çocukluk anıları - youreads



  1. Ben daha okula başlamamıştım. evde de ablamın taktir belgesi alması konuşuluyordu sanırım. babannemlerin bulgaristan'dan getirdiği bulgarca hikaye kitapları vardı. türkçe okuma yazma bilmiyorum senin neyine bulgarca kitap karıştırmak. her neyse annemle babam beni o kitabın arkasına yazı yazdığımı zannederken bulmuş. "napıyorsun f?" diye sorunca da "kendime karne hazırlıyorum yaa." diye cevap almışlar. oturup ağlamaya başlamışım "neden kimse bana karne vermiyor?" diye. -o zamandan bir bende bir ineklik olduğunu sezmeleri lazımmış aslında.- sonuç olarakta babam oturup bana karne hazırlamış. e biraz da okuyamamdan faydalanmış. ^:swh^

    ortaya da böyle bir şey çıkmış ^:swh^
  2. sadece eskişehirde mi vardı bilemiyorum kader kısmet diye bir şey vardı. şimdi nasıl bir şey bilmeyenler için anlatalım. şimdi bir karton var kartonun üzerinde yüz tane kadar kazınabilecek delikler var. deliklerin üzeri jelatin gibi birşeyle kaplı. iğneyle onu kazıyorsunuz. pek anlatamadım sanırım kazı kazan gibi bir şey diyelim.

    fiyatı tamamen sallayarak anlatıyorum. bir lira veren kişi hangi deliği istiyorsa gösteriyor. kazıdığınız yerde 1 sayısı varsa çikolata kazanıyorsunuz. 2 çıkarsa ay diye kremalı gofret gibi bir şey 3 çıkarsa büyük gofret boş çıkarsa saman gibi kibrit kutusu kadar gofret kazanıyor.

    böylece bu işi yapan çocuk para kazanmaya çalışıyor. tabii bunu bir yerden satın alıyor. sonra insanlara kader kısmet çektiriyor.

    bizde para ne gezer. biz bir arkadaşımla bundan daha iyisini yapıp daha fazla kazanabiliriz dedik. kendi kartonumuzu yaptık. çikolata falan küçük iş. fark yaratalım dedik. ben eve girdim abimin gitarını aldım. babamın almanyadan hediye gelen elektronik kıymetli traş makinesini ve annemin çok sevdiği vazoya benzer bir süs eşyasını aldım. arkadaş annesinin bir bileziğiyle üç tane küçük altınını almış. bahçede duran komşunun oğlunun yesyeni mikasa futbol topunu aldık. arkadaşın abisinin zippo çakmağı ekledik. boş çıkanlar içinse gofret alıp bakkal hesabına yazdırdık.

    şimdi mahallede satış yapamıyoruz komşunun oğlu topu görürse falan diye. üç sokak falan ileri gittik. on lira gibi bir ücrete çekiliş yaptırmaya başladık. çocuklarda o kadar para yok tabii. ama bir kalabalık topladık. sonra bizden on yaş kadar büyük abiler geldi. biri zippo çakmağı kazanınca bir sürü insan geldi. biz yüz lira kadar parayla sokağımıza döndük.

    bakkala borcu ödedik.tüm sokaktaki çocuklara gazoz ısmarladık gururla. sonrasında tam bir kıyamet koptu tabii. o kadar çok üzerimize geldi ki aileler. yaratıcı zekaya saygı yok arkadaş. sonra bu ülke neden gelişmiyor.

    ticari bir deha olacağım o zamandan belliymiş. babam hala traş makinesi aklına geldikçe fırçasını atar.
  3. 1. sınıfta katiyen -kek- yazamamam sonucu sınıfın önünde öğretmenin kafama tahta silgisini basması. k harfinin yanına e geldiğinde bambaşka bir harf oluyo zannediyodum.

