• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (8.13)
zerkalo - andrei tarkovsky
birçoklarına göre tarkovsky’nin en derinlikli eseri olan ayna, yönetmenin kendi yaşamından yola çıkarak aşk, anılar, bağlılık ve belki de hayatın kendisi üzerine şiirsel bir film. tarkovsky’ninki olup olmadığı belirsiz, orman içinde bir kulübede, ikinci dünya savaşı’nın öncesinde, yönetmenin eski karısı, annesi, babası, kendi ve ebeveynlerinin kuşakları arasında gidip gelerek anlatılan bir rüya, ayna’nın yansıttıkları.
  1. andrei tarkovsky'nin kopuk kopuk anılarını oluşturan 1975 yapımı puzzle. izlediği bir belgesel, okuduğu bir kitap, işittiği bir konuşma, bir kısmı unutulmuş bir anı, hepsi tarkovsky'nin bu filminde bir araya gelir. buradan hareketle en az fellini'nin 8½ filmi* kadar kişisel bir eser olduğu söylenebilir, izleyici için hazmetmesi zordur, karmaşıktır. fakat o benzersiz açılar, kusursuz enstantaneler, o dirayetli çekimler değişmez, nitekim hepsi tarkovsky'nin alamet-i farikasıdır, sonuna kadar ona özgüdür.

    unutmadan türkçe'ye "ayna" adıyla çevrilmiştir bu film.
  2. türkçeye ayna adıyla çevrilen film, tarkovsky'nin çocukluğunun filmdir. film ilk gösterildiğinde tarkovsky izleyenlerden bir şey anlamadıklarına dair mektuplar aldığını belirtir. filmi izledikten sonra bu eleştirilerin haksız olduğunu düşünüyorum. çünkü sanat eserinde anlam her zaman alıcıya gümüş tepsiyle sunulmaz. bazı çok katmanlı eserler karşısında izleyici veya okuyucu anlamak için biraz emek harcamalıdır.

    ayna'da, evi terk eden bir adamın geride bıraktığı çocuğu ve karısının hikâyesi anlatılır. tarkovsky'nin hayat hikâyesine baktığımızda annesi ve babasının tarkovsky dört yaşındayken ayrıldıklarını görürüz. film boyunca tarkovsky'nin babası arseny tarkovsky'e ait şiirlerin okunması filme ayrı bir güzellik katar.

    kadın hüzünlüdür. tarkovsky filmlerinin olmazsa olmazı su ve yağmur bu film boyunca da kendini gösterir. kadın ya banyo yapmaktadır ya da yağmur altında sırılsıklamdır.

    film başlarında anne rolündeki kadın bir çitin üzerinde uzaklara bakar. bu sırada kadının yanına gelen adamın ona söylediği şu sözler filmin en beğendiğim replikleridir:
    !---- spoiler ----!

    "hiç bitkilerin hissedebildiklerini düşündünüz mü? hiçbirinin acelesi yok. oysa, biz, etrafa koşturup yaygara koparıyoruz, sıradanlığımızı haykırıyoruz. çünkü iç doğamıza güvenmiyoruz. sürekli şüphe içindeyiz ve telaşlıyız. durup düşünmeye zamanımız yok. "

    !---- spoiler ---!

    filmin konuşmaya çalışan kekeme bir çocukla başlatılıp çığlık atan bir çocukla bitirilmesi bana çok anlamlı geldi. sanki filmin başında tarkovsky çocukluğunu anlatma ihtiyacı içindedir. filmin sonunda ise "oh rahatladım" dercesine bir çocuk çığlığına yer verir.

    filmde ikinci dünya savaşından belgesel parçaları var. bu bölümlerde savaşın acımasızlığı, yıkıcılığı gözler önüne seriliyor.

    tarkovsky mühürlenmiş zaman adlı kitabında ayna'nın çekim aşamalarından bahsederken çocukken oturdukları evi yeniden yıkıntıkarının üzerine inşa ettiklerinden bahseder. öyle ki evin yapımı bitince annesini götürmüş. ev tarkovsky'nin çocukluğundaki haline o kadar benzetilmiş ki annesi şaşkınlığını gizleyememiş.

