1. bu konuda şöyle der charles baudelaire:
    resim ve yontuda ekâbiran takımının, özellikle de fransa’da (ve her kim olursa olsun bunun tersini söylemeye cesaret edeceğini sanmıyorum) güncel amentüsü şu: “ben doğaya ve yalnızca doğaya inanıyorum (bunun için geçerli nedenler var). sanatın tam bir doğanın yeniden üretimi olduğuna ve bundan başka bir şey olmadığına inanıyorum (ürkek ve ayrılıkçı bir tarikat tiksindirici doğal nesnelerin dışarıda bırakılmasını istiyor, bir lâzımlık ya da bir iskelet gibi). böylece bize doğanın tıpkısı olan bir sonuç verecek sanayi ürünü mutlaka sanat olacaktır.” öç alıcı bir tanrı bu kalabalığın dualarını kabul etti. daguerre onun mesihi oldu. o zaman kalabalık şöyle dedi: "madem ki fotoğraf tıpkılık konusunda istenen bütün güvenceleri sağlıyor (buna inanmıyorlar, aymazlar!) sanat da fotoğraftır." (…) fotoğraf sanayi, öğrenimlerini tamamlayamayacak kadar yeteneksiz ya da tembel, bütün başarısız ressamların sığınağı olduğundan, bu evrensel düşkünlük yalnızca körleşmenin ve budalalığın izlerini taşımakla kalmıyordu, ama bir öç almanın da rengine sahipti. (…) ama eminim ki, fotoğrafın kötü uyarlanmış gelişmeleri, esasen bütün o salt maddi gelişmeler gibi, fransız sanatındaki yaratıcılığın, zaten onca az olan yaratıcılığın kurumasında fazlasıyla yardımcı olmuştur. (...) eğer sanatın işlevlerinden herhangi birini üstlenmesinde fotoğrafa izin varsa, yığınların ahmaklığında bulacağı doğal ittifak sayesinde, sanatın yerini alacak veya onu tamamen yozlaştıracaktır
  2. bir iki hafta önce bu soruyu ben de merak edip, araştırma ve okumalardan oluşan ufak bir süreç sonunda kendimce şöyle bir şey yazmıştım. madem başlığı var paste edeyim dedim (biraz fazla uzun olabülüğ)

    fotoğraf sanat mıdır değil midir? sorusu üzerine pek çok farklı yönlerden, sanat olduğuna yahut olmadığına dair ana fikirlerle cevap verilmiş bir sorudur.
    biz de bu yazımızda kendimizce örnekler üzerinden bu soruya kesinkes bir cevap bulamasak da araştıracağız. sahip olduğumuz gelişmiş görüntü teknolojileri ve sosyal medya aracılığı
    ile adeta bir görsel çöplüğe dönüşmüş bu platformda, nitelikli fotoğrafın ayrıdına varabildiğimizi bir önkabul olarak düşünmeden bu soruya cevap vermek konuyu
    çok bulandıracağından ötürü herkesçe niteliği kabul edilmiş/edilebilecek örneklerden yola çıkarak fotoğraf niteliğine olan subjektif değerlendirmeleri konuya net
    bir cevap verebilmek adına indirgemeye çalışacağız.

    fotoğraf hayarımızda en erken 1800lerden beri var. o zamandan bu zamana görsel kayıt teknolojilerimiz neredeyse kusursuz hale geldi ve biz kullanıcıya/fotoğrafçıya
    sadece o anı kaydetmeye ilişkin bir karar kaldı. kullanıcı içinde bulunduğu hadise parçasını kaydetmeye değer bulduğu anda deklanşöre basıp onu bir nevi
    ölümsüzleştirebilmekte. böyle bir teknoloji elbette "fotoğrafçılık" gibi hayatlarımızda oldukça etkili bir alan yarattı ve biz insanlar tüm bu kullanım
    sürecinin felsefesini, etiğini, sanat değerini araştırır ve tartışır oldu.

