1. bol ödüllü bir yönetmenimiz. kıskanmak dışındaki filmlerini seyretme şansım oldu, bana göre zirvesi masumiyet ve kader filmleridir. her açıdan gerçek hayatın, aşkın, sevginin, hiçliğin her tarafına dokunmuş.

    ha bir de en önemsediğim konu ufuk bayraktarı oyunculuk işine dahil etmesi. bu adamı keşfedip piyasas sürsem başka da bir şey yapmazdım herhalde.

    filmografi

    1994 (bkz: c blok - zeki demirkubuz)
    1997 (bkz: masumiyet - zeki demirkubuz)
    1999 (bkz: üçüncü sayfa - zeki demirkubuz)
    2001 (bkz: itiraf - zeki demirkubuz)
    2001 (bkz: yazgı - zeki demirkubuz)
    2003 (bkz: bekleme odası - zeki demirkubuz)
    2006 (bkz: kader - zeki demirkubuz)
    2009 (bkz: kıskanmak - zeki demirkubuz)
    2012 (bkz: yeraltı - zeki demirkubuz)

    *******
    zeki demirkubuz 1964 yılında isparta'da doğdu. ortaokulu isparta'da, gönen öğretmen okulu'nda bitirdikten sonra istanbul'a yerleşti. liseye istanbul'da başladıysa da ilk sömestreden sonra okulu bırakarak fabrika ve atölyelerde çalışmaya başladı. 1980 darbesinden sonra tutuklanıp üç yıl hapis yattı.[1][2] bu dönemde edebiyata ilgi duymaya başlayıp, dostoyevski'yi keşfetti.[2] özellikle suç ve ceza'nın üzerindeki kalıcı etkileri o yıllarda oluştu.[1] tahliyesinden sonra anadolu'nun çeşitli kentlerinde işportacılık yaptı. askerliğini erteleyebilmek için okula dönmeye karar verdi ve liseyi dışarıdan bitirerek istanbul üniversitesi iletişim fakültesi'ne girdi.

    sinemaya 1986 yılında zeki ökten'in asistanlığını yaparak başladı. ilk uzun filmi c blok'u (1994) çekene kadar çeşitli yönetmenlere asistanlık yaptı. uluslararası eleştirmenler ve izleyiciler, demirkubuz'u venedik film festvali'nde gösterilen ikinci filmi masumiyet'le tanıdılar. üçüncü filmi olan üçüncü sayfa, türkiye'deki film festivallerinin yanı sıra locarno ve rotterdam film festivalleri de dahil olmak üzere avrupa'da yapılan çok sayıda film festivalinde gösterildi. yazgı (2001) ve itiraf (2001), 2002 yılında cannes film festivalinin "un certain regard" bölümünde gösterildi. başrolünü de üstlendiği bekleme odası'nın (2003) ardından masumiyet'in başlangıç öyküsünü anlatan kader'i (2006) çekti. kıskanmak (2009) filminin ardından, 'yeraltı' (2012) adlı projeyi hazırlamaktadır.(kaynak:vikipedi)
    abi
  2. şu röportajda adeta döktürmüş. diyecek bir şey yok eline sağlık.

    röportajın başlığı yeni dikkatimi çekti. gerçekten düşüncelerden çok kişilerle ilgileniyoruz.
  3. düşüncelerini beş saniye de olsa okumak istediğim insan. dünyevi tüm egolardan arınmış, kanımca yaptığı her işte başarı sağlamıştır. beşiktaş'a olan düşkünlüğü ile birlikte kalbimde ilk sıralarda yer almıştır. kader ve masumiyet dışında yeraltı filmi muazzamdır.

    bi de elitist olmasına rağmen nuri bilge'ye kafam girsin, zeki demirkubuz adamdır.
  4. kofluğunu, boşluğunu anti entelektüelizm ile kapatmaya çalışan, bir on beş yıl önce de bunu yedirmeyi başaran, dostoyevski ve camus'tan başka kimseyi tanımayan, hayatında hiç marks okumamış, eski tribün liderinden bozma yönetmen. film çekmeye başlama hikayesi her şeyin özeti niteliğindedir: "abi bunlar çekiyosa ben de çekerim yav" - kendi röportajından-
    pavk
  5. zeki ökten'in asistanlığını yaptığı 1986 yılında çekilen yoksul'un şu videosunun 4.30'uncu dakikasında kamerada görünen kişi.
    pavk
  6. 'che ya da feyyaz' adlı çok sevdiğim bir yazısı bulunan yönetmen- senarist kişisi;

