cinsiyet belası (feminizm ve kimliğin altüst edilmesi) - judith butler - youreads

    • okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.00)
cinsiyet belası (feminizm ve kimliğin altüst edilmesi) - judith butler
judith butler'ın cinsiyetin ne ölçüde "doğal" olduğunu sorgulayarak cinsiyetin performatif yapısına dair kışkırtıcı savını ilk kez ortaya koyduğu bu metin, birbiriyle bağlantılı pek çok tartışmayı birden barındırıyor: feminist düşünce ve hareketin temeli olarak görülen "kadın" kimliği hangi varsayımlarla mümkündür, ne ölçüde tutarlı ve istikrarlıdır? cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve arzu arasında belirli bir süreklilik varsaymak kimlik politikalarına nasıl kısıtlamalar getirir? cinsel farklılığın oluşumuna dair yapısalcı psikanalitik değerlendirme,
freud'un melankoli kuramıyla harmanlanarak yeniden ele alındığında ortaya nasıl bir tablo çıkar? beden yüzeyindeki toplumsal cinsiyet iz ve imlerinin uyumsuz, çakışan, çatışan, kargaşaya yol açan türden birliktelikleri yoluyla "cinsiyet belası" çıkarmak, toplumsal cinsiyetin hüküm süren kısıtlamalarından bir nebze olsun özgürleşmek mümkün müdür?


  1. 1990'da yayımlandığında feminist kuramda ve toplumsal cinsiyet araştırmalarında çığır açan, queer kuramın öncü metinlerinden sayılan bir kitap cinsiyet belası. judith butler'ın cinsiyetin ne ölçüde 'doğal' olduğunu sorgulayarak cinsiyetin performatif yapısına dair kışkırtıcı savını ilk kez ortaya koyduğu bu metin, birbiriyle bağlantılı pek çok tartışmayı birden barındırıyor.

    levi-strauss, freud, lacan, irigaray, wittig ve kristeva'nın metinlerine yaratıcı bir eleştirel okuma getiren, foucaultcu yaklaşımından foucault'nun kendi metinlerini bile muaf tutmayan butler'ın bu başyapıtı yalnızca muhafazakâr çevrelerde değil, özgürlükçü oluşumlarda da karşımıza çıkan homofobi ile mücadele için sağlam bir araç.
  2. “isyan ile azar aynı koşullara saplanıp kalmış gibi görünüyordu ki bu fenomen iktidarın örtük hilesine dair ilk eleştirel kavrayışıma sebep oldu: yürürlükteki yasa insanı belayla tehdit ediyordu, hatta başına bela kesiliyordu, bütün bunları da onu beladan uzak tutmak için yapıyordu.”
    sezgi
  3. post feminist metinlerin öncüsü. butler edebiyat eğitimi almış aslında. queer teorinin en bilinen ismi olmasını fransız postyapısalcılığıyla ilgilenmesine borçluyuz. esin kaynağı foucault, lacan, derrida. (ölüm grubu)

    cinsiyet belası, ne toplumsal cinsiyetin ne de biyolojik cinsiyetin insan kimliğinin doğal kategorileri olduğunu savunan çığır açıcı bir tez koyuyor. butler yer yer kafa karıştırıcı anlatıyor bunu. toplumsal cinsiyetin içinden çıktığı kültürle alakalı olduğunu, antropolojik olarak da mümkün olmadığını söylüyor. toplumsal cinsiyeti kültürel kodlarla kavrarsak, biyoloji değil bu sefer de kültür kaderimiz olur diyor. bu tez ikinci dalga feministlere yöneltilen bir eleştiri ya da başka bir okuması diyebiliriz. beauvoir’nın kadın doğulmaz olunur tezine karşı çıkıyor. kadın olmak kültürel. kadın doğmak da doğayla cinsiyet arasında bağ kurmaktır diyor. başka bir deyişle bu kimlik kategorilerinin yaratılmasından önce erkek ya da kadın diye bir şey yoktur. kültürümüz dışında düşünemediğimiz için de erkek ve kadın kültür tarafından belirlenir. bu biyolojik belirlenim de bir kültürel kurgudur sonuç olarak. of anlatması ne kadar zor. hala kendi içimde kimlik kurmaya çalışıyorum. neyse butler bu kimliklerin yineleme yoluyla üretildiğini ispatlamaya çalışıyor. bu yineleme bizi edimselliğe götürüyor. evet bu kadar sürede anlatamaya çalıştığımı özetlersem gender is performative. kültür ve cinsiyetler normatiftir. ontolojik bir kategori değildir. özne kimliğini dil, giyim, tavırlar yoluyla dışavurur. yani kim olduğu değil ne yaptığı özneyi belirler. bu özneyi normatif bir cinsiyetlendirmeyle tanıyamayız. kimlik kavramının kendisini reddetmek en doğrusudur. butler bu edimselliklerin sadece cinsiyeti değil etnik kimlikleri de belirlediğini öne sürmüştür. kendisi yahudi bir ailede büyüdüğü için bu duruma epey kafa yorduğunu başka bir yerde okumuştum.

