evrim teorisi - youreads



  1. zgrkk
  2. tek hücreliden bakteri, bakteriden primat eviren 3.5 milyar yıllık sürecin; başlangıçtan bugüne izini süren ve 2.3 milyon türle bilim tarihinin en kapsamlı evrim ağacı, tüm dünyadan bilim insanlarının çalışmalarından derlenmiş kolektif bir ürün. etkileşimli veri tabanında temel bilgiler, taksonomik veriler, arama, listeleme gibi özelikler de bulunuyor. ^.^

    karşınızda open tree of life.
  3. madem eski bir konu yeni bir mecrada peydah oldu sözümüzü devam ettirelim.
    öncelikle konunun çerçevesini küçültmek hepimiz için sağlıklı olur kanaatindeyim. yoksa evrenin ve dünyanın yaratılışına girersek konuya hakettiği değer verilmemiş olacak.
    canlı varlıkların evrimini kuran kapsamında ele alacak olursak toplum tarafından büyük bir önyargıyla yaklaşılacağını biliyorum. gayet normal de karşılıyorum. o yüzden erginliğinden on seneler sonra sevişmeye olanak tanıyan gelenekler bütününde ikilemler arasında kalmaya maruz bırakılan, özgür düşünmekten alıkonan ve isyan kıvılcımlarının henüz çakmadan şirk ana temasıyla engellendiği araftaki insanlar beni dinlerler umarım.

    ilk insan? adem.
    doğru.
    insan? hayvanlarda olmayan tüm cafcaflı özelliklere sahip olan meret.
    insansı? işte konumuz burada düğümleniyor.

    Rabbin meleklere: “Ben arzda (bedende) bir halife (Esmâ mertebesinin farkındalığıyla yaşayan şuur sahibi) meydana getireceğim” dedi. Onlar da: “Orada fesat çıkarıp kan döken birini mi meydana getireceksin; biz seni hamdinle (bizde açığa çıkardığın varlığını değerlendirme hâliyle) tespih (her an yeni hâle dönüşen isteğine kulluk ederek) ve kudsiyetini (her türlü eksiklikten berî oluşunu) dillendirmiyor muyuz?” dediler. (Buyurdu): “BEN sizin bilmediklerinizin Aliymiyim!..”

    eğer meale karşı çıkanlar olursa ehl-i sünnet bir çeviri daha:
    Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.

    Halife: Ardıl, vekil, birinin yerine geçen anlamına gelir.
    tabi buradaki halife mevzusunu değişik biçimde yorumlayanlar olmuş. ki iki tarafta birbirlerini yalanlayamayacak kadar kurandan kanıtlara sahipler.
    burada yaratılacak olan halife allah'ın halifesi mi? yoksa kendisinden önce yeryüzünde yaşamış bir başka neslin halifesi mi? ayrıca belirtmek gerekir ki “O Allah’ki sizi yeryüzünün halifeleri kıldı.”^:6/165^ burada halife sözcüğü yeryüzünün halifeleri olarak tamlama içerisinde kurulmuş. kuran'ın hiçbir yerinde ise halife sözcüğü allah'a nispet edilmez.

    tekamülü evrimsel boyutta ele alacak olursak demek istediklerimi ahmed hulusi çok güzel bir şekilde açıklıyor.

    "O devirde yeryüzünde bir tekâmül sürecinden geçerek bugünkü "insan"a son derece benzeyen; fakat zihnî fonksiyonlar yönünden düşünce, muhakeme gibi insanî vasıflardan yoksun; "homo-saphien" olarak adlandırılan, insan bedeninde hayvanlığı yaşayan topluluklar vardı... Ki biz bunlara "insansı" demekteyiz.
    Bunlar, kişisel menfaatleri için birbirlerine her türlü zararı verebiliyorlar; kan döküp, fesat çıkarıyorlardı! Yaşamları yalnızca hayvansal düzeyde olup, yeme-içme, çiftleşme, olabildiğince her şeye sahip olma gibi son derece sınırlı bir şekilde devam ediyordu.
    Elbette o zaman yeryüzünde en bilinçli varlıklar olan "CİN"ler de bunlar üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabiliyorlardı.
    Melekler de kendi kapasiteleri ve gördükleri örnekler kadarıyla, "Halife" olacak "insan"ı, o an'a kadar yaşam süregelmekte olan "insansı"lar gibi değerlendirerek; yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı bir varlık zannetmişlerdi.
    Oysa, "Âdem" ismiyle işaret edilen "şekillenmiş çamur" yani "hücresel beden" sahibi varlığa, yani "insansı"ya, belli bir kıvama -sevveytu- geldikten sonra Allâh, "ruhundan üfle"miş; böylece o, bir "mutasyon" geçirmişti! Bundan sonra da "insansı"lar arasında ilk "insan" olmuştu Hz. Âdem."


    sanırım en büyük ve ardı engellenemez yanılgı ilk insan olan ademi insansı olan atası homo sapiens'le karıştırmak. oysa kuran böyle bir konuya pozitivist bir bakış açısıyla geçit verirken cahilliğini mikrofonlara konuşturan bir kitle ile karşı karşıyayız.
    sde
  4. Biyolojide hiçbir şey, evrimden başka bir şey ışığında anlam ifade etmez ve aynı şekilde evrim olmadan, modern biyoloji diye bir şey var olamaz.