    bir ayrıntı daha var ki tarkovsky filmlerinin neden bu kadar etkileyici olduğunu gösteriyor. onun çocukluğunda evlerinin etrafındaki tarlalarda karabuğday ekilirmiş. karabuğday tarlaları bembeyaz çiçekler açarmış. tarkovsky film çekimi için oraya gittiğinde çiftçilerin yonca ve yulaf ektiğini görmüş. onlardan karabuğday ekmelerini rica ettiğinde bu topraklarda yetişmeyeceği gerekçesiyle kabul etmemişler. tarkovsky de çocukluğundaki bu görüntüyü yakalayabilmek için toprak kiralayıp karabuğday ekmiş. buğdaylar çiftçilerin şaşkın bakışları karşısında boy vermiş. devamını ondan dinleyelim: "karabuğdaylar çiçek açmasaydı film ne olurdu, bilemiyorum... çiçek açması benim açımdan o sıralar ne kadar önemliydi!"

    film gösterime girdiğinde tarkovsky filmin hayatıyla çok fazka ilgili olması bakımından eleştirilere maruz kalmış. bu değerlendirme karşısında tarkovsky ayna'yla ilişkisini, ayna filmiyle yapmak istediğini şöyle dile getirir: "ayna'da benden değil, bana yakın olan insanlara karşı duygularımdan, onlarla olan ilişkimden, hiç tükenmeyecek anlayışımdan, ama aynı zamanda onlara karşı işlediğim ve hiçbir zaman düzeltemeyeceğimi düşünüdüğüm günahlarım ve başarısızlığımdan söz etmek istemiştim. kahramanın içine düştüğü ağır buhran sırasında en ince ayrıntısına kadar hatırladığı olaylar ona acı vermekte, onun içinde bir özlem, bir huzursuzluk yaratmaktadır."

    filmde tarkovsky'nin çocukluğunu oynayan alexei'nin annesini ve karısını aynı oyuncu oynar. anne marişya sürekli üzgün, mutsuz, psikolojik olarak çökmüştür. çalıştığı matbaadaki lisa adlı arkadaşı onu dostoyevski'nin ecinniler romanındaki maria timofeyevna'ya benzetir ve onun anneliğini eleştirir. timofeyevna sürekli abisinden dayak yiyen üzgün bir tiptir. marişya anne olarak da aleksie'ye uzaktır. alexei ona karşı olumsuz duygular içindedir. alexei annesiyle telefonda konuşurken aralarında sağlıklı bir iletişim olmadığı görülür. alexei de karısından boşanmıştır. karısının annesine olan benzerliği onu mutsuz etmiştir. alexei'nin çocukluğunu ve kendi oğlu ıgnat'ın çocukluğunu da aynı oyuncu oynar. bu da ikisinin çocukluğunun birbirine benzerliğini gösterir.

    film boyunca babanın bıraktığı boşluk hissedilir. çocuk uykusundan " baba! " diyerek uyanır. bu sahneden sonra yangın çıkması sanki babanın giderken çocuğun içinde çıkardığı yangına işarettir. aynı çocuk yetişkinken telefonda annesiyle konuştuğu sırada "bu arada babam bizi ne zaman terk etmişti? " diye sorar.

    ayrıca adamın annesine söylediği şu sözler hemen dikkat çekiyor : "kelimeler bazen tüm duygularımızı ifade etmeye yetmiyor. sönük kalıyor. "filmin sonunda alexei'den hasta yatağında "beni rahat bırakın. sadece mutlu olmak istedim." sözleri duyulur.