    özenle yapılan saçım toz olmuştu. "öğretmenin vurduğu yerde gül biter" avutmalarıyla ağlayarak yerime oturmuştum.
  4. bi gün arkadaşım gelmişti eve gidicekti,bende uğurlamak için merdivene kadar inmiştim,ayakkabılarını giyiyordu,bi espri vardı,hatırlamıyorum ona gülmeye başladık,o güldükçe ben gülüyorum,ben güldükçe o daha da gülüyor,ikimiz de dur yapma nolur karnım acıyor derkeen arkadaşımın ayaklarına baktım garip bişeyler olduğunun farkındaydım...
    (bkz: gülmekten altına yapmak)

    çok eğlenceli biri olduğumu bi kez daha hatırladım.
  5. Seneee 1997,ilkokul birinci sınıf, istanbul. Sebebini hala anlayamadığım bir şekilde sevilmiyorum sınıfta. baya öğretmen dahil sevmiyor beni; imtihan defterleri vardı o zaman, o "ali bak"ları falan bacası tüten evler olarak çizerdim, "ışık ılık süt iç" leri orman yapar ortadan nehir dökerdim falan, her seferinde bu yaratıcı ruhum takdir göreceğine 101 dalmaçyalı köpekleri desenli ciltle ciltlediğim kırmızı imtihan defterim 65 kişilik sınıfta kafamda patlardı... kimse benle oturmak istemez, konuşmaz,oyun oynamaz falan, hadi çocuklar acımasızdır da öğretmen niye, ne alaka oğlum! Sümüklü bile değildim o yaşta, kol bantlarım hep tertemizdi! Velhasıl ben şahsıma beslenen bu yoğun formüllü antipatiyi okulun ilk günü icra ettiğim çoklu performans gösterime bağlıyorum.

    Üçüncü derste aramızda hala kaynaşmayan, çekinceli öğrenciler olduğunu anlayan öğretmen, "hadi şimdi herkes tek tek kalksın, bize bir şarkı söylesiin, alkışlayarak oylama yapalım çocuklar oldu muu!" diye coşkulu bir öneride bulundu ve ilginç bir şekilde bütün öğrenciler kabul ettik. Şimdi onlar düşünsün...

    Herkes çıkıyor, ya minnoş bir çocuk şarkısı (mini mini bir kuşun donmak üzereyken eve alınması, sonra nankör itin teki çıkmasıyla ilgili, kadın anaların çilesi ve güneşin alasının birbirine oranının hesaplandığı, haftanın günlerinin ekmek macchiato çarpsın ki yedi tane olduğunu anlatmaya çalışan bilumum şarkılar işte) , ya da anasından babasından duyup öğrendiği naif, kendi halinde türküler ("yatırdım yatırdım çam dibine" gibi, "kayanın dibinde mal mı yayılır" gibi, "asvap serdim sicime,uyma elin picine" gibi) söylüyor. Ben daha o yaşta Mustafa keser'le gapışabilecek zenginlik ve çeşitteki repertuarımı tarıyorum,tarıyorum ki orijinal olayım, bu mini mini birlerle bir olmayayım. Yeterince bir'iz zaten, bir de bir olursam artık biiir biiir birilerine yani...

    Sıra bana geldi. Fırfırı bile olmayan maviş önlüğümün içinde mağrur, dantelsiz ama dişi olduğuma delalet kalp desenli beyaz yakamın içinde (ulan o zaman bile beyaz yakalıymışım, ne dangalak bir kast geçişi yaşadım ben zaman içinde tövbe tövbe...) orijinal ve pop art ruhluydum. Kara tahtanın önüne geldim ve pür sessizliği, meraklı miniklerin dingin heyecanını, öğretmenimin "yeni nesil benim eserim olacak" umudunu aha şu eserin sesli ve görüntülü icrasyla darmaduman ettim. Ben bir kral tv çocuğuydum, bana yakışanı yapmalıydım. Evet, şarkıyı baştan sona söyledim. Doğuş'un kameraya baktığı gibi o masum miniklerin yüzüne gözlerimi aça aça aça aça aça aaaa diye baktım. Adeta bir cabbar, bir bıcır gibi, aynı o Papağanlar gibi doğuş'tan öğrendiğim ne varsa tekrarlıyordum. Yeni nesil bendim, öğretmenin bu gerçekle okulun daha ilk günü karşılaşması, onda tamiri mümkün olmayan ve zaman içinde benim kafama ve kulağıma yansıtacağı tahribatlara sebep olmuştu, bunu gözlerindeki dehşetten anlayabiliyordum. Huzur ve sükunun ebesine atlamıştım, tck madde 123 ün nefesini ensemde hissediyor, buna rağmen kuyruğuna basılmış itler gibi hopluyor,dans ediyor, utanmadan klipteki taklayı atmaya teşebbüs ediyordum. Ve Sadece 6 yaşındaydım...

