• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (7.33)
zerkalo - andrei tarkovsky
birçoklarına göre tarkovsky’nin en derinlikli eseri olan ayna, yönetmenin kendi yaşamından yola çıkarak aşk, anılar, bağlılık ve belki de hayatın kendisi üzerine şiirsel bir film. tarkovsky’ninki olup olmadığı belirsiz, orman içinde bir kulübede, ikinci dünya savaşı’nın öncesinde, yönetmenin eski karısı, annesi, babası, kendi ve ebeveynlerinin kuşakları arasında gidip gelerek anlatılan bir rüya, ayna’nın yansıttıkları.
  1. andrei tarkovsky'nin kopuk kopuk anılarını oluşturan 1975 yapımı puzzle. izlediği bir belgesel, okuduğu bir kitap, işittiği bir konuşma, bir kısmı unutulmuş bir anı, hepsi tarkovsky'nin bu filminde bir araya gelir. buradan hareketle en az fellini'nin 8½ filmi* kadar kişisel bir eser olduğu söylenebilir, izleyici için hazmetmesi zordur, karmaşıktır. fakat o benzersiz açılar, kusursuz enstantaneler, o dirayetli çekimler değişmez, nitekim hepsi tarkovsky'nin alamet-i farikasıdır, sonuna kadar ona özgüdür.

    unutmadan türkçe'ye "ayna" adıyla çevrilmiştir bu film.
  2. türkçeye ayna adıyla çevrilen film, tarkovsky'nin çocukluğunun filmdir. film ilk gösterildiğinde tarkovsky izleyenlerden bir şey anlamadıklarına dair mektuplar aldığını belirtir. filmi izledikten sonra bu eleştirilerin haksız olduğunu düşünüyorum. çünkü sanat eserinde anlam her zaman alıcıya gümüş tepsiyle sunulmaz. bazı çok katmanlı eserler karşısında izleyici veya okuyucu anlamak için biraz emek harcamalıdır.

    ayna'da, evi terk eden bir adamın geride bıraktığı çocuğu ve karısının hikâyesi anlatılır. tarkovsky'nin hayat hikâyesine baktığımızda annesi ve babasının tarkovsky dört yaşındayken ayrıldıklarını görürüz. film boyunca tarkovsky'nin babası arseny tarkovsky'e ait şiirlerin okunması filme ayrı bir güzellik katar.

    kadın hüzünlüdür. tarkovsky filmlerinin olmazsa olmazı su ve yağmur bu film boyunca da kendini gösterir. kadın ya banyo yapmaktadır ya da yağmur altında sırılsıklamdır.

    film başlarında anne rolündeki kadın bir çitin üzerinde uzaklara bakar. bu sırada kadının yanına gelen adamın ona söylediği şu sözler filmin en beğendiğim replikleridir:
    !---- spoiler ----!

    "hiç bitkilerin hissedebildiklerini düşündünüz mü? hiçbirinin acelesi yok. oysa, biz, etrafa koşturup yaygara koparıyoruz, sıradanlığımızı haykırıyoruz. çünkü iç doğamıza güvenmiyoruz. sürekli şüphe içindeyiz ve telaşlıyız. durup düşünmeye zamanımız yok. "

    !---- spoiler ---!

    filmin konuşmaya çalışan kekeme bir çocukla başlatılıp çığlık atan bir çocukla bitirilmesi bana çok anlamlı geldi. sanki filmin başında tarkovsky çocukluğunu anlatma ihtiyacı içindedir. filmin sonunda ise "oh rahatladım" dercesine bir çocuk çığlığına yer verir.

    filmde ikinci dünya savaşından belgesel parçaları var. bu bölümlerde savaşın acımasızlığı, yıkıcılığı gözler önüne seriliyor.

    tarkovsky mühürlenmiş zaman adlı kitabında ayna'nın çekim aşamalarından bahsederken çocukken oturdukları evi yeniden yıkıntıkarının üzerine inşa ettiklerinden bahseder. öyle ki evin yapımı bitince annesini götürmüş. ev tarkovsky'nin çocukluğundaki haline o kadar benzetilmiş ki annesi şaşkınlığını gizleyememiş.

    bir ayrıntı daha var ki tarkovsky filmlerinin neden bu kadar etkileyici olduğunu gösteriyor. onun çocukluğunda evlerinin etrafındaki tarlalarda karabuğday ekilirmiş. karabuğday tarlaları bembeyaz çiçekler açarmış. tarkovsky film çekimi için oraya gittiğinde çiftçilerin yonca ve yulaf ektiğini görmüş. onlardan karabuğday ekmelerini rica ettiğinde bu topraklarda yetişmeyeceği gerekçesiyle kabul etmemişler. tarkovsky de çocukluğundaki bu görüntüyü yakalayabilmek için toprak kiralayıp karabuğday ekmiş. buğdaylar çiftçilerin şaşkın bakışları karşısında boy vermiş. devamını ondan dinleyelim: "karabuğdaylar çiçek açmasaydı film ne olurdu, bilemiyorum... çiçek açması benim açımdan o sıralar ne kadar önemliydi!"