    çocukluğuma dair içimde yükseklen alevleri hangi yağmurlar söndürür bilmiyorum. ah tarkovsky! eski yaralar bu kadar acımasızca kanatılmamalı.
  3. bana göre sinema tarihinin baş tacı olan, bir sinema filminden ötelere savrulmuş şiir, hatta ve hatta vahiydir.
    ve onu asla entellektüel bir tartışma konusu yapmıyorum. bir zamanlar her hafta izlerdim; öyle ki ruhunuza işleyen bir müzik bulursunuz, replay tuşunu defalarca tıklayarak müzikten soğuma/müziğin büyüsünü kaybetmeye kadar dinlersiniz ya, zerkalo"da benim için öyleydi; ve hala öyle.
    zerkalo"yu anlamak için hiçbir şey yapmadım. onu felsefeden, şiirsel sinema kıyaslamalarından, roman ve yaşanmışlıklarından olabildiğine uzak tuttum. çünkü zerkalo öyle film değil, onu anlamaya çalışmak büysünü öldürmek anlamına gelir.
    bir zamanlar - eğer yönetmen olsaydım - zerkalo gibi film çeker, hep onunla hatırlanmak isteyeceğimi söylerdim. ancak film her defasında bana öğretti ki, bu gereksiz bir arzu olurdu. zerkalo sırf tarkovski"yi anlatan (aynadan kendi içine bakan) ve aynı zamanda tarkovski"den başka herşey, herkes hakkında filmdir. tarkovski"nin böylesine muazzam şiirsel yolculuğunun naçizane anlatmak istediği şey zaten felsefeye aşan basitliktedir (basit olan, felsefeden ağırdır): herkes zerkalo"yu çekebilir, çünkü herkesin böyle bir aynası vardır. aynı film olmazlar, ama duyguları aynı kapıya çıkar. kendi içimizdeki aynayı çekmek gerekiyor zira. tarkovski"nin zerkalo"sunu değil.

    bir arkadaşım film hakkında şöyle diyordu: sinemayı öğrenmek istiyorsan a space odyssey"den başlarsın; olmadı, fellini sana sinemayı öğretir; zerkalo ise sana sinemayı öğretmez, aksine sinemanın şiir sanatının yanındaki küçüklüğünü gözüne sokar. zerkalo şiirdir; şiir öğrenilmez.

    haneke sinemadan ders verdiği viyana ünversitesinde, okula başlayanlara ilk film olarak zerkalo"yu izletiyormuş. bir buçuk saat büfede kahvesini yudumladıktan sonra sınıfa çıkıp, "naber gençler? hala sinemayı okumak mı istiyorsunuz" sorusunu sorarmış. ayıp yani haneke"nin de yaptığı. herif yaşlandıkça bunuyor, durduramıyoruz *

    velhasıl kelam, çıplak şiirdir kendileri... öğrenilemez.
  4. tarkovsky'nin ateş-su ve ayna arasındaki muazzam çırpınışı.

    film bir 'doktor' ve 'hasta' sahnesiyle açılır. burada hasta bir trajedi öznesidir. her hakikat arayıcısının bir trajedi öznesi olduğu gibi. doktor ise sokratesvari, trajediyi usavardıran ve böylece bir illüzyona hapseden toplumsallığın yansısıdır. kendisini bu trajedinin sihri bir şekilde ötelendiği toplum'a yani doktor'a bırakan 'hasta' konuşmaya başlayıp,' iyileşiverir'.
    burada sıradan direnmeyen toplum öznesinin özetini geçer tarkovsky. ve sonra asıl filmi başlatır. yani direnen öznenin trajedideki sürekliliğinin sorgulamasını.

    film başlar ve yine bir 'doktor' belirir. lâkin bu sefer ne doktor, doktor gibidir ne de hasta, hasta. trajediden çıkım istemindedir artık özneler.
    kadın birden doktora çehov'un 6. koğuş kitabı hakkında ne düşündüğünü sorar. doktor; ' hepsi çehov'un uydurması işte ' dese de çehov'un bu kitabında başka bir doktor-hasta diyaloğu şöyle geçer;

    hasta: evet, hastayım. halbuki düzinelerce, yüzlerce deli serbest olarak dışarda dolaşıyor; çünki sizin cehaletiniz onları sağlam insanlardan ayırd edebilecek bir kudrette değil. niçin buradaki bu bedbaht insanlar ve ben herkesin vur abalısı imişiz gibi burada oturmağa mecbur olalım?. siz, muavininiz, idare memuru ve bütün alçak maiyetiniz ahlâkî® bakımdan, kıyas edilmiyecek derecede herbirimizden daha aşağı olduğunuz halde niçin biz burada bulunuyoruz da, siz yoksunuz?. mantık bunun neresinde?.
    doktor: ahlâkla mantığın burada hiç bir münasebeti yok. herşey tesadüfe bağlıdır. buraya kimi koydularsa o buradadır; buraya konmayanlar da dışarda gezerler; işte mesele bundan ibaret. benim bir doktor oluşumla sizin bir akıl hastası oluşunuzda ne bir ahlâk ne de bir mantık aranmamalıdır; bu alelade bir tesadüften başka birşey değildir.

