1. (bkz: tanrı iran’ı hatırlar)

    abbas kiarostami’nın köker üçlemesi ikinci filmi türkçe”ye çevirildiği zaman şiirsel anlama kavuşur: ve hayat devam ediyor. yanlış anlaşılmasın, çeviride her hangi bir hata yok; hatta bütün dünya dillerinde hayatın devam ettiği gerçeği hep aynı hüzünle seslenir. burada dikkat çekmek istediğim husus filmin adında küçük bir değişiklik yapabileceğimizdir: pekala filmin adı ve yollar devam ediyor“da olabilirdi; ve kanımca filmi izlemiş, kiarostami stiline tanık olan herkes bu isimde sorun aramazdı. gerçekten de öyle: yollar her kiarostami filminde olduğu gibi sonsuzluğa uzanmaktadır. hikaye kendisini o yolların üzerinde var etmektedir. şimdi karşımda yorumu bekleyen hikaye de öyle: onu anlamamı istiyor benden. ve onu anlamam için biraz daha geriye, hikayenin var olma anına, 21 haziran 1990″a, büyük ve hiçbir zaman yaşayanları için silinmeyecek izleri olan büyük iran depremine dönmem gerekiyor. kameram tahran”nın yaklaşık 200 km uzağında, rudbar, manjil, lushan ve tabii ki köker”in içinde bulunuyor. dünya kupasının takviminde o gün harikulade bir latin amerikan maçı oynanmaktadır. brezilya – arjantin. hayır ama, yanlışta hatırlamış olabilirim. belki de bu maç belçika – brezilya”ydı. bu detay o kadar da önemli olmamalı. o gece o şehirlerde yaşanan trajedi, büyük iran depremi 7.4 gücündeydi ve ister brezilya – arjantin, isterse de brezilya – belçika maçında atılacak olan bütün golleri unutturmak gücündeydi. o gece kendi sıcak yuvalarının altında istatiksel olarak kırk bin kişi ölü, altmış bin kişiyse yaralı olarak bulundu. yedi yüz köy neredeyse yok olma (tarihten silinircesine) durumuyla karşı karşıyaydı. beş yüz bin kişi evsiz, sokaklarda yaşamak zorunda kaldı. acaba bütün bunlar yaşanırken brezilya kiminle oynuyordu o saatlerde? bunu hatırlamak gerçekten çok güç.

    kiarostami büyük iran depremi sonrasında (bu, filmin içinde depremin yaşanmasından sonraki birkaç günü anlatır) ortaya çıkmış insanlık hallerini, yaşam ve ölüm çizgisinde yaşamdan taraf olanların aldıkları hasar sonrasında verdikleri mücadeleleri, ve kendisini, en önemlisi de sinemasını anlamaya çalışıyor. gelin şimdi elimizde olan sözcükleri, köker’e götüren yollar üzerinde gerek gerçek, gerekse metaforik olarak değerlendirelim.

    (1): (bkz: insanlık halleri) “arkadaşın evi nerede”yi analiz ederken küçük ahmet için şöyle bir yorumda bulunmuştum: “annenin ağzı şiddet çöplüğüyle doludur. onun medeniyeti korkuyu aşılamaktadır. kendisinden sonra gelen – ve eğer bu evlatsa – kuşağa karşı duyulan tarifi neredeyse mümkünsüz nefret. peki, ahmet bütün bu şiddet tiyatrosu önünde ne yapıyor? ilginçtir; kiarostami gerçekten ilginç bir profil yaratmıştır: çocuk annesini hiçbir şekilde ters cevapla susturmaya çalışmaz; aksine, ona derdini gayet açık, gayet insani dille anlatmaya çabalar. annesinin “baban” mekanizmasına devam ettiğini görüp, onu orada, ait olduğu çamaşırların arasında bırakıp sessizce masumluğunun götürdüğü yoldan ilerler. “ filmin bende bıraktığı bu ilginç anı hatırlıyorum. kiarostami’nin neden ahmet üzerinde böyle sessiz, içe kapanık saygıyı gösteren profil yarattığını düşünüyorum. sanki olması gereken buymuş gibi. kafayı öne eğip, kendi bildiğini yapmak. anneyi terslemeden amacına doğru yürümek. (büyük yürüyüş) itiraf etmem gerekirse bu şahsımı rahatsız etmişti. ve insanlık halleri sözcüğünün içinde de buna benzer ilginç anı (hatta anları) fark ediyorum: insanlar sanki bu depremi uzun süredir beklemekteler. sanki olması gereken budur. oldu, hadi toparlanıyoruz. peki, neden? çünkü hayat devam ediyor. hayat devam ediyor! kiarostami onlara köker’e götüren yolları soruyor. ona, verilmesi gereken, gerçek cevabı söylüyorlar: oraya arabayla ulaşamazsınız. sadece bir tanesi yol tarifine, bütün ailemi kaybettim diyebiliyor. acısını önüne gelen ilk kişiye anlatıyormuş gibi çıkıyor sesi. kiarostami burada ne demeye çalışıyor? iran halkının kaderleriyle barışık olduğunu mu? ha, kaderden laf açılmışken, bunun iki farklı yorumuyla karşılaşıyoruz: bir tır şöförüne göre (ki kadere ihtiyaçları her zaman vardır) yaşananlar iran’nın hakketiği bir cezadır. bir diğerine göreyse her şey çok basittir: kaderden kaçamazsın. şunu anlatıyor kiarostami: her zaman suçlanacak bir şeyler bulunur; insanoğlu öyle ya da böyle hayatına devam etmek zorundadır. peki, öyle midir? kader, gerçek olan mıdır? brezilya eğer o gece yenilse, bu onların kötü futbol sergiledikleri mi, yoksa kaderleri midir? suçlanacak her zaman bir şey bulunur. (bkz: #90466)