    Darwin ve Darwin zamanında yaşamış diğer biyologlar, gerek canlıların karşılaştırılmalı incelenmesinde, gerek coğrafi dağılımlarında evrime dair inandırıcı kanıtlar bulmuşlardır. Darwin’in zamanından beri kanıtlar daha güçlü ve daha kapsamlı hal almış, son dönemde ortaya çıkan bilim dalları (genetik bilimi, biyokimya, moleküler biyoloji, ekoloji, etoloji…) çok güçlü ek kanıtlar sağlamış ve kuramı ayrıntılarına kadar doğrulamıştır.

    Bilim adamları artık evrim olgusunu destekleyecek kanıtlar elde etme çabasında değildir. Evrimsel biyolojiyi araştıran bilim adamları, bu tartışmayı yüzyıl önce geride bırakmış ve artık evrim sürecinin nasıl meydana geldiğini daha fazla ve ayrıntılı olarak anlama çabası içindedir.

    Yaygın kanının aksine, evrim kuramının buluşu ilk kez Charles Darwin ile başlamamıştır. Örneğin büyük Fransız doğabilimci Jean-Baptiste Lamarck Darwin’in doğduğu yıl basılan Zoolojinin Felsefesi (Philosophie Zoologique) kitabında, ilk geniş kapsamlı evrim kuramını ortaya attı. Kendi kuramına göre Lamarck “organizmalar çağlar içinde daha alçak birimlerden daha yüksek biçimlere evrilir ve bu süreç bugün de devam etmektedir. Bu süreçte her zaman zirve noktası insandır” demiştir. Bugün biliyoruz ki, doğada üstün biçim yoktur ve hiçbir organizma, bir diğerine üstün değildir. Lamarck’ın bugün için yanlış olduğu kanıtlanan bir başka kuramı da kullanma veya kullanmama ile kazanılan veya kaybedilen özelliklerin (modifiksyon) kalıtımla miras alınabilmesiydi. Edinilmiş özelliklerin kalıtım yoluyla aktarılması yirminci yüzyılda reddedildi.

    Aynı şekilde Darwin’den bağımsız olarak Alfred Russel Wallace, türlerin evrimini açıklayan süreç olarak doğal seçilimi keşfetmiştir. Fakat Wallace evrimin ilerlemeci olduğunu düşünüyordu. Darwin ise Wallace’ın bu makalesinden bir yıl sonra Türlerin Kökeni kitabını yayımlayacak ve burada evrimin mutlaka ilerleyici yönü zorunluluğunun olmadığını savunacaktı.

    Şu artık rahatlıkla denilebilir ki evrim olgusu tam bir kesinlikle yerli yerine oturtulmuştur. Evrimin kabul edilip edilmemesi, semavi dinlerin evrimle çelişmesi, bu kesinliğe şüphe düşürmez. Organizmaların evrimsel kökenleri, Dünya’nın yuvarlaklığı veyahut kütle çekim teorisi gibi keskin bir kesinlikle tesis edilmiş bilimsel bir sonuçtur. Biyologlar evrimin bir olgu olduğundan bahsederken, kuşkuların ötesine geçen net bir kabul ile araştırmalarını yaparlar.

    Az önce de bahsettiğim gibi artık evrimin varlığı/yokluğu yüzyıl önce tartışma konusu olmaktan çıkmış, evrimsel sürecin anlaşılması üzerinde yoğunlaşılmıştır. Bazı mekanizmalar net bir şekilde açıklığa kavuşturulmuş olsa da (örneğin insanın primatlardan bugüne olan evrimi defalarca ve defalarca kez en ince ayrıntısına kadar net bir şekilde ortaya konulmuştur) başka bazı meseleler o kadar kesin değildir, ve bazıları da şu an için tahminden öteye gitmemektedir (örneğin Dünya’da hayatın ne zaman başladığı, ilk canlıların özellikleri gibi)

    Yine de bununla birlikte, bu meselelerdeki belirsizlik evrim olgusuna şüphe düşürmez. Galaksilerin kökeniyle ilgili bütün ayrıntıları bilmememiz, galaksilerin varlığından şüphelenmemize ya da özellikleri hakkında öğrendiğimiz her şeyi çöpe atmamıza yol açacak bir gerekçe değildir.

    Şunu tekrar etmekte fayda var. Evrimsiz bir biyoloji düşünülemez. Evrim olmadan tıp düşünülemez. (Her iki senede bir grip virüsünün salgınlar yapmasından, bakterilerin gittikçe sorun oluşturan antibiyotik direnci geliştirmesine, hızlı üreyen sineklerde yalnızca 30 nesil içinde maya üreten suşların oluşturulmasına kadar, evrim bilimin her yerindedir)

    Kopernik’in madde ve evreni anlamak üzere araladığı kapıyı, Galileo, Kepler, Newton ve birçok bilim adamı sonuna kadar açmıştır. Bu sayede 1500’lü yıllardan başlayan serüven sayesinde Dünya’nın evrenin merkezinde olmadığı, Güneş etrafında dönen basit bir gezegen olduğu, evrenin genişliği ve genişlediği, evrende tüm maddelerin hareket halinde olduğu ve hatta bu hareketlerin doğaüstü kanunlarla değil; formülize edilebilir, ispatlanabilir doğa kanunlarıyla açıklanabileceği gösterildi.