    resim fotoğraftan çok daha eski, resim aynanda hem gerçeklikleri hem de gerçekdışılıkları ifade edebilir. buna karşın fotoğraf realitelerin dışına taşamaz.
    resmin ve fotoğrafın ifade ettiği gerçeğin ayrıdında bir kişisellik vardır. vincent desidero ile ansel kiefer'i bir odada buluştursak, aynı malzemeleri verip
    çizmeleri için aynı objeleri önlerine koysak ifade ettikleri gerçeklik aynı olsa bile iki ayrı eserin de nitelikleri muhakkak farklı olacaktır. fakat aynı
    odada aynı objelerle başbaşa cecil beaton ve ara güler'e aynı kayıt cihazlarını versek iki sonuç birbirinden nitelikleri bakımından ne birbirlerinden
    ne reel objeden çekim açıları dışında farklı olmayacaktır. fotoğraf ve resmin teknik olarak en büyük ayrıdı burada başlar.

    fotoğraf gerçeklik parçalarının kayıtları ise herhangi bir gezi fotoğrafımızı, herhangi bir steve mccurry fotoğrafından bu denli farklı kılan şey ne?
    john berger bu durumu en iyi şu cümlelerle ifade ediyor:"seçilip de kaydedilen anda genel olarak uygulanabilir bir hakikat payı varsa ve mevcut olanı
    gösterdiği kadar olmayanı da gösteriyorsa o zaman fotoğraf etkili olur." yani kaydettiği/belgeleriği kadraja sığan bir gerçeklik parçası hem kadrajda olmayan
    tüm ötekileri temsil etmeli hem de zamansız olmalı. tümüyle zamansız bir şeyden söz etmek çok zor elbette, geç orta çağ yahut rönesans hakkında hiçbir bilgimiz
    olmadan holbein'in elçiler adlı resminin bize gördüklerimiz dışında gerçekten neyi anlatmaya çalıştığını yakalamamız zor olur elbette. zamansızlık müzikte, mimaride,
    resimde ve fotoğrafta bu kadar kullanılıyor peki nedir bu zamansızlık gerçekten. zamanın değiştiremediği, anlamak için hiçbir zaman yeterince eskimeyecek tek
    başına çağa değil insanlığın ortak algısına hitap eden şeyleri biz zamansız olarak atfederiz. dolayısıyla tarihsel bakımdan ne kadar eski kabul etsek de bu
    gün bile hala ilk günki (belki artan) bir ilgiyle takip ettiğimiz mona lisa tablosu bizim için zamansızdır. o halde zamansızlığı insanlığın ortak algısına
    hitap etmesi ve görünmeyeni/gösterilmeyeni de anlatması bakımından bir sanat öncülü olarak ortaya koyabiliriz. bu öncülü ortaya koyduğumuzda sanat olacak olan
    ürünü fotoğraf, resim, heykel bakımından değil zamansızlığı bakımından sınıflandırmış oluruz ve zamansız kulvarına koyduklarımız sanat eseri/nesnesi olma
    konumuna bir adım daha yaklaşır.