    tarkovsky tam da bu doktor-hasta diyaloğuna gönderme yaparmışcasına sordurur sanki çehov'u. zira çehov'un doktorunun dediği gibi trajediden çıkmak isteğinde, hakikat arayışı içerisinde olunan uzamda herkes tesadüfi birer konuşlanış özneleri olur. ve doktor kadının yanından ayrılır. ama iyileştirme çabası kendisini yaralamıştır. kulağı kanar. sonra, yürür, durur ve arkasına bakıp yeniden yürür.
    işte burada tarkovsky 'doktor'un bu kadim dert bahsinde bir işe yaramayacağının altını çizer.
    doktor gider, kadın eve doğru yürürken dış ses bir şiir okumaya başlar;

    buluşmalarımızın her anını,
    bir şenlikmişçesine kutlardık.
    yeryüzünde yalnız biz vardık.
    bir kuştan daha cesur ve hafiftin.
    bir hayal gibi,
    merdivenleri uçarak,
    yağmurlarla ıslanmış
    leylakların arasından...
    geçirip, aynanın ötesindeki
    ülkene götürürdün beni.
    gece çöktüğünde,
    bana mutluluk verirdi.
    mihrabın kapıları açılır,
    işıldardı yavaşça,
    yere uzanan çıplak bedenin.
    ben uyanır,
    ’tanrı seni kutsasın’ derdim.
    oysa bilirdim bunun ne kadar
    cüretkar ve manasız olduğunu.
    sen uyurdun.
    masadaki leylak uzanırdı,
    mavi gözkapaklarına dokunmak için.
    soğuk olurdu mavi göz kapakların.
    ellerinse sıcak.
    içeride, kristal ırmaklar akar,
    dağlar tüter, denizler ışıldardı.
    kristal bir küre tutardın
    ellerinde.
    ve uyurdun tahtında, huzur içinde.
    ulu, tanrım!
    yalnızca benimdin.
    uyanır, değiştirirdin sıradan
    ve fani sözlerimizi.
    gırtlağım yeni bir güçle dolardı.
    ’sen’ sözcüğüne yeni anlam verirdin.
    ’hükümdar’ anlamına gelirdi artık.
    her şey değişirdi.
    leğen, sürahi gibi
    sıradan şeyler bile.
    aramıza uzanırken,
    durmadan akan su.
    sürüklenir giderdik
    karşımızda serap gibi duran
    mucize şehirlere.
    yolumuz nanelerle döşeli olur
    kuşlar eşlik ederdi bize.
    balıklar akıntıya karşı yüzerdi,
    gökyüzü açılırken önümüzde.
    kaderimiz takip ederdi bizi.
    usturalı bir deli gibi.

    bu şiir insanlığın tragedyal çağı öncesinde yaşadığı, biteviye bir esrime hali olan dionysosça yaşamdan dem vurur her satırında. lâkin son dizesi hariç;
    `kaderimiz takip ederdi bizi.`
    `usturalı bir deli gibi.`

    usturalı deli yani farkındalık isteği, trajedinin ta kendisi. yakalanıldı ona ve öldürüp usturasıyla doğurdu bizi tragedyanın ortasına. bundan sonra sadece ayna kaldı elimizde.
    ateş ve su'nun yeni farkındalığında ayna.