    Sonuç olarak, nedenler yeterince bilinirse, bütün fiziksel olgular açıklanabilirdi.

    1543’te Kopernik sayesinde başlayan ve diğer bilim adamları ile süregelen ilerlemeler, insanlığın evreni kavrayışını bölünmüş bir kişilik haline çevirdi. Bu durum 19. yüzyıl ortasına kadar devam etti. Şöyle ki; bilimsel açıklamalar cansız madde alemine hükmeder hale gelmişken; canlıların kökenini ve yapısını ise doğaüstü bir yaratıcı açıklıyordu.

    Bu kavramsal şizofreniyi çözen Darwin oldu. Charles Darwin, doğanın ve canlıların da (bir insan ömrünün yetmeyeceği yavaşlıkta olsa da) hareket halinde olduğunu, bu hareketin doğaüstü bir nedene başvurmadan açıklanabileceğini göstererek Kopernik’in başlattığı devrimi tamamladı.

    Bu sayede bütün çeşitliliğiyle organizmaların kökeni ve uyarlanması, bilimin alanına dahil edilmiş oldu.


    Devamı gelecek...


    Ekleme:
    Yazdığım şey evrim teorisi değil evrimin kendisidir. Evrim başka bir şeydir, evrime açıklama getiren evrim teorileri bambaşka bir şeydir. Kanunlar, teoriler bir bilimsel gerçeği açıklayan teoremlerdir. Ben burada bu gerçeği yazmaya çalıştım. Kütle çekimi gerçeği başka bir şey, kütle çekimini bilimsel olarak açıklayan kütle çekim teorisi başka bir şeydir.

    Ayrıca kanun tabiri bilim alanında sık kullanılan bir tanımlama değildir (Örneğin Newton'un kütle çekim teorisi, Einstein'ın özel görelilik teorisi gibi)

    Aptal müfredatımızın bize attığı kazıklardan biri olan, "hipotezler teori olur, yeterince zaman geçer ve deneylerle desteklenirse kanunlaşır" diye bir şey yoktur. Emin olun evrim her gün ama her gün binlerce kez dünyanın farklı laboratuvar koşullarında deneylendirilmiş, fosil kayıtları ile, genetik bilimi ile ispatlanmıştır. Kısaca anlatmak istediğim; evrimin kanun olması önündeki engel (!) primattan insan oluşmasının çok zaman alması, deneylendirilememesi falan değil... Nitekim laboratuvar ortamında kısa sürede üreyen canlılar üzerinde yapay evrim tüm hızıyla deneylendirilmektedir.

    Bu yazıyı evrim kullanım kılavuzu adlı kitaptan derledim. Evrime ilgisi olanların mutlaka ama mutlaka satın almasını öneririm.

    Ben yine bu kitaptan altını çizdiğim yerleri derlemeye devam edeceğim.

    1- şu anki yazı
    2- (#110605)
    3- (#111414)
    bilim
  5. Daha önceden başlangıcını yaptığım derleme yazısına devam ediyorum. Önceki yazı için;
    1- (#110434)
    2- Şu anki yazı
    3- (#111414)

    Sonraki yazımda doğal seçilim nedir? En uygun olanın hayatta kalması gibi soruları açıklamaya çalışacağım.

    Derlemenin bu kısmı, evrimin biyocoğrafya, karşılaştırmalı anatomi ve embriyoloji alanından kanıtlarından genel olarak bahsedecek. Başlayalım;

    Darwin’in değerlendirdiği evrim kanıtları paleontoloji (fosil araştırmaları), biyocoğrafya (canlıların coğrafi dağılımı), karşılaştırmalı anatomi ve embriyolojiye dayanmaktaydı. Moleküler biyolojinin gelişmesiyle birlikte evrimsel biyoloji en ikna edici kanıtlarını bulmuş olmasına rağmen Darwin zamanında moleküler biyoloji emekleme aşamasında bile değildi.

    1950’lerden sonra (yani Darwin’den yaklaşık yüz yıl sonrası), DNA’nın keşfi ve gen haritasının çıkarılması ile birlikte moleküler biyoloji alanında yapılan çalışmalar canlıların evrimsel tarihinin yeniden inşa edilmesini, evrim ağacının eksiksiz şekilde kurulmasını mümkün kılmıştır.

    Evrim araştırmalarındaki muazzam ilerlemeler sayesinde, canlı organizmaların evrimsel tarihindeki bilgi boşluklarının artık bulunmadığını ileri sürmek şu anda mümkündür.