    (2): (bkz: yaşam) yaşam, insanın ölüme yaklaştığı anda kıymete binen bir süreçtir. egozim yaşamı kutsallaştırmıştır. eğer “ben”lik olmasaydı, ya da “ben”liğe galip gelinseydi (pek mümkün görünmüyor) yaşamın bir değeri olmazdı. kiarostami’nin biraz da merak ettiği budur: yaşamla ölüm arasında, yaşamda kalmayı başarmış insanların hikayesi nasıl devam eder? ve ustaca cevaplar kendi sorduğu soruyu: sevmeye, var olmaya, yok etmeye, inanmaya, inanmamaya, acıya, mutluluğa, umut ve umutsuzluğa devam ederiz. çünkü yaşam başka yerdedir.*

    (3): (bkz: ölüm) bir insanın ölümü dram, yüz insanın ölümü trajedi, yüzbinlerin ölümüyse istatistiktir diye ifade ediyor josef stalin. yoldaş stalin sonuna kadar haklıdır: devlet istatistiklerle ilgilidir. kendi ürettiği ve bastığı tarih kitaplarına yazacak bir şeyleri her zaman vardır. ister milyonları kurşuna dizdiği zaman, isterse de doğal afet sonucunda vatandaşlarını gömdüğü anlarda; hiç fark etmez. bu konuyu açmama sebep 90ların iran devlet yansımasının insanların yaşamlarına tuttuğu aynayla ilgili. devlet kendi vatandaşlarını kendisine benzetmiştir. onları itiraz etmemeye, kaderlerine başkaldırmamaya, kafaları yere eğik, kendilerinden uzakta yaşanan dünya kupalarının hayalini kurmaya davet etmiştir. o tır şöfürü boşu boşuna bu iran’nın cezasıdır diye söylemiyor. onları ifade ederken yüzünde oluşan mimik sanki bunu da söylemek istemektedir: bu, tanrı’nın iran’ı hatırlayışıdır. iran’a sunduğu küçük iltifattır. ben bu cümlenin ve mimiklerin ardında yatan, kendi kendisini tanrısallaştıran iran rejimine parmak basmak istiyorum: onların verileri altmış bin kişinin telef olduğudur. şüphesiz ki (kiremetten evleri çıkmak şartıyla) bu doğal afet karşısında yapacakları pek bir şey yok; sadece, hayatın devam etmesi gerçeğinin diğer yüzü, olması gereken versiyonunun umursamazlığından onlar sorumludur.

    (4): (bkz: mücadele) kiarostami kendi oğluyla beraber, arkadaşın evi nerede filminin başrol oyuncusu ahmet’i aramaktadır. bu yolculukta kendi yarattığı karakteri anlama çabasını sezinliyoruz: 87 senesinde ilk başkaldırışını gerçekleştirip, kendisini yollara adayan ahmet, o defteri nimetzade’ye götürürken neler hissetmiştir? ahmet’in izini sürerken, insanların yaşama tutunma mücadelelerini gözlemleyen abbas için, insanların unuttuğu değer anlayışlarının, bir an, nasıl kıymetlendiğini görmek, tıpkı küçük ahmet’e dönüştüklerini izlemek büyük keyif olmalı.

    (5): (bkz: abbas kiarostami) kesinlikle büyük insan sarrafı, gözlemcisi. sinema ozanı. 90 depremine, iran kültürüne, insanına, en önemlisi de insanın içine gerçekce baka bilmeyi başarmıştır. o olmasaydı sinema eksik kalırdı.

    (6): (bkz: sinema) köker’e istikametlenen bütün yollar, o yolların üzerinde yaşanan insanlık trajedisi, ve her ne olursa olsun, hayatın devam ettiği gerçeği, kameraların içindedir. abbas’ın kirli görüntüleri (özellikle bu filmde sert ışık kullanmasını yanlış buluyorum) bir şiir niteliği taşımaktadır. onun sineması insanı anlama, görme sanatıdır. *

    kiarostami bütün yaşamı boyunca ahmet’i aramaya devam edecektir. ahmet’de öyle. kendi varlığının arayışı için her zaman arkadaşının evini arayacaktır. kiarostami, ahmet’in kendisi, kendi çocukluğu değil mi? çocukluğu hala hayatta mı? onun için hala umut var mı? iran sineması işte bu yüzden büyüktür: cevaplardan çok, sorular yarattığı için. ve kaldırımın üzerinde zorlukla arabasını, köker yoluna sürüklediği zaman da bunu ifade etmek istemiştir. araba uzaklaştıkça, tarih 8 temmuz 1990’nı göstermektedir: batı almanya, arjantin”e 85. dakikada brehme’nin gölüyle galip gelip, yaklaşık altmış bin seyrici önünde sevinmektedir…