    fotoğrafta düzenleme/yerleştirme üzerine genel bir eleştiri vardır. bu belkide bu gün isim yapmış bir çok fotoğrafçının fotomuhabirlik geçmişinin olmasından ya da
    fotoğrafı resim sanatının altında gören, ona bir çeşit taklit gözüyle bakan bir kesimden kaynaklı savunma haline gelmiş bir argümandır kim bilir.
    yine john berger bu konuya dair şunları söyler:"fotoğraf hakkındaki el kitaplarının hemen hepsi kompozisyondan söz eder. iyi bir fotoğraf, kompozisyonu
    kusursuz olandır. lakin bu değerlendirme fotoğrafik imgenin resmi taklit ettiği düşüncesinden kaynaklanır. ressamlık bir düzenleme sanatıdır; dolayısıyla
    böyle bir düzenlemede bir tür tertip beklentisi makul sayılır. resimde, biçimler arasındaki ilişki bir dereceye kadar ressamın amacıyla uyum içindedir.
    oysa fotoğrafta durum böyle değildir. (tabii, fotoğrafçının fotoğrafı çekmezden önce konuyla ilgili her ayrıntıyı tertiplediği anlamsız stüdyo fotoğraflarını
    saymazsak) kompozisyon sözcüğünün derin, biçimlendirici içeriği fotoğraf için geçerli olamaz." bu söylemde ters giden bazı şeyler var gibi. en nihayetinde
    görsel kayıt sistemlerinin atası olan fotoğraf sinemaya da öncü olmuştur ve sinemanın bir kompozisyon ve yerleştirme sanatı olduğu (nitelikli filmlere bakarsak)
    su götürmez bir gerçektir. izleyiciye gerçekten mesajı olan bir filmin her karesi aslında bir kompozisyondur, bir japon kurubahçesindeki tek kaya gibi her
    nesnenin özenle, düşünülerek ve amacı doğrultusunda yerleştirilmesi onu daha değersiz kılmaz. görmeyi bilen ve alt metine hakim kişi tüm bu düzenleme içindeki
    nesnelerin verdiği mesaja hakim olur. fotoğrafta da düzenleme/yerleştirme yani stüdyo fotoğrafçılığı (her ne kadar kötü örnekleri olsa dahi) onu niteliksiz
    değil bilakis gören ve bilen bir fotoğrafçının gözüyle adeta bir şaheser kılar. steven klein'in özgün stüdyo çalışmaları da buna dahil görünüyor. stüdyo
    fotoğrafçılığının ve fotoğrafta yerleştirme unsurlar olmasının ona bir değer kaybettireceği konusu biraz desteksiz kalıyor bu noktada. sonuçta henri-cartier bresson'da
    nesneleri ve kişileri kadraja yerleştirmese bile, fotoğraf makinesi için her daim özenli bir yer seçmiş ve o karede bir bisiklet olması gerekiyorsa kendi koymak
    yerine iki saat oradan bir bisiklet geçmesini beklemiştir. yerleştirmemiş ama kafasında bir kompozisyon ve yerleştirme kurgulamış, doğru yerde o anın gelmesini
    beklemiştir. bu noktada bisikletli birisinin geçmesini beklemesi yahut oraya bisiklet koyması konusu fotoğraf etiğine dair bir tartışma konusu oluşturur. tıpkı
    hayvanat bahçesinde yaban hayat fotoğrafçılığı yapmanın etik olup olmamasını tartışmak gibidir bu. ama biz şu anda fotoğrafa bakanlar tarafından değerlendiriyoruz,
    çekenlerin etiği bakımından değil.


    fotoğrafın sürekli resim gibi olmadığından bahsedilse de fotorealizm gibi pictorializm gibi bir kavram da mevcut. resmi sanat olarak atfetmişken
    fotoğraflardaki gerçekçiliği bize fotoğrafa en yakın şekilde ifade eden resimlere fotorealist dediğimiz gibi adeta bir resim etkisi veren, estetik değeri
    daha ön planda fotoğraflar için de pictorialist denir. bu fotoğraflar için genelikle çeşitli manüplasyonlar, soft netleme gibi teknikler kullanılır.
    burada genelde birbirine oldukça zıt olduğu iddia edilen fotoğraf ve resim birbirlerini eşit ölçüde etkilemiş görünyor ve birbirlerinde
    yeni anlayışlar ortaya çıkartıyorlar. bu eşit takasta resme sanat derken fotoğrafın ne olduğu konusunda halen tartışıyoruz. şayet fotoğrafın resim
    gibi olması, fotoğrafa bir tür hakaret ise aynı ölçüde nesneyi aşırı gerçekçi/birebir yansıtan resimler de resmin özüne hakarettir. fotoğraf üzerinde
    iddia ettiğimiz bu şeyin resim karşılığını tartışmak gerekir. bizler için neyin sanat olduğu sorusunun cevabını ararken bize hissettirdikleri mi yoksa bir
    takım a priori konulmuş kurallar silsilesi mi referans haline geliyor? sanatı bizler yarattıktan sonra şu sanattır bu sanat değildir demek sanatın tüm
    tinselliğini reddediyor ve onu kitabı kuralı çok sınırlı hale getiriyoruz. yerleştirmenin kendisi bile bir sanat türü olarak sayılırken içinde yerleştirmeyi
    barındırabilen bir ürünün sanat sayılamaması için özel bir durum olmasa gerek. resim, kendi resim özelliğinin yanı sıra fotografik özellikler içerebiliyor,
    keza fotoğraf da kendi öz niteliklerinin yanında resim özellikleri gösterebiliyor. her ikisi de yerleştirmeyi içerebiliyor. resim bir sanat sayılıyor,
    yerleştirme zaten kendi başına bir sanat. fotoğrafı sanattan neden dışlayalım?

