22 temmuz 2018 steven wilson konseri - youreads

  1. az evvel döndüğüm konser. gerçi bu yazı, dönüşümün üzerinden birkaç saat geçtikten sonra da bitebilir, bilemiyorum. tıpkı nereden başlayacağımı da bilemediğim gibi. böyle hususlarda lafı uzatmayı, mevzu bahis kişinin yahut yapımın öncelikle kişisel hayatımdaki köklerinden bahsederek asıl konuya yavaş yavaş girmeyi seven bir insan olduğumdan, kısa bir yazı olmayacağını öngörmekteyim.

    ben steven wilson isimli bir müzisyenin var olduğunu ilk defa eren başbuğ'dan öğrenmiştim, 2014 sonbaharıydı. kendisine sorulan "seni ağlatan bir şarkı var mı?" sorusuna cevabı, "the raven that refused to sing"ti. poe' dan dolayı "raven"a derince bir sempatim olduğundan, sırf ismine tav olma yüzeyselliğimi sergilemekten çekinmeyerek dinlemiştim hemen o şarkıyı. yalayıp yutmuştum daha doğrusu. yaşadığım yıl sayısı için çok az bir miktar belki ama, subjektif bakışımla dinleyici konumunda epey bir müzikal birikimim olduğunu düşünüyorum. beni hüzünden parçalayan, delip geçen, yıkıp giden, çelme takıp kaçan, sırtımdan bıçaklayan, nefesimi tıkayan, ciğerlerimi yakan, derimi yüzen bir çok melankoli ve ıstırap şarkısını da ağırladım kulaklarımda ve zihnimde. ve, diğer şarkılar alınmasın fakat, ne yaptığını belli bile etmeden yapacağını yapıp çekip giden bir başka şarkı daha olmadı wilson'un raven'ı dışında. bir tek onun ne yaptığını anlamadım, etkisi vardı ama kendisi yoktu. çekmediğim acılar için yas tutmaya, çektiğim acılar içinse hiçbir şey olmamışçasına devam etmeye itiyordu. anlamamıştım. etiketlendirememiștim. etiketlendiremediğim için daha çok didikledim, daha çok korktum, daha çok merak ettim. bunu yaratan insan için de bu hisler yer etti içimde haliyle. uzun bir süre başka şarkılarına açılamadım. sanırım en başından bu adamın müziğini hiçbir şekilde tasnif edemeyeceğimi ve üzerine etiket yapıştıramayacağımı biliyordum ve isimsiz, tanımlanmaya karşı bağışıklık kazanmış yahut anlamsız şeylerin de kendine özgü anlamları olabileceğini henüz keşfetmemiș halim için korkunçtu bu. steven wilson'un üzerimdeki etkisinden korkuyordum.


    aradan birkaç yıl geçti, hayatıma teğet geçeceğini sandığım ama kısa bir süre sonra çemberimin içine giren ve tam merkezinden geçen bir insan, tıpkı camel için yaptığı gibi wilson'u da dinlemeye teşvik etti. korkunun bir önemi yoktu artık. sadece heyecan ve huzur vardı, dolayısıyla müziğe sergilediğim kısmi çekingenlik yerini büsbütün bir soyunușa bırakmıştı. dolayısıyla steven wilson'la olan flörtüm, yer yer yıkıcı olsa da bütünlüğünü koruyan bir ilişkiye dönüşmüştü. müziğinin sularında, iki yıl evvel konserini kaçırdığım için üzülmediğim sığ bir seviyedeyken, bir sonraki gelişini iple çekecek kadar derine ilerlemiștim. gün geldi çattı, hasar almış çemberimi delip geçmek yerine içinde durarak benim yanımda kalan, hala da yanımda olan bir diğer insan bana o güzel haberi verdi. steven wilson yeniden bu topraklara geliyordu. hiç düşünmedim. bir sonraki gün gireceğim sınavı düşünmedim. ayın sonunu nasıl çıkaracağımı düşünmedim -zaten camel bir aylık iflasıma sebep olmuştu, kaybedecek bir şeyim yoktu- biletimi aldım. çok değerli bir dostumu da ikna yahut manipüle ettim bana eşlik etmesi için. steven wilson'a aşina olmamasına rağmen beni kırmadı. tüm terslikleri aşarak birbirimizin yanında olduk bu konser macerasında da.