    tarkovsky ilerleyen sahnede filmin belki de en muhteşem ve meselenin konsantre özetini geçer yangın sahnesiyle;
    http://i.hizliresim.com/rM9JX3.gif
    işbu ustalık bezeli sahnede tragedya ev'dir ve harıl harıl yanmaktadır. ateş her yanı sarmıştır. ilacı sudur. ama su nerededir? ateşin üzerine dökülüyormuş gibi görünürlükte az az damlamaktadır. insanların gerisinden..
    ateş ile su'yun arasında onları ayıran, birbirine özlemle bakar hale getiren insan vardır. insan çekilmezse oradan su, ateş'e asla kavuşamayacaktır. hep kavuşur gibi görünecektir.
    bu sırada ise farkındalık yüklü, hakikat arayıcısı kadınımız şöyle görünür;
    http://i.hizliresim.com/d3bO44.jpg

    su kuyusunun üzerinde, yanında kova sallanır bir halde umarsızca oturup yangına bakmaktadır.
    o biliyor, yangına doğru koşanların bilmediğini. çözümü biliyor. çözüm su, döküversen üzerine bitecek bu hasret. ama dökemezsin ki. kova ipe bağlı. ev uzak. ateş büyük. sadece çözüm aşikâr. ama ulaşamazsın ki..
    ne dahiyane bir tasvir tek kare ile.
    işte bu karenin bütün tezahürleri ayna'ya işaret eder ve artık film ayna imgesi üzerinden sürer gider.

    ayna; kendimizi bize gösterir gibi yapıp hiç göstermeyen.
    her bakışımızda daha da fazla illüzyona toplum ve onun getirileri tarafından kapıldığımız ve bizi baştan ayağa yanılsama haline büründüren, ayna.
    sonraki sahnede annesiyle telefon görüşmesi yapan bir adam bu ayna'ları oluşturan en güçlü şey'e bir göndermede bulunur, dil'e. şöyle der annesine;

    ' 3 gündür kimseyle konuşmamıştım. bu durum hoşuma bile gitti.
    bir süre sessiz kalmak iyi geldi.kelimeler bazen tüm duygularımızı ifade etmeye yetmiyor.
    çok sönük kalıyor. '

    iptidai duygudurumlarla aramıza ayna koyan dil, her daim bizi kendimize çıkarır. o duygudurumlara 'yetemez'.
    ve yine bir şiir girer;

    dün, bütün gün seni bekledim.
    gelmeyeceğini tahmin etmişlerdi.
    hava ne kadar güzeldi.
    hatırlıyor musun?
    tam bir tatil havasıydı.
    palto bile giymemiştim.
    bugün geldin ama
    kasvetli ve bulutlu hava,
    bize bahşedilen
    yağmur yağıyor ve çok geç oldu.
    damlalar soğuk toprağa karışıyor.
    `sözcükler yakalayamaz.`
    `eller silip süpüremez.`

    artık tarkovsky ayna'lara saldırmaktadır sisyphos misali ama her deneyişinde çaresizlik çıkar karşısına. `sözcükler yakalayamaz`!!
    bu yakalayamayışın neticesinde hiççiliğe kendisini bırakmaya yeltenen hakikat arayıcısına şu diyalog aracılığıyla sert çıkışır;

    - kime benzediğini biliyor musun?
    - kime?
    - maria timofeyevna'ya.
    - maria timofeyevna da kim?
    - bütün hayatı sadece ’bana su getir’ demekle geçer onun da senin de. bu, sadece bir özgürlük gösterisi. bir şey sana uymuyorsa o şey yokmuş gibi davranıyorsun.

    maria timofeyevna dostoyevski'nin `ecinniler ` romanından bir karakter. dostoyevski' nin bu romanı nihilizm kritizeleriyle doludur. bütün hayatını ateş'i söndürecek su'yu aramayı bırakarak, onu sadece umarsızca bir kibirle istemek nihilizmine tarkovsky de bir tokat sallar dostoyevski'yle birlikte.
    ve bir hiddetle bu yüzüne vurulan gerçekten kaçmak istercesine kadın hızlı adımlarla çıkar odadan. duş almaya. yani; 'bakın ben o bahsettiğiniz nihilist değilim su'ya kendim de gitmeye çalışıyorum' alt metniyle. ve duş almak için suyu açtığında su akmaz.
    http://i.hizliresim.com/nMrlGg.jpg
    bir aynaya saldırı daha ters tepmiştir.