    bu noktada bir de fotomuhabirlik kavramına değinelim. bir fotomuhabirin fotoğrafı sanatsal bir kaygı ile çekmediği aşikardır, herhalde bu yüzden kendilerine
    sanatçı fotoğrafa da sanat demekten kaçınırlar. çünkü önsel amaçları haber niteliği olan fotoğraflardır. fakat burada bir anlam ayrımı yapalım. gazetelerde
    her gün okuduğumuz haberle ilgili bir çok fotoğraf görürüz. olay anına dair ve salt belgeleme işlevine sahiptirler. orada olan sıradan birisi de bir olayı
    pektabii kaydedebilir. fakat gerçek bir foto muhabirin misal robert capa'nın ispanyol iç savaşı'na dair fotoğraflarına baktığımızda bu fotoğraflar altlarında
    onları açıklayacak bir yazıya pek de gereksinim duymazlar. sanki her sözcük o fotoğrafın bize verdiği tinsellikten alıp götürür, anlamından kaybettirir. kendi
    başına o denli yeterlidir ki kadrajını gösterdiği gibi kadrajının dışını hissettirir, zamansızdır ki halen daha onlara bakıyoruz. herhangi bir gazetenin üçüncü
    sayfa haberinin fotoğrafına iki ay sonra bile dönüp bakmayız ama bazı fotoğraflar var ki amaçlarının dışında, çekenin bakışında yoğrulup zamansızlaşıyor ve
    insanlığın ortak hafızasına mal oluyor. elli yıl sonra bakan da o fotoğrafta benzer bir duyguyu bulacak. sanata da genellikle icra eden değil izleyicisi karar
    veriyor.

    tüm bu irdelemelerimizin altında elbette baştaki sorumuza dair bir son fikir yatıyor. fakat bu son fikri evet sanattır yahut hayır sanat değildir diye keskin bir
    dille ifşa etmek yine sanatın kuralsızlığına ket vuruyor ve her ne kadar araştırsak da bu başlık altında sorulması ve tartışılması gereken pek çok alt
    başlık mevcut. en azından bundan sonra bir fotoğrafa bakarken ona vereceğimiz yahut vermemiz gereken değeri ne yönden irdelemeliyiz konusunu da bir nebze
    aydınlatmış olduğumu umuyorum.
  3. cevap verilmeden önce hakkında objektif bir şekilde enine boyuna düşünülmesi gereken sorudur.kanaatim şudur ki, fotoğrafçılık icra edenine göre değerlendirilmesi gereken bir olgudur.

    bir objenin salt fotoğrafını çekmenin sanatla uzaktan yakından ilgisi yoktur.olsa olsa "gerçeğin kopyası"dır. bunu sık sık icra eden adam üzerinden fotoğrafçılığın sanat değil zanaat olduğu sonucuna varabiliriz.

    diğer taraftan bir objenin özgün bir yorumla, özgün bir açı ve kompozisyon içinde, gerçeğin daha farklı yönlerine dikkat çekecek şekilde fotoğrafının çekilmesine sanat denilebilir.

    ara güler ustanın konu hakkındaki görüşleri de kelimesi kelimesine şu şekildedir:

    "fotoğrafın sanat olduğuna inanmıyorum. hiçbir şey olmayan adamlar kendilerini fotoğraf ile sanatçı kılıyorlar. aslında fotoğrafçı değiller. ha burnunu çekmiş, ha kuyudan su çekmiş, ha fotoğraf çekmiş aynı şey. onlar neyi çektiklerini bilmiyorlar. çeke çeke ıstırap çekiyorlar.ressamdan sanatçı olabilir. en çabuk fotoğraf sanatçısı olabiliyorsun. sıkıysa ressam ol. gidip bir kompozitör olup da senfoni yaz. fotoğraf hakikattir sanat olamaz"