    butler biyolojik cinsiyetten sonra feminizmleri analiz eder. butler’a göre feminizm kadını ayrı bir kimlik olarak tasarlar. siyasi ilgi alanlarını, toplumsal faaliyetlerini bir grup insana indirgemekle suçluyor. feminizm bu hamlelerle cinsiyet ikiliklerini güçlendirir. bir kadın temsili yaratmak en kötüsüdür. butler her ne kadar temsil siyasetini eleştirse de evrenselliğe yaklaşımı bana kimlik siyasetinden sıyrılamadığını hissettirdi. feminizmin kadın temsili konusunda luce irigaray ve julia kristeva ile gergin bir yüzleşme yaşar. kristeva kadın dehası kitabıyla ünlüdür. kadın gibi kadın gücü de yoktur butler’da. erkek ve kadın olmak bireylerin potansiyellerini sınırlayan pratiklere hapseder. (zorunlu heteroseksüellik sistemi)

    butler edimselliği geliştirirken foucault’dan yararlanıyor. söylemeye gerek yok iktidar kuramını. foucault indirgemeci bir bakış açısıyla iktidarı kanun gücü olarak görmez. ona göre iktidar sabit olmayan egemenlik etkilerinin ürettiği güç ilişkileri yayılımıdır. toplum içinde bitip tükenmeden yinelenen bir süreçtir. sadece yukarıdan gelmez toplum içinde de dolaşır. butler bu görüşü uygulamıştır cinsel kimliklere. toplumsal ve simgesel her düzeni foucaultcu iktidar düzeninde ele alıyor. ama bu düzen içinde oluşturulmuş olmak o düzen tarafından belirlenmeyi gerektirmez. burada belalı olmayı öğütler butler. tıpkı foucault’nun, iktidar bize sabit gelse de toplumsal düzeni aşıp, onu altüst etme ihtimalleri sunan direniş fikri gibi. bu direniş anlarından birine butler dragi örnek göstermiş. en azından benim fark ettiğim. toplumsal olarak imkansız denen düzene boyun eğmeyiş diyebiliriz.

    butler okumak epey zordu. butler’ı bir doğu toplumunda okumak daha zordu. kadının toplum karşısında kendini gösteremediği bir düzende tüm cinsiyetleri sınırlayıcı bulmak empati yapılabilir gelmedi bana. drag kültürü desteklediğin ülkede trans cinayetlerinin bitmemesi vs. vs. belki de bu kadar yıkıcı bir duruş olmalı. ama kitapta simgeseli anlatırken yeterince politik olmayan bir tavır vardı. benim için tek eksi yönü bu. analiz, analiz, analiz. butler’a göre öznenin etkinliği o iktidara göre belirlenmez ve sınırlanmaz. pratiği böyle değil kesinlikle. wittgenstein’ın kendinde devrim yapamayan devrim yapamaz sözünü anımsatto. wittgenstein gibi haksız üzgünüm. bireysel varoluş çabaları kimlik siyasetine gider. iktidar sınırlar, sınırlıyor da. özne iktidardan etkilendiği kadar iktidarı da etkileyebilir. böyle söylenince mantıklı gibi geliyor. ama tarihsel olarak da öyle çözülmediğini çok iyi görürüz. postyapısalcılığın zararları. ama her şeye rağmen büyüleyici bir metin.
    sezgi