    Sırayla evrimin kanıtlarına genel geçer şekilde göz atalım;

    Biçimsel Benzerlik
    İnsanlar, atlar, fareler, balinalar, yarasalar, kuşlar ve kaplumbağalar bulundukları doğal ortamın çeşitliliğine rağmen, çarpıcı derecede birbirine benzer iskeletlere sahiptir. Tümüyle pratik bir bakış açısıyla yaklaşıldığında, aynı kemiklerden oluşmuş ön uzuv yapılarıyla bir deniz kaplumbağası veya balinanın yüzmesi, bir atın koşması, bir insanın yazı yazması, bir yarasanın uçması heyecan vericidir. Bir mühendis, tüm bu amaçlar için ayrı ayrı ve her bir canlı için daha kullanışlı uzuvlar yaratabilirdi. Fakat bu kadar benzer iskelet yapılarının (ki az sonra bahsedileceği üzere bunlara homolog organ denilir) farklı hayat tarzlarına uyum göstermesinin cevabını yalnızca evrim açıklayabilir.

    Bilim insanları bu tür yapılara homolog ya da kalıtımla miras alınmış benzerlikler der. Yani homolog bir yapı, bütün türlerin benzer yapıyı gösteren ortak bir atasından evrilmiş ve sonra doğal seçilimle değişerek, farklı hayat tarzlarına uyum sağlamıştır. Homolog organların benzerliklerinin oranı ne kadar fazlaysa evrimsel akrabalık da o kadar yakındır denilebilir. Örneğin, memeli türlerinin kendi arasındaki benzerlik, memelilerle kuşlar arasındaki benzerlikten fazladır; memelilerin kuşlarla olan benzerliği ise balıklarla olan benzerliğinden daha fazladır.

    Dolayısıyla, yapıdaki benzerlikler evrimi ortaya koymakla kalmaz, organizmaların evrim ağacının yeniden inşa edilmesini mümkün kılar.

    Hayvanların anatomisi, onların hayat tarzına uymak için tasarlanmış olduğunu gösterir. Ama bir mühendisin tasarlayacağı gibi “zeki” bir tasarım değil, doğal seçilimle ortaya çıkmış, “kusurlu” bir tasarımdır. Organizmanın tasarımının bir yaratıcı tarafından tasarlandığını gösteren argümanların aksine, insan ve diğer canlıların vücudundaki kusurlar, evrimin kanıtıdır.

    Ayrı soylarda bazen, bağımsız olarak benzer özelliklerin evrildiğini görürüz. Bunlar analog yapılar olarak bilinir. Bu yapılar homolog yapılara benzeseler de, ortak bir atadan değil, canlıların aynı ortamda yaşamalarından ileri gelen bir “yakınlaşmadan” kaynaklanırlar. Örneğin yunuslar geçen 50 milyon yıl boyunca karadaki memelilerden evrilmiş su memelileridir (evet yunus bir balık değil memelidir). Fareler insanlardan ne kadar uzaksa, ikisi de suda yaşayan canlılar olmasına rağmen yunuslar da balıklardan o kadar uzak akrabadır diyebiliriz.

    Yine de yunuslar, balıkların bedenlerine benzeyen aerodinamik bedenler geliştirmişlerdir. Yunuslarla balıklar arasındaki dışarıdan bakınca birbirine benzeyen analog yapılar, homolog organların aksine ayrıntılarda birbirinden çok farklıdır. Örneğin insanlar, köpekler, balinalar ve yunusların ön uzuvlarının iskeletleri, benzer şekilde düzenlenmiş bileşenlerden oluşur; humerus, ulna ve radius. Bilek kemikleri (karpal kemikler), el tarakları (metakarpal kemikler) ve parmak kemiklerinin sayısı (falankslar), düzenlenmesi aynıdır.

    Bir yunusun ve bir ton balığının yapılarının, yüzmek ve okyanuslarda yaşamak için “tasarlandığı” açıktır. Ama tasarımın ayrıntıları çok farklıdır. Örneğin yunusların aksine, ton balıklarında nefes almak için solungaçlar bulunur. Bu farklılık söz konusu yapıların analog olduğunu gösterir. Benzer şekilde bir kuşun ve bir yarasanın kanatları uçmak için tasarlanmış olsa da, anatomik ayrıntıları bakımından büyük farklılıklar gösterirler.

    Embriyolojik Benzerlik
    Darwin’in ardından gelen evrimciler, embriyoların gelişimindeki benzerlikler üzerinde yaptıkları çalışmalarla birçok evrim kanıtları buldular.

    Balıklardan kertenkele ve insanlara kadar tüm omurgalılar, embriyo döneminin ilk aşamalarında çarpıcı şekilde benzerlik gösteren biçimlerde gelişmişler, ancak embriyo olgunluk dönemine yaklaşırken, kendi türlerine doğru farklılaşmışlardır. Bu benzerlikler, yakın ilişkili olmayan organizmalar göre (insan ve kertenkele), birbiriyle daha yakından ilişkili organizmalar arasında (insan ve maymunlar gibi) daha uzun süre varlığını korur.

