ayın demiri altında - thomas bernhard - youreads

  1. yıl bin yıl önceki gibi bir yıl,
    testi taşıyıp davarın sırtına vuruyor
    ekin biçip kıştan habersiz
    şıra içiyor ve bilmiyoruz ki
    pek yakında unutulmuş olacağız
    mısralar da çözülecek ev önünde kar misali.

    yıl bin yıl önceki gibi bir yıl,
    ormana bakıyoruz feleğin ağılına bakar gibi,
    yalan söylüyoruz elma armut sepeti örer gibi,
    biz uyurken soğukta kalmış
    kapı önünde pabuçlar kirli.

    yıl bin yıl önceki gibi bir yıl,
    hiçbir şey bilmiyoruz,
    bilmiyoruz batışı,
    ne yok olmuş kentleri, ne de atların
    ve insanların boğulduğu akıntıyı.

    ***

    kim ölür
    çölde
    bir ev
    ya da kuru bir ağaç için.

    kim ölür
    kül olmuş
    ateş,
    tahtan indirilmiş
    bir kralın şarabı
    ya da bir komutana
    şölen olsun diye
    yakılmış tarlalar için.

    kim ölür
    bir başkası için
    tohumlar uçuşurken
    ve baharda
    ölüm ve kuşlar
    kara çalarken bulutsuz ufka.

    evet,
    kim ölür.

    ***

    uyandıklarında unutulmuş olacaklar
    tepelerden kopup gelen kahkahalarda,
    bir kurtlar fırtınasında

    koyun kafalarını dumanlı kentlerin üzerinden
    estirip
    toz eden.
    ama sen toz olma
    yıldızların kıyısına varan o tükenmez açlığınla
    geceleyin mısraların oraklarına tepinerek
    gözlerini geçirecekler şişine

    ölümsüzlüğün, ama sen toz olma.
    sıkı çek kürekelrini kemiklerine kadar

    dağıt
    ne doğuya ne batıya yas'lanmayan rüzgârı,
    evet, asla acı vermediklerini yok eder acı.

    ***

    horoz öter, etten
    bir bezi geçer
    kanıma girer,
    göğsümü deşer.

    kızılımı içer
    bir ay içer gibi ve güller
    tepelerde
    kızıl dansına
    yldızların.

    ***

    dağlarda yıldızlar basar sağanağı
    sen çaresizliğimin dudaklarına dokundukça
    ve kilise kulesinin altında
    kıştan gelin yatağında
    her dolan saatin vuruşunu ayarladıkça.

    ağızlardan taşar bir buğday seli
    sessiz ışır dereler
    mehtaplı gece seslerinde,
    bırakılmış birinkitilerden
    sonuna dek içilmiş denizlere doğru.

    martılara serp gözlerinin tuzunu
    ama
    hiç koklanmamış yazlarda
    boğduğun ne varsa aç
    ve yok ol yaramın ağzında.

    ***

    ağızda yırtık bir gökle
    ölen çok olur ve anarlar o günü
    yeşil örtülü masalarda
    pembe jambonlu
    soğuk tabaklarda
    bir iç geçirmeyle bitiveren.

    ama aşkları yitiktir
    tıpkı çürümüş ağaçların
    ayaklarını
    kuzey karlarının akına saran bir yel gibi.

    aşkları yitiktir
    şaşkın ceylanların hıçkırıklarında yaşlanan
    koyu karanlık ormanlarda
    bir buluttan bir buluta.

    ***

    yalnızdı sabah erken
    kuşlarla göğün altında
    dedi ki cehennem yeşil olacak

    kazıklar çiçek açarsa.
    ana pınarından içip
    yumdu yorgun gözlerini

    yaşam boyu dilimize yabancıtaşlı yollarda.
    yaz gelince sayrı düştü
    baktı yükselmekte deli bulutlar

    karanlık rüyalardan,
    gırtlağı yanık bir savaşçı
    koymuş elini yitik

    ölü tepeler arasına uzanmış âşıklara,
    ekim gelince
    kar kadar yabancı

    yaralı dağ tepelerinde
    ve sesi boş
    ve susamış sütümsü bir yas içinde.

    kimseler taşımaz bu mektubu
    kış günü
    yükselen ay'ı deli sanan

    destan bir ömrün zirvesindeki mezarına.