    film gösterime girdiğinde tarkovsky filmin hayatıyla çok fazka ilgili olması bakımından eleştirilere maruz kalmış. bu değerlendirme karşısında tarkovsky ayna'yla ilişkisini, ayna filmiyle yapmak istediğini şöyle dile getirir: "ayna'da benden değil, bana yakın olan insanlara karşı duygularımdan, onlarla olan ilişkimden, hiç tükenmeyecek anlayışımdan, ama aynı zamanda onlara karşı işlediğim ve hiçbir zaman düzeltemeyeceğimi düşünüdüğüm günahlarım ve başarısızlığımdan söz etmek istemiştim. kahramanın içine düştüğü ağır buhran sırasında en ince ayrıntısına kadar hatırladığı olaylar ona acı vermekte, onun içinde bir özlem, bir huzursuzluk yaratmaktadır."

    filmde tarkovsky'nin çocukluğunu oynayan alexei'nin annesini ve karısını aynı oyuncu oynar. anne marişya sürekli üzgün, mutsuz, psikolojik olarak çökmüştür. çalıştığı matbaadaki lisa adlı arkadaşı onu dostoyevski'nin ecinniler romanındaki maria timofeyevna'ya benzetir ve onun anneliğini eleştirir. timofeyevna sürekli abisinden dayak yiyen üzgün bir tiptir. marişya anne olarak da aleksie'ye uzaktır. alexei ona karşı olumsuz duygular içindedir. alexei annesiyle telefonda konuşurken aralarında sağlıklı bir iletişim olmadığı görülür. alexei de karısından boşanmıştır. karısının annesine olan benzerliği onu mutsuz etmiştir. alexei'nin çocukluğunu ve kendi oğlu ıgnat'ın çocukluğunu da aynı oyuncu oynar. bu da ikisinin çocukluğunun birbirine benzerliğini gösterir.

    film boyunca babanın bıraktığı boşluk hissedilir. çocuk uykusundan " baba! " diyerek uyanır. bu sahneden sonra yangın çıkması sanki babanın giderken çocuğun içinde çıkardığı yangına işarettir. aynı çocuk yetişkinken telefonda annesiyle konuştuğu sırada "bu arada babam bizi ne zaman terk etmişti? " diye sorar.

    ayrıca adamın annesine söylediği şu sözler hemen dikkat çekiyor : "kelimeler bazen tüm duygularımızı ifade etmeye yetmiyor. sönük kalıyor. "filmin sonunda alexei'den hasta yatağında "beni rahat bırakın. sadece mutlu olmak istedim." sözleri duyulur.

    çocukluğuma dair içimde yükseklen alevleri hangi yağmurlar söndürür bilmiyorum. ah tarkovsky! eski yaralar bu kadar acımasızca kanatılmamalı.
  3. bana göre sinema tarihinin baş tacı olan, bir sinema filminden ötelere savrulmuş şiir, hatta ve hatta vahiydir.
    ve onu asla entellektüel bir tartışma konusu yapmıyorum. bir zamanlar her hafta izlerdim; öyle ki ruhunuza işleyen bir müzik bulursunuz, replay tuşunu defalarca tıklayarak müzikten soğuma/müziğin büyüsünü kaybetmeye kadar dinlersiniz ya, zerkalo"da benim için öyleydi; ve hala öyle.
    zerkalo"yu anlamak için hiçbir şey yapmadım. onu felsefeden, şiirsel sinema kıyaslamalarından, roman ve yaşanmışlıklarından olabildiğine uzak tuttum. çünkü zerkalo öyle film değil, onu anlamaya çalışmak büysünü öldürmek anlamına gelir.
    bir zamanlar - eğer yönetmen olsaydım - zerkalo gibi film çeker, hep onunla hatırlanmak isteyeceğimi söylerdim. ancak film her defasında bana öğretti ki, bu gereksiz bir arzu olurdu. zerkalo sırf tarkovski"yi anlatan (aynadan kendi içine bakan) ve aynı zamanda tarkovski"den başka herşey, herkes hakkında filmdir. tarkovski"nin böylesine muazzam şiirsel yolculuğunun naçizane anlatmak istediği şey zaten felsefeye aşan basitliktedir (basit olan, felsefeden ağırdır): herkes zerkalo"yu çekebilir, çünkü herkesin böyle bir aynası vardır. aynı film olmazlar, ama duyguları aynı kapıya çıkar. kendi içimizdeki aynayı çekmek gerekiyor zira. tarkovski"nin zerkalo"sunu değil.

    bir arkadaşım film hakkında şöyle diyordu: sinemayı öğrenmek istiyorsan a space odyssey"den başlarsın; olmadı, fellini sana sinemayı öğretir; zerkalo ise sana sinemayı öğretmez, aksine sinemanın şiir sanatının yanındaki küçüklüğünü gözüne sokar. zerkalo şiirdir; şiir öğrenilmez.

    haneke sinemadan ders verdiği viyana ünversitesinde, okula başlayanlara ilk film olarak zerkalo"yu izletiyormuş. bir buçuk saat büfede kahvesini yudumladıktan sonra sınıfa çıkıp, "naber gençler? hala sinemayı okumak mı istiyorsunuz" sorusunu sorarmış. ayıp yani haneke"nin de yaptığı. herif yaşlandıkça bunuyor, durduramıyoruz *

    velhasıl kelam, çıplak şiirdir kendileri... öğrenilemez.