    "yıllar önceydi. bir akşam uzun zamandır görmediğim annemleri ziyarete gittim. gece, o zaman 12 yaşlarında filan olan kardeşimin odasını paylaştık. yerimi yadırgadığım için sabah ezanında uyanmışım. evdekileri uyandırmamak için kalkamadım tabii ve yatağımda, sessizlik içinde beklemeye başladım. sıkıntıdan yıllar önce benim, artık kardeşimin olan odamızı incelemeye, burada geçmiş yıllarımı, gençliğimi, anılarımı düşünmeye başladım. benden sonra pek bir şey değişmemişti. köşede eski bir büfe, üstünde yattığımız karşılıklı iki çekyat, yerde çocukluğumdan beri kullandığımız isparta halısı ve boyaları dökülmüş duvarda bir benim, bir de che'nin gençlik fotoğrafları... tek değişiklik, ikisinin ortasına özenle asılmış büyükçe bir posterden yarısı ayakta, yarısı oturarak bana bakan, üstlerinde siyah beyaz çubuklu formalarıyla beşiktaşlı futbolculardı... ben de beşiktaşlı sayılırdım ama o zamanlar futbolla da, futbolcularla da pek aram yoktu. içlerinden bir tek arada bir üniversitede gördüğüm metin tekin'i tanırdım. tam posteri incelemeye başlamış, futbolculara, formalarına falan dalmıştım ki bir anda içim ürpererek tam karşımda yatan kardeşimi fark ettim. bana doğru yan yatmış ve gözleri açıktı. ne bir kıpırtı ne de bir hayat belirtisi olmadan öylece bana, aslında beni de aşıp ötelere bakıyordu. nasıl korktuğumu anlatamam. uzun süre hareket edemeden, bir tek kelime söylemeden, aklıma gelen bin bir kötü düşünceyle bekledim. ve sonunda kendimi toparlayıp usulca "cemil" diyebildim. cemil bir ölünün canlanışı gibi yavaşça kıpırdadı ve daldığı yerden sıyrılıp sessizlikle fısıldadı. "efendim abi". rahatladım. "napıyorsun sen, uyumuyor musun...?" "yok abi." cemil biraz bekledi ve seslendi. "abi, feyyaz napıyodur şimdi?"

    cemil'in ne kadar kendine dönük, ne kadar saf bir çocuk olduğunu biliyordum, ama duyduğuma yine de inanamadım. uzun süre cevap vermeden öylece yüzüne baktım. sonra başımı kaldırıp duvardaki postere... önce bu feyyaz'ın, bu siyah beyaz çubuklu formalının hangisi olduğunu bulmaya, sonra da bir futbolcu parçasının beni, belki che'yi bile kıskandıracak biçimde bir çocuğun kalbine, düşlerine, hayallerine böylesine nasıl girebildiğini anlamaya çalıştım. ama bunu anlamak zordu. hele benim gibi kendini beğenmiş bir solcunun anlaması daha da zordu. çünkü bunu anlamak için sabahları erkenden ve kalbin ağrıyarak uyanmak gerekiyordu. sıkıntı içinde, sinirle maç saatini beklemek, çubuklu olmasa bile siyah ya da beyaz bir forma giyip kar demeden, çamur demeden yollara düşmek gerekiyordu. bunu anlamak için dolmabahçe'ye yakınlaşıp tezahüratları duyduğunda panik olmak, geç kaldım endişesi ile adımları sıklaştırmak gerekiyordu. bunu anlamak için yağmurda bilet kuyruğunda beklemek, en acısı yemeden içmeden bütün hafta biriktirdiğin harçlıklarınla açıktan da olsa bir bilet alıp inönü'de mümkünse kadıköy'de ya da başka bir yer, mesela izmir'de, bir fb maçında beşiktaşlı bir taraftar olmak gerekiyordu....

    neyse. cemil şimdi 30'unun üstünde. işsiz. onun bu feyyaz sevgisi yetmezmiş gibi üstüne bir de sergen yalçın, tümer metin, ilhan mansız ve pascal nouma sevgisi de eklenince kaldıramadı çocuk. kendi de çok çekti, bize de çok çektirdi. beşiktaş'ta oynayabilmek için çok ter döktü, çok çalıştı, stad kapılarında ömrünü yedi. ama bu a...na koyduğumun hayatı fener'e bir gol atma fırsatı vermedi çocuğa. olsun, hiç önemli değil. iyi, dürüst ve namuslu bir adam oldu cemil. hiç yoldan çıkmadı. bendeniz abisi, arkadaşları ve ailesi onu çok seviyor. ama bu aralar sabahları pek erken kalmıyormuş. duyduğuma göre 4 mayıs sabahını bekliyormuş...

    madem bu hikayeyi anlattım şunu da eklemeden geçemeyeceğim. biz, cemil büyüdükten sonra birbirimize ilk kez inönü'de, kapalıda, bir fb maçında carew gol attığında uzun uzun sarıldık. ve ikimiz de neredeyse ağlayacaktık.

    büyük beşiktaşımızın sevgili futbolcularına..."
  7. türkiye'de hakkında konuşmanın entelliğe giriş 101 dersine denk geldiği yazar, senarist, yönetmen.
  8. bir türlü anlayamadığım yönetmendir, filmleri beni hep ikileme düşürür.

    kendi iç sesimle kısa bir sohbet

    - ulan çok mu salak bir insanım hiç bir şey anlamadım.
    - olur mu canım izafiyet teorisi ?
    - doğru diyosun lan o kadar da salak değilim..!
  9. ısparta'da bir konferansında yılmaz güney kaçışıyla ünlenen ısparta cezaevi'nde mahkumken tanıdık bir gardiyan aracılığı ile kendisiyle görüşme fırsatı yakaladığını söylemişti. ki bilindiği üzere bir süre sonra yüce adaletimizle o da tanıştı. röportajları dolu dolu olmasına rağmen konuşması tutuktur. tam kapanmayan aralık kalan kapılarla sorunları vardır. güzel adamdır.