    ve tarkovsky başka aynalara saldırmaya devam eder. sıradaki ayna baba yasası'dır.
    şöyle bir diyalog geçer kadınla eski kocası arasında;

    kadın: hiç kimseyle normal bir yaşam kuramazsın.
    - olabilir.
    - sakın alınma.sadece varlığının bile...çevrendeki herkesi mutlu etmeye yettiğine kendini inandırmışsın.sen sadece istemeyi biliyorsun.
    - bunun sebebi, kadınlar tarafından yetiştirilmiş olmam.
    - lgnat'ın(çocukları) benim gibi olmasını istemiyorsan bir an önce evlen.
    - kiminle evleneyim?
    - bilmiyorum.
    -ya da onu bana ver.

    bu diyalog baba yasasını açıklar. bir baba otoritesi altında yaşamayan kişi olması gerekene yakın bir şekilde kibirle ve sadece istemek'le yükümlü bir özne olur. bir baba ile yaşayan çocuğun ise hiçbir daim özgür olamayacağına dair psikodinamik istidlalı aks eder tarkovsky.
    ilerleyen sahnelerde farkındalık aynasına saldırmaya devam eder. bu sefer şiirsel bir an olan 'daha evvelden bu anı yaşamıştım' durumuna parmak basarak. çocuk şöyle der;
    'sanki bu anı daha önce yaşamıştım
    ama daha önce buraya hiç gelmedim..'

    pekâlâ böylesi bir durumda ayna'nın ne'liği nedir? yani hakikat aranımında olmak, sana daha evvelden zihninde bulunmayan bir mekanda daha önceden bulunmuşsun gibi bir ' şimdi'nin anısı' yaratan şey'in seni bu uzama yerleştirmesi mi?
    bu hakikat arayıcısına bir ikazı mı benliğin? şöyle deyişi mi?
    'sana geleni sorgusuz ve kuşkusuz evet'le. zirâ görüyorsun ya senin ne yapacağına dair her şey besbelli oluşturulmuş '

    nietzsche'nin amorfati öğretisindeki gibi. `kaderini sev`! sevmesen de süregidecek farketmeksizin.
    sonraki sahnede bilim, sanat ve modernizm 'aynasına' `rousseau ` aracılığıyla bir kafa atar.
    çocuk raftan aldığı defterden rousseau'ya dair şu sözleri okur;

    ' rousseau, kendisine ’bilim ve sanat insan ahlakını nasıl etkiler?’ diye sorulduğunda
    olumsuz yönde etkilediğini söyler. '

    gelişme'nin trajediye daha da sürüklediği insanın yarattığı savaş ortamını yine bir şiirle eleştirir tarkovsky;

    önseziye inanmam.
    hurafelere güvenmem.
    korkum yok
    iftiradan ve zehirden.
    ölüm yok, dünyada.
    herkes ölümsüz.
    her şey ölümsüz.
    17 yaşındayken de
    korkma ölümden,
    yetmiş yaşındayken de...
    yalnızca gerçeklik ve ışık vardır.
    karanlık ve ölüm
    yoktur dünyamızda.
    hepimiz bir denizin kıyısındayız.
    ve ben ağı çekenlerdenim.
    ölümsüzlük geçip giderken.
    bir evde yaşayın.
    o ev asla çökmeyecek.
    istediğim bir çağı getireceğim.
    içine girip evimi yapacağım.
    bu yüzden çocuklarınız
    ekmeğimi paylaşıyor ve...
    masama oturuyor eşleriniz.
    sofram atalarımıza açık
    torunlarımıza da.
    gelecek şimdiden tasarlandı.
    elimi kaldırdığımda,
    beş ışın göndereceğim size.
    ben geçen her günle güçlendim.
    ve pınarlarımı topladım etrafıma.
    zamanı ölçtüm,
    dünyayı aşarak.
    ve ural dağları'ndan geçer gibi
    geçtim içinden.
    kendime göre bir yüzyıl seçtim.
    güneye akın ettik, bozkırlarda
    toza toprağa bulandık.
    otlar yandı. bir çekirge sıçradı.
    at nalına dokunup öleceğim...
    kehanetinde bulundu bir keşiş gibi.
    kaderimi terkime atıp
    taşıdım ben.
    şimdi gelecek günlerin önünde
    bir çocuk gibi duruyorum.
    masum ve temiz.
    ölümsüzlüğüm yeter bana.
    yeter ki kanım aksın asırlarca
    damarlarımdan.
    biraz sıcaklık ve
    güvenli bir barınak için
    hayatımı verebilirdim
    kendi isteğimle ve özgürce...
    onun uçuşan iğneleri,
    sürüklemezdi beni.
    dünyayı dolaşan iplik gibi.