    aile yaşantım tam bir enkaz. bu enkazın çevresinde tur atıp durmak zorunda olduğum ama hiçbir şeyi onarmaya gücümün yetmediği bir durumdayım. kendimi sevemiyorum, fiziki ve ruhani varlığım bana yük geliyor bu süreç başladığından beri. müziğe sığınmaktan bile imtina ediyorum, çünkü dokunulsa ağlayacağım bir konumdayım, ve müziğin -bilakis steven wilson müziğinin- bana sadece dokunmakla yetinmeyeceğini biliyorum. yine de bugünü, bu geceyi beklemekten alıkoyamadım kendimi. gidebilme ihtimalimin her geçen gün düşmesine karşın orada bulunacağımı düşünmekten kaçınamadım. o kadar çok düşündüm ki, gidememiş olsam içimde kalacaktı uzun bir süre boyunca. şans mıydı artık, çok istemiştim de evren beni bu seferlik kayırmıș mıydı bilmiyorum, ben bu gece oradaydım, olabildim. müziğin fiziki olmayan ama öyle hissettiren sarılışına ihtiyacım vardı, üzerine bastığım zeminin titremesine, kulaklarımın o yüksek sese maruz kalmasına, boynumun tutulmasına, sesimin kısılmasına, ellerimin uyuşmasına, saçlarımın sıcaktan boynuma yapışmasına ve dolaşmasına ihtiyacım vardı. steven wilson kontrolünde kendimi kaybetmek, bağırmak, içimi dökmek, ağlamak, isyan etmek, kusmak istiyordum. kimse yadırgamayacaktı. karanlıktı, gürültülüydü, sıcaktı ve ben içimdeki her şeyi bu baskın dış çevre koşullarına yedirerek, sonuçlarını düşünmeden dışarı çıkarabilirdim. yağmur yağarken ağlamak gibi. araya kaynayacaktım. ve bu öyle bir konserdi ki, hem o insan denizi içinde yitip gitmiştim ve oradakilerin hiçbirinden hiçbir farkım yoktu, hem de steven wilson sanki sadece benim için oradaymıșçasına özel hissediyordum. acayip bir durum. aynı anda hem anılmamak ve her şeyle herkesin içine homojen olarak karışıp kaybolmak istiyorum, hem de ayrı tutulmak, ayrı bir önem ve değer bahședilmek, umursanmak istiyorum sanırım hayatımın bu kısıtlı sürecinde. iki zıt isteğimi de birkaç saat içinde yerine getirmiş olması bile bu konseri benim için başarılı kılıyorken, bir de benden ve kişisel değerlendirmelerimden bağımsız olan kalitesi de devreye girince, hakikaten aşmış bir etkinlik oluverdi gözümde.