    ***

    baharımın ak çiçekleri
    kan içinde açar,
    ancak keder ölüşümü çöllerde eser,
    ancak çimen hem sözler hem yazar şarkıları göğe
    ağır bulutların ağladığı kasvetli mart günlerinde,
    artık ne bir ırmağa kulak ne bir taşa dua
    yıldızların kürekçisi de ölür,
    testisi boş mavi eşekler neşeyle gezinir
    sararıp solmuş yapraklarda.
    nerede ne zaman söyleyecek bana tanrım,
    ne zaman sokacağını çuvaldızı ete zamanın?
    geceler saatlerimi tüketir,
    yüreğimi duvarlar yağmalar,
    yok olup gideyim,
    soğuğum yapraklarda, uykum yaban evlerde kalmş,
    yorgun dualarımı deler vadilerde
    deli ışık,
    yazı ayaklandırır can
    mezarda ölümü
    yaralı dudaklarım sayrı güneşler örter
    kızıl küllü uyurların yeşil dünyasına
    örter ay ve süt ve yel ve yaşla.

    ***

    çaresizliğim gece yarısı gelir
    bakar sanki çoktan ölmüşüm
    gözler karadır ve alnım çiçek yorgunu
    hüznümün acı balı
    sayrı toprağa dökülür
    kızıl gecelerde beni uykusuz bırakır
    görmek güzün huzursuz ölümü.

    çaresizliğim gece yarısı gelir
    güneş ve yağmurun karmaşık düşlerinden,
    çok erken övmüşüm her şeyi
    kapıma da korkularıma da yabancıyım ben,
    soğuk duvarlardan üstüme inen binlerce yıl
    alır beni bir az kışa götürür.

    çaresizliğim gece yarısı gelir
    vadi değişmiş, ay çayırlara inmiş,
    kızgın akşamın kırık orağı
    pencereye yaslı, gözlerini bana dikmiştir.
    bilirim ki artık yenilmişim
    şu orak gibi, kimse yanıltamaz beni şimdi,
    sabah olmadan hükmünü okuyan
    nehir bile yanıltamaz beni.
    ağaç ve ırmak altında bana yabancısın.
    sen güneşin o dayanılmaz safında,
    kara gecede, hayvan tanıyan
    açılmış ormanlarda,
    yüzen bir aya doğru sallanan
    aşkıma çaresiz,
    böğürtlenler altında incinmiş,
    köklere gülen, tıslayan
    bir yılan gibi
    sopamın her vuruşunda,
    susamış yamaçlara,

    ey anamın düşü yerin iliğine kadar,
    yaz şarkıları zincirinde bu yalnızlık,
    külden saç, kurumuş
    uzuvların ve harcında
    yanmış yasımın sonsuza kadar,
    ta ki anılar kutsal karlarını
    zorla açılan vadilere taşıyıp
    dondurucu soğuk şarkı ve arzuları
    titreyen havada durdurana kadar.

    ***

    bütün bir kış boyu sadık kaldığım sen,
    yazın ateşi içinden duydum
    seslenişini -ey sahte bakış,
    gönlünün bir kenarında yok et beni.
    uyuyan cennettedir hem cehennemde
    kendi evindedir, org sesleri duyar
    çiçeklerden, kış gibi
    soğuk uzuvların suyunu içer.

    yeminler ölür ormanlarda,
    ağaçların kuru gövdelerinde
    geçmişi açar ve üşüyerek
    sel basmış vadilere ine aşağıya.

    boş hanelerde beyni dikenini
    akan etin yasak aşkına sokar.
    sabaha şaşkın çıkar
    ellerinde hâlâ bir sürü ölünün düşü.