    özellikle şu dize insanların içi boş arümantasyonlarla çıkardıkları savaş durumunun gereksizliğini yüze vurur;
    '`kaderimi terkime atıp`
    `taşıdım ben`.'

    kaderini reddederek yine sırtına yük edinmiştir insan. reddedilen, oluşları hayır'layan trajedik çağ kader'i bu hali olmayan kadim halinin reddedilişinin öcünü alıyordur. bütün dünya bir savaş halinde, korku içerisinde yaşamaktadır.
    farkındasızlıkla devinen dionysosça kaos, kaosun farkındalığında olunan beter bir kaosa evrilmiştir.

    bundan sonra kadın'la eski kocasının diyalogunda tarkovsky;
    politikaya şu şekilde;
    ' bir arkadaşımın 15 yaşındaki oğlu: ’sizi terk ediyorum. iki yüzlü bir şekilde oratalıkta dolanıp herkesi mutlu etmeye çalışmamız midemi bulandırıyor.’ demiş.

    yazarlığa şu şekilde;
    ' o da yazar olduğunu sanıyor. kitabın para kazanma
    yöntemi olmadığını bir ifade biçimi olduğunu anlayamıyor.
    bir şair, ruhu harekete geçirmek için yazar.
    putperestleri beslemek için değil. '

    insanın tılsımi bir eksikliğine, cezb halinin yokluğuna dair pişmanlığa şu şekilde;
    ' -rüyadayken bile bunun sadece bir rüya olduğunu anlıyorum. ama aşırı neşem, uyanacağımı bildiğim için gölgeleniyor. '
    saldırıyor.
    neredeyse bütün aynalara saldırmıştır tarkovsky. neredeyse bütün aynalardan hıncını almıştır.
    ama sonra bir ayna görünür;
    http://i.hizliresim.com/d3bEJD.jpg
    bu ayna, ateşin içerisindedir. bütün saldırılar, bütün hınçlar trajedi olan ateşin içerisine bengidönmüştür. aynaya sallanan bütün yumruklar yasası gereği kendi suratında patlamıştır.
    bir başka bengidönüş sağaltımını da kendini kötü hisseden kadına bir horoz kesmesi söylendikten sonra horozu kesip mutlu olmasıyla yansıtır tarkovsky.
    http://i.hizliresim.com/A7JPpz.jpg
    bu insanın içerisindeki şiddet arzusunun vazgeçilmezliğinin altını çizer.

    sözün hülasası, tarkovsky başından beri bütün aynalara saldırmış, bengidönmeleri, amorfatisel kabullenmeyişleri buna katık ederek filmdeki son 'hasta'yı şu şekilde göstermiştir;
    'hasta' artık der ki ;
    `beni rahat bırakın, sadece mutlu olmak istedim`
    http://i.hizliresim.com/0nDabW.jpg

    ama olamadı.
    neden olmadı?
    ve
    neden olmayacak?

    nietzsche'nin şen bilim'inde, jung'un 'synchronizitî¤t'(eşzamanlılık) öğretisinde de açıklandığı üzere 'nedensellik' ilkesi dahiliyetinde yapılan her edim insanı bertaraf edecek ve mutluluğunu öteleyecektir.
    insan kendisini bir şeye ilk şüpheyle bakışında öldürmüştür.
    bu film ve filmin muhtevasıyla analojik olarak ilerleyen her yazın, sinema, sanat ve felsefenin içeriği bu ölüye rahmet okumaktadır.
    güzel bir okumayı da bu filmle tarkovsky yapmıştır.