    İnsanların ve suda yaşamayan başka omurgalıların embriyolarında, solungaçlarla nefes almamalarına rağmen, solungaç yarıkları görülür. Bu yarıklar bütün omurgalıların embriyolarında bulunur, çünkü ortak ataları, bu yapıların ilk kez gelişmiş olduğu balıktır. Ayrıca, insan embriyolarında, gelişimlerinin dördüncü haftasında gayet beliren bir kuyruk görülür, altıncı haftada bu kuyruk en uzun boyutuna ulaşır. Köpekler, atlar ve maymunlar gibi başka memelilerin embriyolarında da benzer kuyruklara rastlanır. Ne var ki, insanlarda bu kuyruk nihayetinde kısalır ve yetişkinlerde bir kalıntı olarak kuyruksokumu kemiği halini alır. Embriyolojik kalıntılar, zeki tasarım iddialarına ters düşer; doğumdan sonra kaybolacaksa, neden bir yapının gelişimin erken aşamalarında tasarlanması gereksin ki?

    Evrim sayesinde embriyolojik dönemde görülen kalıntıları anlamlandırabiliyoruz.

    İnsandaki solungaç yarıkları gibi, hiçbir zaman tam olarak gelişmemiş embriyolojik kalıntılar, her tür hayvanda ortaktır. Ne var ki bazıları, yetişkinlerde evrimsel ataları yansıtan kalıntılar olarak varlığını sürdürür. İnsanlarda bu kalıntılardan biri apendiks’tir (apandisit)

    Apendiks, otoburlar gibi memelilerde bulunan, geniş bir körbağırsakla birlikte bakteri yardımıyla sindirilmesi için selülozun depolandığı bir organ olmasına rağmen, insanlarda düşük miktarda işlevi olan (insanda apendiks düşük miktarda lenfoid doku bulundurur) bir kalıntıdır.

    Kalıntılar, tasarımla yaratıma karşı kanıt oluşturan, ama doğal seçilimle evrimin sonucu olarak tam anlaşılabilir kusurluluk örnekleridir.

    biyocoğrafya
    Bitkiler ve hayvanların dünya çapında farklılık gösteren coğrafi dağılımı ve takımadaların farklı floraları evrimin kanıtıdır. Yaklaşık 250.000 bitki türü, 100.000 mantar türü ve bir milyonu aşan hayvan türü, kendisine özgü ekolojik ortamda (ki buna “niş” denir) bulunur. İnsanlar, köpekler gibi bazı türler dünya üzerinde çok geniş coğrafi dağılıma sahipken bazı türler yalnızca sınırlı bir çevrede çeşitlenmiştir.

    Evrim, biyolojik çeşitliliğin, yerel veya göçmen türlerden evrimleşen yeni türlerin doğal çevrelere uyum sağlamasının nasıl olduğuna açıklama getirir.

    Örneğin;
    Yaklaşık üç milyon yıl önce Panama kanalının ortaya çıktığı tarihe kadar, Kuzey ve Güney Amerika’daki memeliler birbirinden yalıtılmış halde yaşıyorlardı. Bu kanal oluştuktan sonra kuzeyden güneye veya güneyden kuzeye doğru bitki ve hayvan türleri göç etmiştir.

    Dünyadaki kıtaların her birinde o kıtaya özgü hayvan ve bitki toplulukları bulunur. Afrika’da gergedanlar, hipopotamlar, aslanlar, sırtlanlar, zürafalar, zebralar, lemurlar, şempanzeler ve goriller bulunur. Afrika’yla hemen hemen aynı enlemde yer alan Güney Amerika’da ise bu hayvanların hiçbiri bulunmaz, bunlar yerine pumalar, jaguarlar, lamalar, rakunlar, keseli sıçanlara rastlanır. Avustralya’da keseli memeliler büyük çeşitlilik gösterir. Plasenta’dan yoksun olan bu hayvanlarda erken dönemdeki gelişimin büyük bölümü, rahim yerine annenin dış kesesinde gerçekleşir. Bu coğrafi izolasyon ve coğrafyaya dayalı çeşitlilik yaratılış argümanlarıyla değil, evrim teorisi ile açıklanabilir.

    Bu çeşitlilik sadece farklı çevrelere uyum sağlayabilmekten kaynaklanmaz. Elbette Güney Amerika’daki hayvanlar Afrika’daki doğa şartlarında yaşayabilir. Buna güzel bir örnek olarak Avustralya’daki tavşan belası verilebilir; tavşanlar spor olsun diye avlanabilmeleri amacıyla Avustralya’ya götürülmüş, onların beklediğinden daha fazla üremiş ve tarımın başına bela olmuştur;

    Thomas Austin Winchelsea, 1859’da Victoria yakınlarında bulunan arazisinde avlamak üzere İngiltere’den Avustralya’ya iki düzine tavşan getirtmiş. Bu tavşanlar araziden kaçmanın bir yolunu bulmuşlar ve büyük bir hız ile üremeye ve yayılmaya başlamışlar. Birkaç sene içinde 2 düzine tavşancığın nüfusu on binlerle ifade edilmeye başlanmış. İlerleme hızları senede orman içinde 10-15 kilometre, düz sahada ise 130 kilometreye dağılmış. Verdikleri zarar ile baş edemeyen halk bu konuda yönetimden çare talep eder olmuş. Yıl 1900’a geldiğinde sürekli avlanıp yakalanmaya çalışılmalarına rağmen tüm kıtayı sarmaya başlamış. Tavşanlar tarihe bir memelinin bir bölgeye en çabuk yayılışı olarak geçmiştir. Daha fazlası için tıklayınız

    Dünyanın farklı kısımlarında hayatın gösterdiği dikkat çekici çeşitlilik, doğal seçilimle ilerleyen evrimin kanıtıdır.