    Şarkı bittiği ve dilim dışarı çıktığı andan sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Yani iki ders öncesi gibi. her şey hızla boka saracak, katı olan her şey buharlaşacak, ben asla durmayacaktım. Sonrası olaylaa olaylaa... Onlar da başka günlerin entry'si, bugünlük bu kadar kara mazi yeter, öperim muhteremler.
  6. bir valize kaç çocuğun gülüşü sığar? bir can kaç hayata can katar? öğretmenlik öyle bir meslek ki bir öğretmen yüzlerce hayatı ihya da edebilir heba da. hele ilkokul öğretmenleri.

    birleştirilmiş sınıflarda okumak ne demektir çoğu bilmez. bizim okulumuzda birinci sınıf ayrı, diğer sınıflar birleşikti. 2 ve 3 bir sınıf, 4 ve 5 bir sınıftı. sınıflarda iki sıra halinde dizilmiş sıralar sınıfları temsil ederdi. iki sınıf arasında adeta görünmez bir duvar vardı. hiçbir zaman bir üst sınıfın sıralarına oturamazdık. çok korkardık.

    bizi ürkütmekten başka meziyeti olamayan hocamız, sınıfta dolaşır özellikle erkek öğrencilerin saçlarına bakar hep aynı aptalca espriyi yapardı. sınıfta dışı
    saf içi temiz bir kemal vardı. kara lastiğini çocuklar okulun damına attılardı da alamayınca ağlamıştı. pabucu dama atılmak deyimini de pek severim bu yüzden. hoca, kemal'in saçını karıştırır (cetvelle) "kemal'in bitleri daha çorbalık olmadı" derdi. şimdi ne zaman etli çorba görsem kemal'in bitlerini hatırlarım, içemem.

    bir başlık açtınız, beni nerelere götürdünüz.
  7. ilkokulda babam dersime giriyordu. beşinci sınıftaydık. sınıfta bi şeyler cereyan etti sınıf dolabı ve camı kırıldı. babam bileti bana kesmiş, sınıfta bana tokat atmıştı. dersler bitti arabaya bindik baba ben yapmadım neden bana tokat attın dediğimde de senin yapmadığını biliyorum demişti. ben de gelincik gibi kin güdüp anneme şikayet ettim dedim ana böyleyken böyle. üzerinden o kadar sene geçti, her sorduğumda sen olsan sen de kendi oğluna tokat atardın diyor. öyle sadist bi aile.

