öyle kolay değil ha. bir haftada anca öğrendim. öğrendikten sonra kolay ama. günde 10 tane falan yapıyordum. gardiyanlar eşe dosta satıyordu, bize de sigara parası çıkıyordu. getir iki paket boncuk sana da yapam. geçerken falan bırak elimde iş yoksa yarım saate gel al" dedim. bir zamanlar mumlarla yere kalp çizdiğim sevdiğime şimdi boncuktan kuş yapmayı teklif ediyor, boncuğunu da ona aldırıyordum resmen. "aslında o kadar erken çıkmayacaktım. 10 ay vermişti hakim" dedim. "ee naptın kaçtın mı yoksa?" dedi. daha da korkmuştu. "yok canım ne kaçması. rahşan affıyla çıktım" dedim. iki saat öncesine kadar asi, kural tanımaz bir eski sevgilisi olduğunu sanan kız, şu an rahşan affıyla içerden çıkan biriyle aynı masada oturuyordu. aralarında da türkü barın kartı duruyordu. kart, terden hafif solmuştu. "bana sıcak bastı" dedi ceketini çıkartmaya yeltendi. ama ceketinin düğmesi kolyesine takılıp kopardı. boncuklar yerlere dağıldı. az önceki garson geldi yerden toplayıp masaya koyduk. hepten içi bunalan eski çıktığım lavaboya gitti. geldiğinde kuşun gövdesini bitirmek üzereydim. "napıyosun ya" dedi "ya bu boncukları kolye yapıp ziyan etmişler. tam kuş yapmalık boncukmuş bunlar. dur bak nasıl kuş yapıcam sana. otur otur" dedim. şaşkınlığı hudut tanımaz boyutlara ulaşmıştı. "iki kişi daha olsaydı da 52 atsaydık. gerçi kuş anca biter ya biz kalkana kadar. ne türkü seviyon, bu hafta onu çalam söyle" dedim. "mmm... nothing var mı?" dedi. canım benim. beni kendi oynumla yenmeye çalışıyor. "olur çalarız" desem ortalık yıkılır orda. duvarda tilki postu asılı yerde ne ingilizcesi ne trash metali. ama zaten gelmez diye "var ya olma mı. sen gel yeter ki" dedim. ondan sonra bizim koğuş ağasıyla ilk zamanlar aramın kötü olduğunu ama aslında ne kadar delikanlı adam olduğunu anlattım. "sonradan abi kardeş gibi olduk. sekiz seneye çıkıyor. bi çıksın her gün dinlemeye gelir" dedim. çantasından telefonunu çıkartıp "hesabı mı istesek ya" diyip garsona el yaptı. itiraz etme ihtimalime karşı çok seri davrandı. takdir etmedim değil. kuşunu da bitirmiştim zaten. kuyruğu tam olmamıştı ama olsun.

    mekandan çıktık. az ileriden otobüse bindirdim. çarşının içindeki otoparka gidip motoruma bindim. eve gidip "...and justice for all" açtım. evin karşısındaki türkü bara girip çıkanları seyrederek biramı içtim.
    jimi