    Devamı gelecek…

    Homolog organlarlara örnek için tıklayınız

    Embriyolojik benzerlikler, kuyruğa örnek
    bilim
  6. 1- (#110434)
    2- (#110605)
    3- Şu anki yazı

    Evrimle ilgili yazdığım serinin amacı, yaratılışçı düşünceye körü körüne bağlı olan insanlara doğru olanı göstermek değildir. Onlara aksini ispat etsem dahi Dünya’nın 4000 yıllık geçmişi olduğuna, kadının erkeğin “kaburgasından” yaratıldığına veyahut Dünya Güneş’e bir cm yaklaşırsa cehennem ateşi gibi kavrulacağımıza, duydukça onlar adına utanmama neden olacak binlerce abuk argümana inanmaya devam edeceklerdir.

    Yazı, evrime ilgi duyan ve bu konudaki eksik noktalarını kapatmak isteyen insanların açığını kısmen de olsa kapatma hedefindedir. Haydi başlayalım;

    Bugünkü yazı evrimin en önemli noktalarından birisi, doğal seçilimden bahsedecek. Yazı teorik bilgiler sunmanın yanı sıra daha çok örnekler üzerinden gidecek. Yazıya başlamadan önce sizden özellikle izlemenizi istediğim bir video var. Aslına bakarsanız ben bu videoyu izlemeden önce doğal seçilim denen naneyi kafamda tam oturtamamıştım. Bu basit videonun sizde de aynı etkiyi yaratacağını umuyorum;

    https://www.youtube.com/watch?v=doLYDPYRFUU

    Yaklaşık 10 dakikalık Türkçe altyazılı bu video en basit haliyle doğada hayatta kalma ve üreme şansını belirlemede doğal seçilimin önemini gösteriyor. Videoda sadece renk yönünden doğal seçilimin gücü ele alınmış. Fakat önceki yazıda da bahsettiğim üzere, doğal seçilim birçok açıdan canlıların evrilmesini yönlendirir.

    Örneğin bir yılan türü, geçen binlerce yıl boyunca hem renk, hem koku algılama, hem hız, hem ürettiği zehir ve birçok farklı açıdan ufak adımlarla da olsa evrimini sürdürür (sonucunda bu türün soyunun tükenme ihtimali de var! Nitekim geçmişten bu yana birçok tür dünya üzerinden silinmiştir)

    İşte bu video basit bir simülasyon ve etkileyici bir anlatımla bu sorulara yanıt veriyor. Birçoğumuzun kafasında kabataslak bir iskelet oluştuğuna göre devam edebiliriz.

    Doğal seçilim nedir?
    Genel hatlarıyla, Darwin’in çığır açıcı doğal seçilim kuramı, Dünya üzerinde hayatın ortaya çıkmasından bu yana milyonlarca yıldır gerçekleşmekte olan birikimsel süreci açıklar. Hayatta kalmaya ve üremeye avantaj sağlayacak olan ufak değişiklikler zaman içinde birikir veya avantaj sağlamayan özelliklerin yerini alır.

    Farklı değişiklikler farklı zamanlarda ya da farklı yerlerde az çok avantajlı olabilir. Örneğin sanayi devrimi olmadan önce sanayi şehirlerinin yanında yaşayan kelebeklerin kanat renkleri, eş seçiminde çok etkiliyken, sanayi devrimi sonrası fabrikalardan çıkan dumanlar sebepli bitki florasının koyulaşması, renkli kelebeklerin diğer böcekler tarafından avlanmasını daha da kolaylaştırmış, bu sebeple kanatları siyah olan kelebekler, daha uzun süre hayatta kalması sebepli üreme ihtimalini artırmıştır. Yalnızca 150 yıl içinde kelebeklerin kanat rengi açısından çevreye uyum sağlamasının nedeni doğal seçilimdir. Görüldüğü üzere herhangi bir özellik zamanına göre avantaj veya dezavantaj olabilmektedir.

    Daha hızlı koşabilen bir çita, yavaş koşan bir çitadan daha fazla av yakalayacaktır. Dolayısıyla daha uzun yaşayacak ve geride daha fazla yavru bırakacaktır. Burada bahsedilen Lamarck’ın kuramında bahsedilen modifikasyonlarının yavruya aktarılması değildir! Bunun bilimsel geçerliliğinin olmadığını ilk yazımda belirtmiştim. Burada bahsedilen şey bambaşkadır. Çitanın (üreme ve hayatta kalma şansı yükseldiği için) çevikliği artıran kalıtsal farklılaşmasının sıklığı kuşaklar boyunca artacak, nihayetinde daha yavaş koşmaya neden olan farklılaşmanın yerini alacaktır.

    Özetlemek gerekirse;
    “Kuşaklar boyunca yararlı farklılaşmalar (burada kastedilen güç, büyüklük değildir, yeri geldiğinde bir böceğin boyunun küçük olması böcek için daha yararlı olabilir) korunup çoğalacak, zarar verici ya da o kadar yararlı olmayan farklılaşmalar bertaraf edilecektir.”