    her şeyden evvel, steven wilson'un kişiliğine az biraz bile vakıf olmak için, kesinlikle bu adamın canlı dinlenilmesi gerekiyor. yahut en azından, şarkılarıyla yetinilmemesi gerekiyor. bu geceye dek hep somurtkan, sessiz, münzevi, geçimsiz olabilecek biri gibi çiziliydi kafamda profili. elbette duygusal, hassas ama yine de soğuk, mesafeli. oysa gayet sıcakkanlı, samimi, lafazan, mizahi biri çıktı. öyle ki, adam konuştukça, gülümsedikçe, jest ve mimiklerine bile kendine özgü sıcaklığı kattıkça "sleep together'ı, shesmovedon'u, my gift of silence'ı, 1000 people'ı, harmony korine'i bu adam yazmış olamaz" derken buluyor kendini insan. steven wilson kendini ve hayatını net bir çizgiyle organize edebilmiş bir adam. kanlı canlı karşınızdayken bunu görmemek imkansız. bu adamın içinde kök salan meyvelerde posa yok, yalnızca acı ve tatlı kutuplar var. tatlı kısmını kişisel yaşamında ne derece değerlendirdiğini sırf bir konserinde bulundum diye kavrayamam elbette. ama acıyı olabilecek en tatmin edici ve verimli şekilde müziğe dökmeyi başarmak için gelmiş bu dünyaya bu adam. sadece müzikle sınırlı tutulamayacak, farklı boyutta bir sanat bu. müziği içindeki karanlığın kuskusu olsun diye kullanıyor. ama sadece kullanıyor, suistimal etmiyor. bencil ve dürüst. bencilliğinde dürüst. başına buyruk. çıplak ayaklarıyla sahnenin ortasına geçiyor, sağdan soldan bağırtılarla gelen şarkı isteklerine karşılık, belki biraz sinir bozucu bir şekilde, "bu bir eğlence şovu değil, bir performans, benim performansım ve bunun en iyi tarafı ise canım ne isterse onu çalacak olmam. sizin isteğiniz önemli olamıyor, bencilce belki, ama durum bu." diyor. kendisi ve müziği hakkında öylesine dürüst konuşuyor ki, hoşa gitmeyen ve işe gelmeyen bir beyanı bile hayran bırakıyor kendisine. lafı dolandırmıyor, net. "bazılarınız, hatta neredeyse hepiniz cep telefonlarınızla bu anları kaydediyorsunuz. benim ya da bu sahnedeki arkadaşlarımın bununla ilgili bir sorunu yok, ama bunu yaparak arkanızdaki insanlara haksızlık ediyorsunuz. youtube'da bundan yüzlerce var. dünyanın aynılarını bir kez daha videoya almanıza ve yayınlamanıza ihtiyacı yok, o telefonları kaldırın" diyerek paylıyor mesela, haksız denilemez. dinleyicisini yetersiz bulduğu an affetmiyor. "ne kadar sessizsiniz, bu nasıl bir konser böyle?" diye lafı yapıştırıverdi mesela. yarısında bırakıp gideceğini bile düşündüm, sağı solu belli değil. bu "sessizlik" de sebepsiz değil esasında. progresif kültürü olmayan, bu kültürün de üzerinde yapıştırma durduğu bir toplum bu toplum. üretemiyor olması bir yana, üretilenlerin de değerini ölçüp tartacak birikim yok. saf progresifte durum buyken, özellikle to the bone ile progresif pop'a kaymış olan steven wilson'un anlaşılmamıș olması, dolayısıyla konserin sessizleşmesi, uyum sağlanamaması çok olağan. progresife ve alternatif alt dallarına aşina olan azınlık ise binlerce kişilik güruhta sıyrılamıyor elbette. bu yüzden wilson'un türkiye konserlerinin ikisinden de tatmin olmadığı düşüncesindeyim. çenesinin düşmesi ve sivri dilli yaklaşımları buna bağlanabilir pek tabi.


    kafasının içinden neler geçtiği bilinmez ama, kendince bir bildiğinin oluşu doğrultusunda özellikle grup çalışmalarından alıştığımız agresifliğin ve karanlık atmosferin büyük ölçüde seyreldiğini, siyah ve beyazın arasına en iyi ihtimalle grinin girdiği kısıtlı renk skalasının, tıpkı albüm artworkündeki gibi onlarca rengi bünyesine katarak genişlediğini görüyoruz to the bone'da. kendisine ilham kaynaklığı etmiş olan pop kültürüne bir teşekkür niteliğinde gibi -prince'ten uzunca bahsetti örneğin-. dolayısıyla bilindik steven wilson ruhuna kesintisizce maruz kalmak ihtimal dahilinde değildi. yine de dengenin iyi kurulduğu da su götürmez bir gerçek. porcupine tree ve blackfield şarkıları araya serpiştirilmiști misal. metabolizma şaşırtmacaları yapıyor bolca. bir pariah çalıyor, bir the creator has a mastertape. önce permanating ile "pink floyd tişörtüyle gelenlerin garipseyeceği şekilde" dans edilmesini istiyor, sonra arriving somewhere but not here basıyor arkasına. bilakis bu şarkıya parantez açmak istiyorum. gözlemlediğim kadarıyla progresif ruhu en çok bu şarkıyla görünür olmuş bu toprağın insanları için. coşku muhteşemdi. kalabalık hakiki bir bütün oldu bu şarkıyla, ortak bir manaya eşlik ediyordu herkes. her şey bir yana, ölmeden evvel canlı olarak arriving somewhere but not here dinledi bu ölümlü kulaklar, en çok buna müteşekkirim. bu şarkı hakkında ya bir cümle yazabilirim, ya da sayfalarca. arası yok gibi. o bir cümleyi şimdi bulamadım, sayfalarca anlatmayı ise kendine ayrılmış bir başlıkta gerçekleştirme niyetindeyim.