    bu olayın ana karakteri olan öğretmen (babam) ben lisedeyken siz benim oğluma nasıl hakaret edersiniz diyerekten 4 öğretmeni öğretmenler odasında haşat etti. üçü de arkadaşıydı. işte eğitimde şiddetin yeri ve önemi falan filan.
    kuz
  8. pazarda o kadar sıkılırdım ki kendi kendime bir oyun icat etmiştim. nasılsa anneannemin bir şeyler alması bir tezgahtan uzun sürüyordu.
    2 kez zıplayıp sonra kendime sorardım "100 yıl önce ayaklarımın bastığı yerde kim vardı?" sonra hayalini kurardım bunun.
    daha sonra hayal kurarken gözümü kapamaya da başlayınca pazarda kaybolma hikayelerim başladı.tabi bağırış çağırış bulunup eve götürülmelerim de.
  9. ortaokul ikinci sınıfım. istanbul'un varoş mahallesinde sıradan bir devlet okulunda dönem sonu karne günü. ben karne gününden bir gün önce okula laylaylom yapmaya gitmiştim ve cok güzel bir kavgaya bulaşıp bir gözü mor eve dönmüştüm. açıkcası dayak yemem,gözümün morarması bunların hiç bir önemi yok neticede hırçın bir erkek çocuğuyuz,dayak da yeriz dayak da atarız. aslında canımı sıkan yarın ki karne günü okulun son günü bütün sınıfa mor gözle veda etmek.
    kendi kendime karar verdim karne almaya gitmeyeceğim ama o işler öyle olmuyor evdekiler karne bekliyor,belge bekliyor bu kararımdan vazgeçmek zorunda kaldım ve suratımdaki mor nişanla karne sabahı yola çıktım.
    okula hemen girmek istemedi canım,sokakta,caddede oyalandım biraz saat geçirdim,iyice cesaretimi topladım kafamda ki plan acele etmek hızlıca sınıfa gireceğim,karnemi alacağım ve koşarak kaçacağım.
    planı başlattım koşarak katları tırmandım sınıfa daldım şanslıyım ki o sırada karne ve belge dağıtımı başlamış hemen öğretmenimin yanında bittim şimdi burada öğretmenden bahsetmek isterim. öğretmenimin adı şule 26-27 yaşlarında resim dersimize giren kızıl saçlı hoş bir bayandı. şule öğretmenimin yanında bittiğim zaman gözümün halini görünce önce bir şok oldu "aaa ne oldu gözüne dedi" bir şey yok öğretmenim bir kaza işte öğretmenim acelem var karnemi alabilir miyim?
    karnemi verdi takdirname almışsın aferin dedi tebrik edeceği zaman benimde acelem var tabi tokalaşma ve öpüşme sırasında ben şule öğretmenin dudağına gömül ^:swh^ şule öğretmen şok oldu uzunca bir "aaaa!" çektikten sonra bende hiçbir şey olmamış gibi iyi tatiller öğretmenim diyerek koştum ve çıktım sınıftan.
    (bkz: acele işe eros karışır)
  10. oturduğum mahallede vakti zamanında diyarbakırlı bir kız vardı, bize göre epey iri ve gelişmiş biriydi. bizle oynamaz sadece arada laf dalaşı yapardı. ufak tefek fiziksel şiddet de uygulardı ama hiçbizaman arkadaş grubu olarak birleşip de şu kızı dövelim mevzusu olmazdı, 10 kişi de dalsak kız bizi çiğ çiğ yerdi. allan ayısı.

    neyse birgün ip oynuyoruz, habire ipimize karışıyor. yapma diyorum anlamıyor. ben epey sinirlenmeye başlayınca bunu ittirdim. yapma lan yapma diye bağırmaya başladım. iyi bi dayak yicemi anlayan diğer kızlar yavaştan tüymeye başladı. kaldım mal gibi ortada. upuzun da saçları var, o an ne yapabileceğimi düşünürken tuttum bunu saçından kafasını aşağı kadar çektim. saçı bıraktığım an kaçıcak yer arıyorum, eve koşmayı tercih ettim. tam apartmana giricem anne anne die bağırıyorum ki kapıyı açsın. zile yetişemiyordum, en üst katta oturuyorduk. o an da annemin namaz kılacağı tuttu. benim ayı da arkamdan koşturuyor, yakaladı beni apartmanda. önce kafamı tutup apartman duvarına yüzümü vurdu. sonra dışarı çekti. ama kendimde değildim, bir de dışarda kafa attı bana, burnum kırıldı. sonra anlayamadığım bi şekilde, süreyi de hala bilmiyorum, annem aşağı indiğinde bi arabanın altından çekiyordu beni. hani kız nası arabanın altına soktu hatırlamıyorım ama oluk oluk kanıyor burnum. annemin tavrı netti. yüzüme baktı, yanağıma hafif de olsa bi tokat geçirdi, niye mahallenin kızlarıyla kavga ediyormuşum.

    hastanede çubuklarla kemik oturtma kısmı vardı, allah düşmanımın başına vermesin. acıyı tarif edemem.

    o ayının bana bıraktığı bir yamukluk var burnumda. o kızı tekrar görsem öldürürüm de, iyileşme sürecimde mahalleden taşınmışlar. arada facede aratıyorum, eğer bulursam, gerçekten canına okucam.