    Doğal seçilim her yerdedir. Hatta insanlarda dahi bunun izlerini görmek mümkündür. Sıtma, kan hücrelerini parçalayan plasmodium cinsi bir parazitin yaptığı hastalıktır. Bu parazit kan hücreleri içinde yaşar ve yeterli olgunluğa eriştiğinde kan hücrelerini parçalayıp yeni kan hücrelerini enfekte eder.

    Genetik olarak ebeveynlerden geçebilen bir hastalık olan orak hücreli anemi hastalığında ise kan hücreleri normal bir hemoglobin yerine (Hb-A) anormal bir hemoglobin (Hb-S) üretir. Vücut bu anormal hemoglobini olan kan hücrelerini tanır ve dalakta yıkar. İşte orak hücreli anemi hastalığına sahip olan insanlarda kan hücreleri, sıtma paraziti yeterliği olgunluğa ulaşmadan vücut tarafından parçalandığı için sıtma yeterli olgunluğa ulaşıp başka kan hücrelerini enfekte edemeden ölür ve bu sayede orak hücreli anemi hastalığına sahip insanlar, olmayanlara göre sıtmaya bir miktar daha dirençli olurlar.

    Sıtma sivrisinekle bulaştığı için sıcak iklimlerde ve bilhassa ezici bir oranla Afrika'da daha sık görülür. Orak hücreli aneminin de bu sebeple Afrika'da daha yüksek insidans sahip olmasını beklemek sürpriz değildir. Bu durumun tek nedeni doğal seçilimdir. Orak hücreli anemiye sahip olmayan insanlar sıtma sebebiyle erkenden ölürken, bu hastalığa sahip olan insanların ise yaşama şansı daha yüksek olduğu için üreme şansı da yükselir. Sonuç olarak bu genetik bozukluğun insidansı o kıtada artar.

    Kalıtım ve mutasyon
    Organizmalar için yararlı olsalar da olmasalar da, kalıtsal farklılaşmalar mutasyonlar sayesinde ortaya çıkar. Örneğin bir bitkinin kısa olmasına neden olan bir gen, bir bitkinin uzun olmasına neden olan bir gene dönüşebilir. Doğal seçilim sayesinde olumsuz olan mutasyonlar bertaraf edilir. Çünkü bu mutasyonu taşıyanlar, taşımayanlara göre daha az yavru bırakacaktır. Dolayısıyla olumlu mutasyonlar zaman içinde birikir. Bu birikimin kontrol edici, ittirici gücü doğal seçilimdir.

    Mutasyonlar rastgele olsa da, mutasyonları kontrol eden şey doğal seçilimdir. Videoda izlediğiniz üzere bir bebek daha açık renkli olarak doğmuş olabilir, açık renge sahip olan mutasyon tamamen rastlantısaldır. Fakat bebeklerin %25’ini yiyen avcı daima sabittir ve açık renkli bebek avcı için kolay bir avdır.

    Dolayısıyla doğal seçilim, mutasyonların birikimli olmasını, çözünmesini, örgütlenmesinin bozucu etkisini kontrol altında tutan güçtür diyebiliriz. Organizma için faydalı mutasyonları “korur”, zararlı mutasyonları bertaraf eder.

    Şimdi olaya farklı bir açıdan bakalım;
    Mutasyon süreci her kuşağa, önceki kuşaklardan gelen özelliklere ek olarak yeni genetik farklılaşmalar katar. Örneğin 100’ü aşkın böcek türü, ilaçlamanın yoğun olduğu bölgelerde, böcek ilacı olan DDT’ye karşı direnç geliştirmiştir. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, böceklerde bu ilacın karşısında hayatta kalmalarını mümkün kılan mutasyonlar ortaya çıkmıştır. Bu mutasyon ise doğal seçilim yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılma şansı bulmuştur (böceklerin tümü ölebilirdi! Unutmayın doğal seçilim sonucunda ne olacağı kestirilemez. Mutasyonlar tamamen rastlantısaldır)

    Bence doğal seçilime en güzel örnek yine bakteriler ve parazitlerin antibiyotik direnci üzerinden verilebilir;
    Varsayalım bir birey, bir hastalığa, örneğin tüberküloza (verem) yol açan bakteriyi öldüren bir antibiyotik alırsa, bu bakterilerin büyük çoğunluğu ölür. Ama birkaç milyonda birinde antibiyotiğe karşı direnç sağlayan bir mutasyon ortaya çıkar. Bu dirençli bakteriler hayatta kalıp çoğalacak, nihayetinde bu antibiyotik, bu hastalığı tedavi edemez hale gelecektir. Modern tıpta direnç geliştirme ihtimali yüksek olan bakterileri çoklu antibiyotiklerle tedavi etmeye çalışmasının altındaki neden budur. Belli bir antibiyotiğe karşı direnç genini aktaran mutasyon milyonda birse, her biri bir antibiyotiğe karşı direnç aktaran üç mutasyon taşıyan bakterinin olma olasılığı katrilyonda birdir (milyon kere milyon). Böyle bir bakterinin var olma olasılığı kağıt üzerinde mümkün gözükse de, ihtimali çok çok düşüktür.