    bir diğer coşkulu örnek ise the same asylum as before oldu. prince gibi yazmaya ve söylemeye çalıştığı bir şarkı olduğunu ifade etti evvelinde. progresife ihanet etmeden popa yüz verdiğinin ve ikisini aynı anda idare etmeyi becerdiğinin kanıtı bir şarkı. people who eat darkness'i ise güzeller güzeli 1963 relic telecaster'ını tanıtarak, ve şarkının agresifliğinin bu gitardan bilinmesini tembih ederek açtı. o esnada gitara belinden tutup kendine çekerek sarıldığı bir kadına bakar gibi bakması, enstrümanıyla arasındaki etkileşime tanık olmak hayranlık vericiydi. pariah'da ninet tayeb'in sureti saydam bir perdeye yansıtılmıștı, sesi de şarkının stüdyo kaydından eşlik etti konsere. keza song of i için de sophie hunger'ın çok önceden kaydedilmiş sesi verildi devasa kolonlardan. lazarus'tan yana pek bir umudum yoktu ama tam bunu düşünürken lazarus yankılanmaya başladı. belki birden geriye gitmemden kaynaklı bilmiyorum ama, birkaç damla gözyaşımı bıraktım bu şarkıya. even less ve blackfield ise steven tarafından solo olarak çalınıp söylendi. my gift of silence dinlemek de fevkalade olurdu, ama to the bone turunda unutulup gidilmişti. bu gece de yoktu dolayısıyla. halbuki kalan gözyaşlarımı ona feda edebilirdim. encore'da the raven that refused to sing'i bekledim. öyle böyle değil ama. hakikaten, kuvvetli bir umutla bekledim. çalmadılar. encore tatminsiz bıraktı genel hatlarıyla, yine de song of unborn'u koparabildik.


    dolu dolu geçen bu üç saatin sonunda boynum ayazda uyuyakalmıșım gibi tutulmuș, sesim kısılmıș, bacaklarım titremeye başlayacakları kadar bitap düşmüş, göz kapaklarımın içi alev almış gibi yanıyordu. fiziksel bir tükenișten epeyce nasiplenmiștim ama manevi doygunluğum sırtımı dik tutuyordu. çıplak ayaklarıyla sahneden inișini onu gözden kaybedene dek izledim. sırtı terlemiști ve gitar askısının izi boydan boya çıkmıştı. gördüğüm son şey de bu iz oldu.


    gerçek evime dönmeme kalan 41 günümden sadece bir tanesi o ve müziği sayesinde bitmesini dilemeyeceğim kadar güzeldi. bir günümü beni tanımayan ve sadece şarkılarından ve ayaküstü ve tek taraflı muhabbetinden tanıdığım, yalın ayaklı bir adam kurtardı. benim gibi biri için bu bir hayat demek. kendimi açtığım müddetçe her şeyi hissedebileceğim upuzun bir hayat. arasından belli başlı birkaç tanesini çekip çıkaramasam, saptayamasam bile, bu gece içimde bir yerlerde her şeyi hissedebildiğimi hissettim. hafiflemiștim ama içimde kocaman bir kütle vardı. özellikle bir şey hakkında huzursuzdum, ne olduğunu anlamış değilim henüz. sanki ileride kendime yönelteceğim bir sorgulamanın, kendimle aramda çıkacak bir sorunun, yaşayacağım bir tıkanmanın kilit noktasına bir yerden bağlanacak bu geceki steven wilson deneyimim. bendeki bir şeylerin henüz çözümünü bulamadığımı ama akıl sağlığımı yahut öz saygımı yitirmeden evvel bulmam gerektiğini hatırlattı. o şey ne, çözümü ne, evvelinde neden bulamadım, bilmiyorum. fakat bu her neyse, steven wilson kendi adına kolaylıkla çözmüştü. imrenme ve kıskanma arasında bir duyguyla izledim gidişini belki de buna atfen. konserler benim için bu yüzden biraz da hüzünlü bir şey işte. çözümü bulan ve bunu yahut bunun sayesinde yarattıklarını sergilemek üzere o sahneye çıkan insanla aramda yalnızca birkaç metre var. gözümün önünde kanlı canlı dikiliyor, müziğin bile damarlarından akan kanı görebilecek kadar yakınım ama spotlar sönüp bu insanlar sadece üç beş basamak inip, bitişikteki özel bir odaya girince, aradaki mesafe bir ışık yılı oluveriyor. manevi bir uzaklık. çıkışa yürürken omuzlarım düşüyor bu yüzden. bu gece de oldu, ama daha farklı bir acısı vardı. henüz ne anlama geldiğini bilmediğim bir acı.


    umarım yeniden döner buralara. ne çalacağı, neye yöneldiği, ne söylediği, ne fiyat biçildiği mühim değil. farklı bir yolla, farklı bir şiddetle seviyorum bu adamı.