    Örneğin veremi yok etmek için 4’lü kokteyller, Tularemi, Brucella, Listeria gibi bakterileri yok etmek için ikili kokteyller kullanılır. Penisilin ilk bulunduğunda penisilin direnci gibi bir sorun yokken, şu anda büyük bir sorun haline gelmesinin nedenini yaratılışçı teori değil, evrim açıklayabilir.


    E. coli’nin bazı türleri, kültürde üremek için şekerli su ve histidin adlı bir aminoaside ihtiyaç duyar. İçinde histidin bulunan şekerli suya eklenen birkaç bakteri hızla çoğalır ve iki günde tam 20-30 milyar bakteri ürer. Bu kültüre streptomisin adlı antibiyotikten bir damla eklenirse, bakterilerin çoğu ölecektir, ama bir iki gün sonra kültür yine milyarlarca bakteriyle kaynıyor olacaktır. Bunun nedeni ne olabilir?

    Streptomisine direnç göstermeye neden olan mutasyonlar 100 milyon bakteri hücresinde 1 gibi bir hızla ortaya çıkar. 20-30 milyar bakterinin bulunduğu bir kültürde 200-300 bakterinin dirençli olmasını bekleyebiliriz. Hayatta kalan bu 200-300 bakteri hızla üreyecek ve bir iki gün süre verdiğimizde hepsi streptomisine dirençli tam 20-30 milyar bakterimiz olacaktır.

    Bu deneyin ikinci adımında streptomisine dirençli bakterileri histidin aminoasidi olmayan bir kültüre koyduğumuzda beklenildiği gibi yine çoğu ölecek fakat bir iki güne milyarlarca bakteri üremiş halde olacaktır. Çünkü histidin yokluğunda üreyebilen mutantlar 100 milyonda 4 oranında ortaya çıkar (bu da 20-30 milyar bakterinin olduğu kültürde yaklaşık 1000 civarı bakterinin hayatta kalması demektir)

    Görüldüğü üzere doğal seçilim, yalnızca iki adımda ve birkaç günde hem streptomisine dirençli hem de histidin yokluğunda üreyebilen bakteriler ortaya çıkarmıştır. Bu örnek 3-4 adıma çıkarılabilir. Burada sorulması gereken soru şudur; yalnızca 4 günde gözle görülebilir bir fark yaratan doğal seçilim, 3,5 milyar yılda (3,500.000.000 yıl, 1.277.500.000.000 gün eder) neler yapabilir?


    Doğal seçilim kendi başına yaratıcı bir süreç değildir, çünkü doğal seçilim mutasyonları yaratmaz, unutmayın mutasyonlar tamamen rastlantısaldır. Ne var ki elverişli mutasyonları koruyan ve türün tamamına yayılmasını sağlayan, çeşitli türler için yararlı mutasyonları biriktirdiği için yaratıcı bir sürecin en önemli dinamosu olan şeye biz tam olarak doğal seçilim diyoruz.

    5 saatlik bir uğraş sonucunda bu yazının da sonuna geldim. Yazının kısa olmasını bekliyordum ama çok uzadı. Buraya kadar okuduysanız gerçekten teşekkürler. Lütfen geri bildiriminizi eksik etmeyin.
    bilim
  7. numan kurtulmuş a göre eskimiş ve çürümüş bir teoridir dağılabiliriz.
  8. lise yillarimda "tersine evrim" adi altinda hatay'da yasanan bir olayi gorup cok etkilenmistim. bu ailede dogan cocuklarin cogunda genetik bir rahatsizlik vardi ve cocuklar iki ayaklarinin uzerinde degilde ellerini de kullanarak 4 ayak uzerinde yuruyolardi. genetik bir bozukluk denilse de uzmanlar evrimin kayip halkasi gibi bir teori ile henuz cocuk yastaki beni inanilmaz etkilemisti. tersine bir evrim var ise bu zaten ulkemiz disinda olamazdi. aradan yillar gecti ben bu olayi unutmustum. youtube'da ilgili videolardan bir foto gordum ve aklim o yillarda gitti. actim belgeseli izleyim diyordum demek ki baska ornekleri de var bu rahatsizligin fakat ayni aileyi anlatan yabanci bir belgeselmis. ben bu haberi 2004-2006 arasi okumustum. aradan neredeyse 15 yil gecmis. konu uzerinde calismislar. genetik bozukluk teorisi hala gecerli olsa da genetik kodumuzdan gelen bir 4 ayak uzerinde yurume durumunu kestirip atamamislar. fizyoterapi ve egzersizlerle biraz olsun cocuklarin yuruyusleri duzelmis ama genlerindeki bu durum gelecek nesillerine gecer nasil atalarindan bu aileye gectigi gibi.

    merak edenlere videosunu paylasayim.

    nasil olsa twitter floodcu tayfa yakinda kesfedip populer yapar konuyu.

    edit: literature ünertan sendromu olarak gecmis bu durum. tip literaturune soktugunuz bir terim daha.